ANA SAYFAÖZGEÇMİŞTBMM ÇALIŞMALARISEÇİM BÖLGESİBASINDAN SEÇMELERRÖPORTAJ

 

                22. DÖNEM ÇALIŞMALARIMDAN SEÇİLMİŞ BİR KISMINI, "BİR SİYASAL DURUŞ" ADIYLA KİTAP HALİNE GETİRİP, DEĞERLİ HEMŞERİLERİME, PARTİLİLERİME VE SEÇMENLERİMİZE SUNMUŞTUM.

               BU BÖLÜMDE; 22. DÖNEMDE YAPTIĞIM, TBMM PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU İLE TBMM GENEL KURULU ÇALIŞMALARIMI KİTAP İÇERİĞİNDEKİ ŞEKİLDE  ARZ EDİYORUM. SAYFA NUMARALARI, A-4 BOYUTUNDA DEĞİŞTİĞİ İÇİN BAŞLIKLARA GÖRE TAKİP ETMENİZİ ÖNERİRİM.

            

İÇİNDEKİLER    

             ÖNSÖZ   ................................................................................................................................                                                        5

         I. BÖLÜM   

           GENEL KURUL KONUŞMALARINDAN SEÇMELER

1-  Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmalı mı? .........................................................    13

2-  Dışa Bağımlı Tohumculukta tarımımız nereye gidiyor? ........................................      18

3-  Sebze-Meyve ve Narenciyede neler yapılmalıdır?...............................................      21

4-  Meyve Sineği de Küçük Ama Rusya Ticaretini  Bulandırdı .................................           23

5-  Kamyoncu Esnafımızın Ocağını Söndürmeyelim ...................................................    27

6-  Sebze-Meyve, Narenciye ve kesme Çiçek Üretim ve İhracatı ...........................          31

7-  Kalkınma Ajansları Fil midir, Deve midir, Kuş mudur? ................................                  40

8-  İMF Ekonomiyi İdare Ediyor, Hükümette Vaziyeti İdare Ediyor ..........................         45

9-  Üniter Devlet Yapımız Korunmalıdır ....................................................................    50

10-  TBMM Başkanı Kim? Başbakan Erdoğan mı? Yoksa Siz misiniz? Sayın Arınç...              54

11-  İşsizlik Sigortası Fonunda Toplanan Para nereye Gidiyor .................................        58

12-  Belediye Şirketleri Kamu Denetiminden Kaçırılmamalı ...................    ......                   62

13-  Antalya-İbradı’da Devlet Nerede?............................................                                   67

14-  Türk Telekom Stratejik Sektördür Satılmamalı .................................                           70

15-  Teşvik İllere Göre Değil, İlçelere ve  Sektörlere Göre yapılmalıdır .............                  72

16-  Eğitimde Nereye Gidiyoruz? ..................................................                                     75

17-  Çiftçi Borçları Yeniden Yapılandırılmalıdır ...............................................                 80

18-  Kapıkule’de ki Tır Kuyrukları ve Gazipaşa’da ki Orkinos Çiftlikleri ...........                      85

19-  Kültür ve Turizm Bakanlıklarının Birleştirilmesi Yanlıştır ..................                            89

20-  Bu Memleketi Soyup Soğana Çevirenlerin yaptıkları Yanlarına Kar mı Kalacak             93

21-  Kanayan Yara: Kredi Kartları Sorunu ...........................................                                98

22-  Kemal Unakıtan Afları Her Şeye Rağmen Çıktı ..................................                          103

23-  Bu Ne Biçim Af ? Çiftçi Esnaf ve Sanatkarın affı ne olacak? ...............                            105

           

          II. BÖLÜM

           PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU ÇALIŞMALARINDAN SEÇMELER

1-   Türkiye Turizmi Ucuza mı Gidiyor? ..................................................................          109

2-   Hükümetin Kafası Karışık ...............................            ..............................                    112

3-   Memurlarımızı Fitre Zekat Verilmekten Kurtaralım  .....................                                     115

4-   Türkiye OECD Ülkeleri İçinde En Yoksul Ülke .................................                                   117     

5-   Abdullah Öcalan Ayrıcalıklı AB Mahkumu mu, Terör Mahkumu mu?

       Adadan Dağı İdare mi Ediyor? .......................................................                                123     

 6-  Kayıt dışı Ekonomi Sorunu Çözülmeden, Sosyal Güvenlik Sorunu Çözülemez.  

        Sağlık Bakanı: Sayın Milletvekili Beni Dövecek misiniz? ...............   ..................           126

7-   Öğretmenlerimize Grevli Toplu sözleşmeli Sendika Hakkı Verilmelidir .............                133

8-   Sayın Bakan Ya Tarımın Sorunlarını Çözün Ya da İstifa edin ...................                          138

9-   Ekonomi İyiye Gidiyor da İşyerleri Niye Kapanıyor? ........................                                  142

10-  Turizmin Sorunları ve Antalya ........................................................                               147

11-  Karayolu Taşımacılığı ve Gazipaşa Hava Alanı   ......................................                       153

12-  Antalya’da Elektrik Kesintileri ve Finike-Turunçova Örneği  ..................                           159

13-  Hükümet AB’nin ve ABD’nin Ankara Noteri mi? ..............................                                  163

14-  Milli Savunma Bakanlığı Bütçesi ve Ülke Savunması ..............................                         167

15-  Antalya Altın Yumurtlayan Tavuk .................................................                                  170

16-  Ormanı Korumanın Yolu Orman Köylüsünü Korumaktan Geçer ....................                    173

17-  Bakanların Ve Rakamların Türkiye’si İle Halkın Gerçek Türkiye’si Farklı ....                         176

18-  İMF Politikaları Tarımı Çökertti ............................................................                          181

19-  Ulaşım Sorunları ve Finike Demre Yolu ......................................                                       185

20-  Antalya’nın Yol ve Su Sorunları ...........................................................                          189

21-  Hekimin Elini Hastanın Cebinden, İMF’nin Elini Hekimin Cebinden Çekin .....                      193

22-  Kaş Kasaba Halkı: Jandarma Karakolumuz Kalkmasın .........................                              196

23-  Antalya’da Yat Limanları ve Balıkçı Barınakları .................................     ....                      198

24-  Tarımda 10 Sorun-10 Çözüm     ........................................................................           201

25-  Turizmin Başkenti Antalya ........................................................................                   205

 

                      

 

 

ÖNSÖZ

BİR SİYASAL DURUŞ

         Siyasal duruşun  “siyasal çizginin insanı olmakla başladığı”  kabul edilir.

Çağımızda, etkin bir siyasal çizgide olabilmenin de  ‘ doğru çizgideki bir yaşam; çağdaş bilgi ve deney birikimiyle boyutlandığı ‘ bilinir.

       Antalya/Finike/Yalnız Köyünde doğan; bir köylü çocuğunun ulaşabileceği; Cumhuriyetin sağladığı olanaklar içinde; lisans, master (Yüksek Lisans) ve doktora öğrenimini yaparak kendini yetiştirmeye çalışan;

       Köy öğretmenliğinden, başlayıp Şube Müdür Yardımcığından Genel Müdürlüğe kadar,   kamu görevinin her kademesinde sorumluluklar üstlenen;

        12 Eylül 1980 Askeri darbesinden sonra aydınlara karşı kullanılan 1402 Sayılı Yasa ile; TÖB-DER’li, solcu, CHP’li diye kamu görevine son verilen. Üç yıllık hukuk mücadelesini kazanarak, kamu görevi hakkını geri alan; bir kişi olarak siyasi duruşum, çizgim belirgindi.

       Böyle bir çizginin insanı olarak, cumhuriyetin verdiklerini gelecek kuşaklara aktarma olanağı bulacağıma inandığım için, aktif politikayı da elbette; Kuvayımilliye geleneğinden gelen, Ulusal Kurtuluş savaşımızın önderi Mustafa Kemal’in yolundan yürüyen, anti Emperyalist çizgideki Cumhuriyet Halk Partisinde yapacaktım. 

       2002’de Cumhuriyet Halk Partisinden Antalya Milletvekili seçildim. Milletvekilliği görev ve sorumluluğumu yerine getirirken Meclis içinde, bazen  “          sesimi yükseltmek”, bazen de  “Bakan üzerine yürümek” gerekti. Meclis dışında ise;    vatandaşlarımızın ve hemşerilerimizin, kamusal ve bireysel isteklerinin karşılanması için,   hasta olanlara doktor, hastane bulmak, işsiz olanlara iş bulmak, üniversite öğrencilerimize yurt-burs bulmak ve diğer benzer sorunların çözüme yardımcı olmak gerekiyordu. Ben de bu konularda olanaklar ölçüsünde gerekeni yapmaya çalıştım ve çalışıyorum.

       Parti içinde,  yönetim ve parti ilkeleri ile çelişmeyen, çizgisi ve duruşu bilinen bir Milletvekili olarak, dört yıllık TBMM çalışmalarımın bir kısmını sizlerle paylaşmak için, Meclis tutanaklarından,  bu günden geriye doğru derleyerek kitap haline getirdim.

 Bu kitabın;

1. Bölümünde: TBMM Genel Kurulundaki,

            2. Bölümünde: TBMM Plan ve Bütçe Komisyonundaki konuşmalarımı,

 (3,4 ve 5. bölümler için 22.dönem çalışmaları başlığı altındaki linkleri izleyiniz) TBMM 22.DÖNEM

            3. Bölümünde: Kanun Tekliflerimi,

          4. Bölümünde: TBMM Genel Kurulundaki sözlü ve yazılı soru önergesi ve meclis araştırması önergelerimi,                                          

           5. Bölümünde de çalışmalarımın Ulusal ve yerel Basına yansımalarını bulacaksınız.

       Milletvekili olmasaydım bu kitap olmayacaktı. Bu nedenle, aynı siyasal duruşun onurunu paylaştığım sade üyesinden Sayın Genel Başkanımız Sayın Deniz BAYKAL’a kadar tüm Cumhuriyet Halk Partililere, hemşerilerime,  bana her zaman destek olan eşim  Semahat KAPTAN’a; kitabın hazırlanmasında emekleri ve fikirleriyle katkıda bulunan dostlarım; Fethi ESENDAL’a, Osman Nuri POYRAZOĞLU’na, Arif ÖZ’e ve  Efsun Başak SAVAŞIR’a, kitabın düzenlenmesi, dizgisi ve baskısında emeği geçen tüm emekçilere yürekten teşekkür ederim.

Ankara Mart 2007                                                                                                                      Dr. Osman KAPTAN 

                                                                                                                                       22. Dönem CHP Antalya Milletvekili    

 

ı. BÖLÜM

TBMM GENEL KURUL KONUŞMALARINDAN SEÇMELER

TAYYİP ERDOĞAN CUMHURBAŞKANI OLMALI MI? *

*TBMM Genel Kurulunun, 22. Dönem 5. Yasama yılı  16 Aralık 2006 tarihinde yapılan 34’üncü Birleşimi’nde Cumhurbaşkanlığının 2007  bütçesi ve önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda yaptığım konuşma

BAŞKAN –   ......Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına üçüncü konuşmacı Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan.

 Buyurun efendim. (CHP sıralarından alkışlar)

 CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Cumhurbaşkanlığı 2007 bütçesi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın arkadaşlarım, Anayasa’mıza göre cumhurbaşkanı devletin başıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil eder. Anayasa’nın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. Gereğinde fren, gereğinde denge görevi yapar. Sayın Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer bu görevleri layıkıyla, saygın bir şekilde yapmaktadır. Süresi de altı ay sonra dolmaktadır.

Sayın milletvekilleri, geçmişte yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de sıkıntılar, gerginlikler olmuş, krizler ve çatışmalar yaşanmıştır. Eskiden beri cumhurbaşkanlığının yetkileri, görev süresi, halk mı seçsin Meclis mi seçsin, asker mi olsun sivil mi olsun, Meclis içinden mi olsun dışından mı olsun konuları hep tartışılagelmiştir. Ancak, cumhurbaşkanı seçimi hiçbir zaman rejim tartışmasına dönüşmemiştir. Biz dönüşmesini de istemiyoruz. Ama, önümüzdeki 2007 Mayısında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminin ise rejim tartışmalarını da beraberinde getireceği şimdiden görülmektedir.

 HÜSEYİN TANRIVERDİ (Manisa) – Niyetinizi mi ifade ediyorsunuz?

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Bu konuda bir köşe yazarımız bakınız ne diyor: “Şu anda AKP devletin erkini kullanarak sivil bir darbeyi adım adım gerçekleştirmekte ve laik Türkiye Cumhuriyetini bir İslam cumhuriyetine dönüştürme yolunda kararlı biçimde ilerlemektedir. Hukukçular…

 BAŞKAN – Sayın Kaptan… Sayın Kaptan bir dakikanızı rica edeyim…

Sayın Kaptan, burada, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde böyle bir konuşmayı yapamazsınız, buna Başkanlık da izin vermez. Doğrusu size bunu yakıştıramıyorum. Bu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından hiç kimse böyle bir şey düşünmez, düşünemez, buna da kimse müsaade edemez. Rica ediyorum…(AK Parti sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın Başkan…

 BAŞKAN Rica ediyorum…

BAYRAM ALİ MERAL (Ankara) – Sayın Başkan, bir köşe yazarının söylediklerini okuyor, kendisi söylemiyor.

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın Başkan… Sayın Başkan…

 BAŞKAN – Bu sözünüzü geri alın… Bu sözünüzü geri alın. Lütfen…

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın Başkan, lütfen… Ya benim konuşmamı dinlemiyorsunuz. Ya söylediklerimi anlamıyorsunuz.  Ben, bir köşe yazarının yazdıklarını okuyorum.

 BAŞKAN – Efendim, bunu bile ifade etmek yanlıştır burada. (CHP sıralarından gürültüler)

 ALİ TOPUZ (İstanbul) – Sayın Başkan, gazeteden okuyor.

 BAYRAM ALİ MERAL (Ankara) – Köşe yazarının yazdıklarını okuyor.

 BAŞKAN – Efendim, burada bunu bile ifade etmek doğru değildir.

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın Başkanım, ben “Böyle bir tartışmanın olmasını istemiyorum.” dedim.

 BAŞKAN – Lütfen efendim…

 MUHARREM KILIÇ (Malatya) – Sayın Başkan, Hatibe müdahale etmeyin.

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Peki... Ben kendi fikrimi söyledim, söyleyeceğim de. Lütfen...

 AHMET ÇAĞLAYAN (Uşak) – Ortalık karıştırıyorsun.

 BAŞKAN – Buyurun efendim.

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Şimdi bu konuda hukukçular da, Anayasal düzenin ille topla tüfekle değil, devletin erkini elinde bulunanların rejimi mevcut yasalar içinde de değiştirebileceklerini belirtiyorlar.

ABDULLAH ERDEM CANTİMUR (Kütahya) – Hangi hukukçu o?

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Şimdi sayın arkadaşlarım, biz, Cumhuriyet Halk Parti olarak -lütfen dinler misiniz- askerî darbeye de, sivil darbeye de karşı olduğumuzu herkesin bilmesini isteriz.

BURHAN KILIÇ (Antalya) – Biz karşı değiliz sanki.

 BAŞKAN – Değerli arkadaşlar, hatibe müdahale etmeyelim.

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Bu tartışmalara bizzat İktidarın, Başbakanın geçmişteki söylemleri ve Hükûmetteki uygulamaları neden olmaktadır. Eğer siz “laiklik elden gidecekmiş, millet istedikten sonra -eğer- gider.” derseniz, eğer siz “ben amacıma ulaşmak için papaz elbisesi giyerim.” derseniz, eğer siz Danıştaya “efendi, bu senin görevin değil, Diyanet işlerinin görevidir.” derseniz...

 AGÂH KAFKAS (Çorum) – Kim diyor? 

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – ...eğer siz “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararını da ulemaya sorun.” derseniz, eğer siz “Türkiye’nin yarınında, artık, Kemalizme de, Kemalizm benzeri rejimlere de, sistemlere de yer yoktur.” derseniz...

 AGÂH KAFKAS (Çorum) – Kim diyor bunları, kim? Açıkla. (CHP sıralarından “Tayyip Bey söylüyor bunları, bilmiyor musunuz?” sesleri)

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – ...elbette ki Cumhurbaşkanlığı seçimi için bir rejim tartışması olabilir. (AK Parti sıralarından gürültüler)

Sayın milletvekilleri, Sayın Başbakan “milletimiz laik cumhuriyete sadakatle bağlıdır.” diyor. Çok da doğru söylüyor. Bu söylemin altına biz de imza atarız. Ancak sorun ve tartışılan, Türk milletinin laik cumhuriyete bağlı olup olmadığı değildir sayın arkadaşlarım, bizzat Sayın Başbakanın ve İktidarın laik cumhuriyete sadakatle bağlı olup olmadığıdır tartışılan. (CHP sıralarından alkışlar)

 ABDULLAH ERDEM CANTİMUR (Kütahya) – CHP’den daha bağlıyız biz! Daha bağlıyız!

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Onun için insanlar cenaze törenlerinde “Türkiye laiktir, laik kalacaktır!” onun için insanlar “Çankaya laiktir, laik kalacaktır!” diye tepki gösteriyor.

 SALİH KAPUSUZ (Ankara) – Galiba siz oradan söylüyorsunuz bunları.

 ABDULLAH ERDEM CANTİMUR (Kütahya) – Rejimin en büyük tehdidi CHP’dir!

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Eğer siz “Türklük alt kimliktir.” derseniz, eğer siz Hikmetyar’ın önünde diz çökerseniz, eğer siz Birleşmiş Milletler terörist destekçisi listesinde olan El Kadı’ya kefil olursanız, eğer siz seçim öncesi “dokunulmazlığı kaldıracağım.” deyip iktidar olunca sözünüzde durmaz Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in laik cumhuriyete karşı görüşlerinin arkasında durursanız, Maliye ve Millî Eğitim Bakanlarının arasında durursanız, eğer siz yine seçim öncesi “yolsuzluğu kaldıracağım” deyip iktidar olunca tabanda Ali Dibo’lar, tavanda Ofer kuleleri yaratırsanız, “yolsuzluk yapılıyor” diyen ve söyledikleri devletin resmî makamlarınca da doğrulanan milletvekillerinizi partinizden atarsanız, bu millet böyle bir zihniyeti cumhurbaşkanı olarak nasıl içine sindirecektir? AKP’nin kendi başına cumhurbaşkanı seçmesi halinde yüzde 65’in temsil edilmemesi kamu vicdanını nasıl rahatlatacaktır?

Sayın milletvekilleri, böyle bir seçim Anayasa’nın lafzına uygun gibi görünse de ruhuna tümüyle uygun olmadığı kanısındayım.

 ABDULLAH ERDEM CANTİMUR (Kütahya) – CHP’nin demokratik anlayışına uygun değil bu!

 HÜSEYİN TANRIVERDİ (Manisa) – Balık baştan kokar!

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – AKP’nin uzlaşmadan, tek başına cumhurbaşkanı seçmesinde hukuki bir engel yok.

 SALİH KAPUSUZ (Ankara) – Elbette seçeceğiz.

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Ancak, demokratik meşruiyeti de yoktur. Hukuki olan bir seçim her zaman meşru sonuçlar da doğurmayabilir. Nitekim, Almanya’da 1933 seçimleri de hukuki idi. Adolf Hitler, yasalara uygun bir şekilde, yüzde 33 oyla iktidara gelmişti. Sonunda faşizm Almanya’nın da, dünyanın da başına bela olmuştu.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; cumhurbaşkanlığı ele geçirilmesi gereken bir mevki değildir, cumhurbaşkanlığı siyasal bir makam değildir. “İktidarın başı benim, devletin başı da ben olacağım, devletin bütününü ele geçireceğim” görüşü kriz yaratır. Ecevit’in cenazesinde Kocatepe Camii’nde olduğu gibi, Çankaya Köşkü’ne arka kapıdan girilmez. Şemsiyle Çankaya’ya çıkılmaz. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, başkomutan ben olacağım, YÖK üyelerini ben atayacağım, üniversite rektörlerini ben atayacağım, Anayasa Mahkemesi üyelerini ve yüksek yargı organları…

  (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

 BAŞKAN – Sayın Kaptan, son cümlelerinizi alayım.

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Son cümle Sayın Başkan.

 Sayın milletvekilleri... (CHP sıralarından gürültüler)

 BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, müdahale etmeyelim.

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – …Anayasa Mahkemesi üyelerini ve yüksek yargı organları üyelerini ben atayacağım diyeceksiniz, ama, uzlaşmayla seçilmeyeceğim, benim kurduğum partinin, benim belirlediğim milletvekilleri de beni seçecek diyeceksiniz. Olmaz böyle şey. Bu sıkıntı yaratır. İlle de uzlaşmaya yanaşmıyorsanız, buyurun, o zaman, Cumhurbaşkanı seçiminden önce erken seçim yapalım. Yenilenen Meclis Cumhurbaşkanını da seçsin. O zaman kimsenin söyleyecek sözü olmaz.

Biz, Cumhuriyet Halk Partili olarak rejimi tehlikeye sokacak krizlere karşıyız, biz çareyi halkta, biz çareyi sandıkta görüyoruz.

Bütçenin hayırlı olmasını diler, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına yüce Meclisi saygıyla selamlarım. (CHP sıralarından alkışlar)

 BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.

 ......../.........

 DIŞA BAĞIMLI TOHUMCULUKLA TARIMIMIZ NEREYE GİDİYOR?*

İthal Tohum Altından pahalı

*TBMM Genel Kurulunda, 22. Dönem5.Yasama Yılı, 31 Ekim 2006 tarihinde yapılan 12. Birleşiminde; TOHUMCULUK KANUNU GÖRÜŞÜLÜRKEN, KANUNUN 35 MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ İÇİN VERDİĞİMİZ ÖNERGE ÜZERİNE, ÖNERGE SAHİBİ OLARAK YAPTIĞIM KONUŞMA

BAŞKAN – Önerge sahipleri adına

Buyurun Sayın Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar) Süreniz 5 dakika.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bir ülkenin tarım sektörünün en stratejik, en temel unsuru tohumdur. Tohumun üretim ve dağıtımını yabancıların ve çok uluslu şirketlerin eline bırakan ülkelerin bağımsız bir tarım politikası oluşturmaları ve uygulamaları olanaksızdır. Türkiye’de sebze tohumculuğunun yüzde 90’ı dışa bağımlıdır. Hollanda, İspanya, İsrail gibi ülkelerin firmaları ve yerli ortakları tohum üretmekte, dağıtmakta ya da doğrudan ithal satış ağını oluşturmaktadır. Bu durum, yerli çeşitlerimizin neredeyse tamamının kaybolmasına neden olmaktadır. İthal tohum, altından pahalıdır. Sebze üreticisi “bittik” diyor, sebze tüketicisi “pahalı, alamıyoruz, yiyemiyoruz” diyor. Türkiye Büyük Millet Meclisinde de şimdi kanun çıkarıyoruz. Tohumculuk uluslararası şirketlerin eline bırakılıyor. Kamu bu alandan çıkarılıp, tohumculuk tamamen piyasaya teslim ediliyor. Bu konuda deneyim kazanmış Avrupa Çiftçiler Koordinasyonu, Türkiye Büyük Millet Meclisine, bize mektuplar yazıyorlar “yanlış yapıyorsunuz” diyorlar “dikkatli olun ey Türkiye Cumhuriyetinin milletvekilleri” diyorlar.

Sayın milletvekilleri, dünyanın her yerinde tarım destekleniyor, her ülke tarım sektörünü destekliyor. Japonya, dünyada teknoloji üretiminde en önde gelen bir ülke; ürettiği pirinç dünya piyasasının 3-4 kat daha üzerinde pahalıya mal oluyor. Buna rağmen, Japonya, pirinç üreticilerini daima destekliyor. Bunun nedenini de şöyle açıklıyor: “Elektronikte birinciyiz. Bir gün gelir bize diğer ülkeler pirinç vermezlerse, o zaman makineleri yiyemeyiz. İşte onun için, pirinç üreticilerimizi destekliyoruz” diyorlar. Bizde ise Hükümet “tarım sektörünü destekliyoruz” diyor, ama, lafta destekliyor. Narenciyeye verdiği ihracat desteği, Hükümetin iktidarda olduğu dört yıl boyunca, 2002 yılındaki desteğin sürekli altında olmuştur.

Bakınız, Mersin’deki narenciye üreticisi bir muhtar, bu konuda ne diyor? Köylerinde geçen yıl on bahçenin kökünden söküldüğünü, portakalın kilogramı 340 bin liraya mal olurken, 100 bin liraya zar zor satabildiklerini anlatarak şöyle devam ediyor: “üç yıldır narenciye satarak cebine para sokan görmedim. Mesela, son sezonda 98 kişinin ürünü dalında kaldı, satılmadı. İcra geliyor, kâğıt geliyor, ödeyemezsen ne yapacaksın; mülkünü satacaksın. Bazı tüccarlardan çek alıyoruz, bakıyoruz karşılığı yok, sonra bul bulabilirsen. Çekin karşılıksız çıkınca BAĞ-KUR primini ödeyemiyorsun, hastane sana bakmıyor, borcunu döndüremiyorsun.”

Yine, bir başka çiftçi diyor ki: “Tarım bitirildi bence. Bahçem var, ama şehirde iş buldum, orada çalışıyorum; yani, şehirdeki işsiz adamın da işini engelliyorum. Oysa, ben, çiftçiyim, tarım yapmam lazım. Hükümet bu gerçeği anlamıyor.” Evet, çok doğru söylüyor bu çiftçi kardeşimiz. Hükûmet bu gerçeği anlamıyor. Ben bu konudaki önerilerimi 17’nci maddedeki konuşmamda Genel Kurula arz etmiştim, tekrar etmeyeceğim.

 Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükümet ve Tarım Bakanı lafa gelince, sanki Konya Ovası’na su getirmiş gibi, sanki GAP projesini bitirmiş gibi, sanki köylüyü, çiftçiyi destekleyerek başını göğe çıkarmış gibi Hükümet övünüyor, ama Hükümetin bitirdiği bir şey var, o da tarımı bitirdi, köylüyü bitirdi, çiftçiyi bitirdi. Sanki “bu millet yemeyip içmeyip sizi mi besleyecek” siz demediniz. Sanki “anamız ağladı” diyen çiftçiye, “ananı da al git” diyen siz değilsiniz.

 (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

 BAŞKAN – Buyurun efendim, konuşmanızı tamamlayın.

 OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sanki portakaldan, limondan, domatesten yüzde 8 KDV alırken, bunların suyundan yüzde 18 KDV alan siz değilsiniz. Sanki buğdayın sapıyla samanını karıştıran siz değilsiniz. Buğdaydan yüzde 1 KDV alınırken, samanından yüzde 8, sapından yüzde 18 KDV alan bu Hükûmet değil mi? Bu Hükûmet değil mi ki 1 Ağustos 2004’te pırlanta, elmas, inci gibi değerli taşların KDV’sini yüzde 18’den 0’a indiren. Bu Hükûmet değil mi ki pastörize ve likit yumurtadan yüzde 18 olan KDV’yi, yüzde 8’e indiren. Sizin hiç vicdanınız sızlamıyor mu? Bu vergi indirimleri Maliye Bakanının oğluna var da, çiftçiye, köylüye niye yok? Bu vergi indirimleri zenginin kullandığı inciye, pırlantaya yapılırken, fakirin, üreticilerin girdilerine niye yapılmıyor; sizin adalet anlayışınız bu mu? Bu anlayış sizin sonunuzu getirecektir. Hayırlı olsun.

Teşekkür eder, hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kaptan.

 Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Önerge kabul edilmemiştir.

Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… 35’inci madde kabul edilmiştir.

.........../.........

 SEBZE-MEYVE VE NARENCİYEDE NELER YAPILMALI*

*TBMM Genel Kurulunda, 22. Dönem 5. Yasama Yılı, 12 Ekim /2006 tarihinde  yapılan 7. Birleşiminde;  TOHUMCULUK KANUNU GÖRÜŞÜLÜRKEN,; KANUNUN 17. MADDESİ İLE İLGİLİ VERDİĞİMİZ DEĞİŞİKLİK ÖNERGESİ ÜZERİNE, ÖNERGE SAHİBİ OLARAK YAPTIĞIM KONUŞMA:

BAŞKAN – ........ Sayın Kaptan, buyurun. ..........

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; ben, narenciye ve sebze üzerine, onların tohumla olan ilişkiselliğinden doğan sorunların genel sorunlar içerisindeki yerini dile getirmeye çalışacağım.

Sayın arkadaşlarım, Hükümet narenciyeye, ihracatta bu yıl bir destek verdi; ama, verilen destek…

BAŞKAN – Sayın Kaptan, önergeye döner misiniz. Bakın, tohumculuk konusunu konuşuyoruz.

NECATİ UZDİL (Osmaniye) – Bırak Başkan ya, tarımı konuşuyor tarımı, önergeyi değil.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Ama, verilen destek…

HÜSEYİN ÖZCAN (Mersin) – Madem tohum var, narenciyeyi de konuşsun.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Peki Sayın Başkan.

Şimdi, sebzenin de, narenciyenin de, tohumla, fidanla doğrudan ilişkisi vardır Sayın Başkan, ben madde madde önerilerimi anlatıyorum.

1- Domatese ve narenciyeye bütün kalemlerde ton başına 100 dolar ihracat teşviki verilmelidir. Bu yıl, narenciyeye, portakala, mandalinaya, greyfurda, limona verilen teşvik, dört yıl önceki teşvikin daha altındadır.

2- İhracatlık ürün yetiştiren üreticiler teşvik edilmelidir.

Teşvikte süre, hasat aylarını kapsayacak şekilde düzenlenmelidir. Domates, kasım ve aralık, mayıs ve haziran aylarını kapsayacak şekilde verilmelidir. Geçen sene domatese 50 dolar ton başına ihracat desteği verildi; ama, bu destek, ocaktan mayıs ayına kadar verildi, haziran ayı ve bir önceki yılın kasım ve aralık ayları ihracat teşviki dışında kaldı, bu da üreticileri ve ihracatçıları mağdur etmiştir.

3- Modern seracılık üretimi de kendine özgü teşvik sistemiyle desteklenmeli,en az 1 yıl geri ödemesiz, 4-5 yıl vadeli krediler verilmesi sağlanmalıdır.

4- Dış pazarda talebi yüksek narenciye türleri yetiştiren ve yetiştirmek isteyen üreticilere de aynı şekilde kredi desteği sağlanmalıdır.

5- Sözleşmeli üretim yaygınlaştırılmalı ve teşvik edilmelidir.

6- Yaş sebze-meyve ve narenciye nakliyesinde kamyonculara, TIR’cılara, nakliyatçılara mazot desteği verilmelidir.

7- İlaç, gübre, tohum, mazot, sulama elektriği gibi girdilerin KDV’leri indirilmelidir.

8- OECD ülkeleri içerisinde istihdamdan en fazla vergi alan ülke Türkiye’dir. İstihdamdaki sigorta ve vergi oranlarının indirilmesi sağlanmalıdır.

9- Meyve suyu sanayisi desteklenmeli, portakal, greyfurt, nar, domates, havuç gibi sebze ve meyve sularının KDV’si yüzde 18’den yüzde 8’e indirilmelidir.

10- Yurttaşlarımızın Coca-Cola, Pepsi Cola, Cola Turca gibi içecekler yerine yerli meyve suyu, sebze suyu içmeleri de özendirilmelidir.

11- Yaş sebze ve meyve narenciyesinin iç piyasadaki tüketimi özendirilmelidir.

12- Sebze ve meyve ithalatında yerli üreticiler korunmalıdır.

13- İhracat yaptığımız bazı ülkelerdeki maksimum ilaç kalıntı limitleri konusunda yaşanan sorunlar, İtalya ve İspanya’nın yaptığı gibi, ikili anlaşmalarla çözümlenmelidir.

14- AB ülkelerine ihraç ettiğimiz ürünlere uygulanan gümrük vergileri sorunu da çözümlenmelidir.

15- Yaş sebze-meyve ve narenciye ihracatımızın yüksek olduğu Almanya ve Rusya gibi ülkelerde tarım müşavirlikleri kurulmalıdır.

16- Toptancı Haller Yasası değiştirilmelidir. Toptancı hallerdeki gıda kontrolü Sanayi ve Ticaret Bakanlığı yerine Tarım Bakanlığına verilmelidir.

17- Büyük ölçekli toptancı hallerde uluslararası akredite laboratuarları kurulması ve mevcut laboratuarların yaygınlaştırılması sağlanmalıdır.

18- Dış ülkelerden aldığımız petrol, doğalgaz gibi bazı ürünlerin parası sebze, meyve ve narenciye olarak ödenmelidir.

Teşekkür ederim Sayın Başkan.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kaptan.

......../..........

MEYVE SİNEĞİ DE KÜÇÜK AMA TİCARETİ BULANDIRDI*

Rusya İhracatımızı niye durdurdu?

*TBMM Genel Kurulunun, 22. Dönem, 3. Yasama Yılı, 09/6 /2006 günü yapılan, 110. Birleşimde, Rusya'nın, Türkiye'den sebze ve meyve alımını durdurmasının,  ülke ekonomisine olumsuz etkilerine ve bu konuda alınması gereken tedbirlere ilişkin yaptığım gündem dışı konuşma

BAŞKAN- Buyurun Sayın Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar)

OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Rusya'nın Türkiye'den sebze ve meyve alımını durdurması konusunda gündem dışı söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın arkadaşlarım, geçen hafta Rusya, Türkiye'den yaş sebze, meyve ve kesme çiçek ithalatını durdurmuştur. Bu durdurma kararı karşısında, Türkiye'de yer yerinden oynamıştır. Fethiye'den Hatay'a kadar bütün üreticiler, halciler, ihracatçılar, nakliyeciler perişan olmuşlardır, âdeta şok geçirmişlerdir, hâlâ bu şok da devam etmektedir. Domates fiyatı dibe vurmuştur, domates fiyatı 10-15 Yeni Kuruşa inmiştir. Şu anda, Demre halinde resmî fiyat 10 Yeni Kuruş, tüccarın aldığı fiyat ise 5 Yeni Kuruştur. Biberde ve diğer sebzelerde, piyasa fiyatı ile tüccarın alım fiyatı arasında yarı yarıya fark bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bu konuda Tarım Bakanı istifa ettirilerek sorun çözülmüş olmuyor. Rusya, Türkiye'den sebze ve meyve alımına niye yasak koymuştur: Geçen yıl, 2004 yılı mart ayında, Hatay'dan Rusya Federasyonuna yapılan bir limon ihracatında -portakal ihracatı da var- Akdeniz meyve sineği bulunduğu yönünde, Rusya, uyarı yazısı yazmıştır. Aradan beş ay geçmiş, geçen yılın sekizinci ayında, tekrar, yine "Hatay'dan gelen narenciyede Akdeniz meyve sineği var" uyarısında bulunmuştur Rusya. Üç ay sonra, 2004'ün kasım ayında, Rusya Federasyonu Türkiye'yi daha ciddî bir yazıyla uyarmıştır "30 tane bitki sağlığı sertifikanızda sorun vardır, bu sorunun nedeni nedir" diye bize soru sormuştur. "Eğer, bu sorunun nedenini açıklamazsanız ve bu durum böyle devam ederse, ihracatınızı durdururum" demiştir. Ama, sayın arkadaşlarım, ne yazıktır ki, yedi aydır bu yazıya Türkiye'den cevap verilmemiştir. En sonunda, 19 Mayıs ve 20 Mayıs 2005 tarihlerinde, Rusya'ya gönderilen kesmeçiçekte Kaliforniya haşaratı bulunmuştur. Bunun üzerine, Rusya Bitki Sağlığı ve Veterinerlik Karantina Servisi Başkanlığı Türkiye Tarım Bakanlığına yazı yazarak "30 Mayıstan itibaren ithalatı durdurdum" demiştir. Bu ithalatın içinde, Türkiye'den yaş sebze ve meyve almayacağını ve kesmeçiçek almayacağını resmen bildirmiştir.

Sayın arkadaşlarım, Tarım eski Bakanı Sami Güçlü Bey diyor ki: "Bu yazı benim elime geçmedi." Yani, Rusya'nın yedi ay önce yazdığı yazı benim elime geçmedi diyor.

Peki, bu konuda kim sorumlu?..  Dışişleri Bakanlığı mı sorumlu?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN- Sayın Kaptan, toparlayabilir misiniz. Buyurun.

OSMAN KAPTAN (Devamla)- Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Türkiye'nin Moskova Büyükelçisi mi sorumlu? Türkiye'de, Dışişleri Bakanlığı mı sorumlu? Türkiye'de, Dış Ticaret Müsteşarlığı mı sorumlu yoksa Tarım Bakanlığı mı sorumlu? Bu konuda ciddî bir görev ihmali bulunmakta olduğunu herhalde hepimiz biliyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hükümet ne yapıyor? Sinek küçük; ama, mide bulandırır derler. Adı üstünde, Akdeniz meyve sineği; narenciyede ve nar gibi meyvelerde bulunuyor. Peki, sebze niye yasaklanıyor? Domateste, şimdiye kadar, Akdeniz meyve sineği görülmüş müdür; hayır. Peki, domates üreticisinin, halcinin, nakliyecinin, ihracatçının bunda suçu nedir?

Hükümet, Hatay'daki üç beş narenciye üreticisinin ürününde bulunan ve bu ürüne "ihraç edilebilir" diye bitki çıkış belgesi veren, sağlık belgesi veren devletin karantina bürosunun hatasını tüm ülkeye, tüm üreticiye niye çektiriyor?

Rusya'nın 2 Kasım 2004'te yazdığı yazıya hükümet yedi aydır niye cevap vermemiştir?

Akdeniz meyve sineğiyle mücadele çok basit olduğu halde çiftçilerimiz niye uyarılmamıştır?

Sayın arkadaşlarımız, bu, Akdeniz meyve sineğiyle mücadele için bütün bahçeyi, bütün ağaçları ilaçlamaya gerek yok. Belli ağaçların, güney bölgesinde, pekmez veya şekerli suya ilaç karıştırılarak ilaçlanması halinde etkili bir mücadele yapılmış oluyor.

Sayın arkadaşlarım, Rusya'nın, Bitki Sağlığı ve Veterinerlik Karantina Servisinin koyduğu kuralların ve standartların uygulanması konusunda ne kadar hassas olduğunu hükümet elbette, herhalde biliyordur. Önceden Hollanda'yla, Belçika'yla ve diğer Avrupa ülkeleriyle Rusya'nın bu türlü problemleri olmuştur; peki, bunu hükümet bilmiyor mu? Bildiği halde niye önlem almamıştır? Sorumlu kimdir, suçlu kimdir; Rusya'nın, Kaliforniya haşaratı var diye geri gönderdiği kesme çiçeklere, Türkiye'de bitki sağlık belgesi verip Rusya'ya gönderen devlet mi, domates üreticisi mi, domates ihracatçısı mı, nakliyeci mi veya Anadolu'nun değişik bölgelerinden üretim bölgelerine gelen, tuvaletsiz, susuz…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kaptan, lütfen toparlar mısınız. Buyurun.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Son 1 dakika, Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - İptidaî koşullarda, bez çadırlarda, naylon çadırlarda, tuvaletsiz, susuz çadırlarda yatıp, kalkarak amelelik yapan tarım işçilerinin mi bunda sorumluluğu var, yoksa hükümetin mi?

Sayın arkadaşlarım, biz, bu konuyu ciddîye alıyoruz; çünkü, bizim ihracatımızın üçte 1'i Rusya'ya yapılıyor. Yaş sebze ve meyve ihracatımızın üçte 1'inin Rusya'ya yapılması, bu konunun önemini ve ciddiyetini ortaya koymaktadır. O nedenle, biz, araştırma önergesi verdik; bu araştırma önergesinin kısa zamanda Genel Kurulumuza indirilerek, burada komisyonun kurulup, konunun, enine boyuna incelenmesi, araştırılması ve sebze, meyve üreticimizin sorunlarının çözülmesi, ihracatımızın önünün açılması gerekmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Son cümlem Sayın Başkan.

BAŞKAN - Lütfen, Sayın Kaptan…

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın arkadaşlarım, ihracatın durumu bu; ama, Türkiye'nin geleceği ihracat ve turizmde. İhracatın durumu bu olunca... Akdedeniz çanağındaki turizmle ilgili ülkelerin hepsinde KDV yüzde 6 ile yüzde 8 arasında değişiyor, bizde ise yüzde 18. Biz, yüzde 18'in yüzde 8'lere indirilmesini beklerken, hükümet şimdi de konaklama vergisi diye yüzde 3 daha vergi getirmeyi düşünmektedir. Bu, yanlış bir uygulamadır. Böyle bir uygulamanın önüne geçilmesi gerekir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kaptan…

OSMAN KAPTAN- Son söz olarak Sayın Başkanım, şunu söylemek istiyorum…

BAŞKAN - Sayın Kaptan, teşekkür eder misiniz lütfen.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Turizm Bakanlığının bu konuya sahip çıkması gerekir, hükümetin bu konuya sahip çıkması gerekir.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.

 ........./...........

 

KAMYONCU ESNAFIMIZIN OCAĞINI SÖNDÜRMEYELİM *

 Hükümet Deniz Taşımacılığında ÖTV siz Mazot veriyor, kara taşımacılığında da versin.

*TBMM Genel Kurulunda, 22. Dönem, 4. Yasama Yılı, 27 Nisan 2006 tarihinde yapılan 95. Birleşimde,   “Özel Tüketim Vergisi Kanunu’nda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Tasarısının 4. Maddesi üzerine  CHP grubu ve şahsım adına  yaptığım  konuşmadan

BAŞKAN –  .......Buyurun Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 1112 sıra sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının 4 üncü maddesi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın arkadaşlar, ülkemizde karayolunun payı;  yolcu taşımacılığında yüzde 96, yük taşımacılığında ise yüzde 92 gibi büyük bir orana sahiptir.

Ulaştırma Bakanlığınca hazırlanan 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunu 10 Temmuz 2003’te Genel Kurulumuzda kabul edilmiştir. Kanunun öngördüğü Karayolu Taşıma Yönetmeliği de 25 Şubat 2004’te yürürlüğe girmiştir. Bu yönetmelik sorunları çözmemiş, bilakis sorunları artırmıştır.

Bugüne kadar bu yönetmelikte iki yıl içinde 5 defa değişiklik yapılmıştır. Yani, 25 Şubat 2004’te yönetmelik çıkıyor, yedi ay sonra Eylül 2004’te bir değiştiriliyor. Aradan üç ay geçiyor, aralıkta tekrar değiştiriliyor. Aradan iki ay geçiyor, Şubat 2005’te tekrar değiştiriliyor. Yedi ay sonra da tekrar değiştiriliyor. Dört ay sonra tekrar değiştiriliyor.

Yani, el insaf, sayın arkadaşlar, dünyanın hiçbir yerinde Ortalama dört ayda bir değiştirilen bir yönetmelik yoktur; ancak, bu, bizde yapılmaktadır. Onun için de, inandırıcılığı, kalıcılığı olmayan, devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan, yönetim ve bürokrasi anlayışından yoksun, Hükümetin tipik bir uygulamasıdır bu yönetmelik. Kısaca, bu Hükümet, görüldüğü gibi, başarısızlıkta çok başarılıdır.

Değerli arkadaşlarım, Anayasanın 173 üncü maddesinde “devlet, esnaf ve sanatkârı koruyucu ve destekleyici tedbirleri alır” denilmektedir. Anayasamızın bu kesin hükmüne karşılık, ne yazık ki, Hükümet ve Ulaştırma Bakanlığı, bırakın kamyoncu esnafını, şoförü korumayı, desteklemeyi bir tarafa bırakın, kamyoncu esnafının, tabiri caizse, ocağını söndürücü bir yönetmelik çıkarıyor. Bu yönetmelik, kamyoncu esnafını esnaf sınıfından çıkarıp tüccar sınıfına sokuyor. Taşıma yetki belgesi almak için, gerçek ve tüzelkişilerden, ticaret ve sanayi odalarına kayıtlı olduklarına dair belge istemektedir. Halbuki, 507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Kanunu kapsamına giren onbinlerce kamyon türü araç sahibi vatandaşımız, Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonuna bağlı meslek odalarına kayıtlı üyelerdir. Bu kişiler, ticarî şirket sahibi ve üyesi değil, sınırlı olan sermayesine emeğini de katarak, ekmek parası kazanmaya çalışan, zar zor senedini ödemeye, vergisini vermeye çalışan küçük esnaflardır. Bunları küçük esnaf sınıfından çıkarıp tüccar sınıfına sokmanın, ülke gerçekleriyle bağdaşan bir ilgisi yoktur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yine, bu yönetmelik, Türkiye genelinde, kamyoncu kooperatiflerini kapatma noktasına getirmiştir. Yüzbinlerle telaffuz edilen kamyoncu esnafımız perişan edilmektedir. Bir taraftan, 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanununu çıkarıyoruz; diğer taraftan, 1163 sayılı Kooperatifler Kanununu yok sayıyoruz. Bu yasalar, yönetmelikler çıkarılırken, Sanayi ve Ticaret Bakanlığının Haberi yok mu? Yönetmeliğin 4 üncü maddesindeki öz mal tanımı, 1163 sayılı Kooperatifler Yasasına aykırıdır. Yönetmelikte, yetki belgesi sahibi adına motorlu araç tescil ve motorlu araç trafik belgelerinde kayıtlı taşıtlar tanımı yapılmaktadır; oysa, kooperatifler bir emek birliğidir, kooperatif adına tescilli kamyon yoktur. Bu yönetmeliğe göre, kooperatif üyeleri, sahip oldukları kamyonları kooperatif adına tescil ettirmeye; yani, ortaklar, kamyonlarını kooperatif öz malı yapmaya mecbur edilmektedir. Bu durum, Kooperatifler Yasasına veya Anayasaya aykırı değil midir; elbette aykırıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim, konuşmanızı tamamlayın.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Anayasanın örgütlenme, çalışma ve sözleşme yapma haklarına aykırıdır.

Sayın milletvekilleri, Hükümet şimdi işin kolayını buldu; sayıları 300 000’i bulan kamyoncu esnafına parayla yetki belgesi satıyor, işin özü bu. Önce miktarları yüksek tutuluyor; tepki gelince yetki belgesi fiyatları biraz indiriliyor. Süre önce kısa tutuluyor; kamyonculardan tepki gelince süre biraz uzatılıyor. Kısacası, ne alınabilirse kâr mantığıyla kamyoncu esnafımıza belge satmaya devam ediliyor.

Kamyon yaşı 19’a düşürülerek, daha yaşlı araçların taşımacılığına izin verilmiyor. Aracını yenileme olanağı olmayana devlet destek verecek mi; hayır, vermeyecek. Peki, bu insanlar evlerini neyle geçindirecekler? Sayın arkadaşlar, Allahaşkına, bu insanlar nasıl geçinecek? Zaten şimdi geçinemiyorlar; iş yok, arabaları takozda, kamyoncuların çoğu borç içinde, senetlerini ödeyemiyorlar; şimdi, bir de yetki belgesi çıktı karşılarına, olacak iş değil. Kamyoncu şoförümüz mecburiyetten canı pahasına Irak’a gidiyor ve Irak’a bile bile ölüme gidiyorlar. Niye; mecburiyetten.

Sayın Arkadaşlar, bu uygulama yoluyla, belge ücretleri yoluyla bir bakıma dolaylı vergi toplama yoluna gidiliyor. Hükümet, belki yurtiçi ve yurtdışı taşımacılıkta bu işten 100 trilyon lira para bekliyor. Bu rakamı Ro-Der telaffuz ediyor. Bu, olanaksızdır. İnsanlarımızı perişan etmeye hakkımız yoktur. Bu yasada, yönetmelikte yeniden düzenlemeler yapılmalı; gerçekçi ve uygulanabilir olmalıdır.

Ayrıca, yönetmeliğin ilk şeklinde, Ulaştırma Bakanlığı, yetki belgelerinin ulaştırma bölge müdürlüklerinden alınmasını istemiştir. Bölge…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kaptan, konuşmanızı tamamlayın.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın Başkanım, benim kendi adıma ve Grup adına 15 dakikalık konuşmam var.

BAŞKAN – Efendim, grup adına ben sordum, konuşmadınız. Ben, grup kısmını geçtim, şahıslar kısmındayım. Orada bir sizin…

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Peki.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hükümet deniz taşımacılığında ÖTV’siz mazot veriyor, kara taşımacılığında da ÖTV’siz mazot vermelidir.

Ayrıca, bu sebze ve meyve taşıyan kamyoncuların, nakliyecilerin yollarda başlarına gelmeyen kalmamaktadır, onların da önlenmesini istemektedirler.

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Kamyoncularımız diyor ki: Denetim yapılmasın demiyoruz, yapılsın; ancak, biz, eroin taşımıyoruz, sebze taşıyoruz, bu kadar sıkı kontrollerde zaman kaybedilmesin. Yaş sebze ve meyve sabah erken hale girmezse, yolda ürün bozulursa, çürürse, fire verirse, halciler veya malı gönderenler nakliye ücretimizden para kesiyorlar. Zaten nakliye ücretimiz mazot parasını karşılamıyor. Mazot ucuzlarsa, navlun da ucuzlayacak; dolayısıyla, sebze ve meyvenin de tüketim bölgelerindeki fiyatı ucuzlayacaktır.

Ayrıca, deniz taşımacılığında ÖTV’siz mazot veriliyorsa, bize de bu mazot verilsin diyorlar.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son olarak şunu söylemek istiyorum: Kamyoncularımızın, nakliyatçılarımızın sorunları yanında, turizm sektöründe de ciddî sorunlar vardır. Rezervasyon iptalleri ciddî boyutlara ulaşmıştır. 2006 yılının turizmde kayıp yılı olmaması için hükümet acilen önlem almalıdır. Turizmde de KDV ve ÖTV’nin indirimi yapılmalıdır.

Yüce Meclisi saygıyla selamlarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.

............/............

 

SEBZE-MEYVE, NARENCİYE VE KESME ÇİÇEK ÜRETİM VE İHRACATI*

*TBMM Genel Kurulunda; 22. Dönem, 4. Yasama Yılı,  63. Birleşim,  15/Şubat/2006 tarihinde:

Ülkemizde, yaş sebze-meyve,kesme çiçek üretim ve  ihracatında karşılaşılan sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergemin, TBMM Genel kurulunda görüşülmesi sırasında, önerge sahibi olarak yaptığım konuşma

BAŞKAN – Önerge sahibi olarak, Antalya Milletvekili Osman Kaptan; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)  

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçen yıl, Rusya’nın Türkiye’den yaş sebze, meyve ve kesme çiçek alımını durdurması üzerine gündem dışı bir konuşma yapmış ve bir de Meclis araştırma önergesi vermiştim. Şimdi, bu önergemin birleştirilerek gündeme alınması üzerine söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın milletvekilleri, önce, ülkemizin yaş sebze ve meyve potansiyelinin ne olduğunu ortaya bir koyarsak, durumun ne kadar ciddî olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Ülkemiz, yaş sebze ve meyve üretiminde, yılda 43 000 000 tonla, Çin, Hindistan ve Amerika Birleşik Devletlerinden sonra, dünyada dördüncü sırada yer almaktadır. Sebze üretiminde ise, dünyada, yaklaşık 116 000 000 ton domates üretilmektedir; bu miktarın 16 000 000’u -15 800 000 milyon tonu- AB ülkelerinde, 8 000 000 tonu da ülkemizde üretilmektedir. Dünya üretiminin yüzde 7’si, AB ülkeleri içindeki üretimin de yüzde 50’si ülkemizde yapılmaktadır. Domates üretiminde, AB ülkeleri içinde birinci sıradayız. Aynı şekilde, patlıcanda, biberde ve hıyarda da, salatalıkta da, aynı şekilde, yine, birinci sıradayız. Meyve üretiminde, AB ülkeleri içinde, fındıkta, kayısıda, incirde, kirazda, kavunda, karpuzda birinci sıradayız. Elmada, portakalda, mandalinada, limonda üçüncü sıradayız; Finike portakalında, Çavdır portakalının tadında ve kalitesinde ise, tabiî ki, dünyada birinci sıradayız. Armutta, şeftalide, üzümde ise dördüncü sıradayız. Ancak, ihracatta, ne yazık ki, aynı başarıyı gösteremiyoruz. Peki, niye gösteremiyoruz arkadaşlar?.. İşte, esas, bunun araştırılması lazım. Burada, siyasal iktidarların, yönetim zafiyeti var mıdır, yok mudur; bunun da araştırılması gerekiyor. Ürettiğimiz yaş meyve ve sebzenin ancak yüzde 3’ünü, 4’ünü ihraç edebiliyoruz. İhraç ettiğimiz ürünlerin yaklaşık üçte 2’sini AB ülkelerine, üçte 1’ini de Rusya’ya ihraç ediyoruz.

Sayın arkadaşlarım, rakiplerimiz, bir yıl önceden, ne satacaklarsa onu üretirlerken, biz, ürettiklerimize pazar bulmaya çalışıyoruz. Pazar bulamadığımız, ihraç yapamadığımız zaman da, ürün dalında kalıyor; ya satamıyor döküyoruz ya da ürünü ucuza satılan üretici, zarar ediyorum diye, örneğin pamuk ekimini bırakıyor, yerine portakal, limon fidanı dikiyor. Üretici, dört-beş yıl toprağı sürüyor, suluyor, ilaçlıyor, gübreliyor, her türlü bakımını yapıyor, ağaçlar dört-beş yıl sonra meyve vermeye başlıyor, bu sefer de, pazar yok, satılamıyor. Bu kez de, narenciye para etmiyor diye, portakal, limon bahçesini çiftçilerimiz tekrar köklüyor, sebzeye dönüyor. Sebze de kolay üretilmiyor; camekândı, seraydı, naylondu, kışın yağmurdu, çamurdu, fırtınaydı, dondu, doluydu, seldi derken, çiftçilerimiz perişan oluyor. Bu kısır döngü, velhasıl, devam edip gidiyor.

İlaç, gübre, naylon, mazot, elektrik, her şeyin fiyatı son üç yılda sürekli artmıştır. Sebzenin, narenciyenin üretim bölgesindeki fiyatı ya yerinde saymış ya da üç yıl öncekinin altına inmiştir. Örneğin, 2003 yılı şubat ayının ilk yarısında domatesin kilogramı Demre’de, 700 000 lira idi, bu yılın şubat ayının ilk yarısında 500 000 liradır. Sivribiber, yine Demre’de, 2003 yılı şubat ayının ilk yarısında 3 000 000 liraydı, bu yıl, 2006 yılı şubat ayının ilk yarısında 2 100 000 liradır. Narenciyede durum daha da kötüdür.

Sayın Ali Er burada mı bilmiyorum, Alanya’dan biraz önce arkadaşlar telefon ediyor, 100 000 liraya 100 ton limon verebiliriz diye.

Kısacası, üreticilerimizin aldıkları girdiler altın pahası, sattığı ürünler yok pahasına gitmesine karşın, bu ucuzluk tüketicilere de aynı oranda yansımamaktadır.

Yine, girdilerin yüksek, döviz kurunun düşük olması, ihracatçının, üreticiden düşük fiyata ürün almasına sebep olmakta, sonuçta yine üretici zarar görmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin sebze ve meyve ihracatının üçte 1’i Rusya’ya yapılırken, Rusya, 30 Mayıs 2005 tarihinde, ihraç ettiğimiz meyvelerin bir kısmında Akdeniz meyve sineği bulunduğu, bu konuda birçok defa Türkiye'yi uyardığı, Rusya’nın yazdığı 2 Kasım 2004 tarih ve 1300 sayılı yazılarına yedi aydır cevap alamadıkları gerekçesiyle, Türkiye'den mal alımını durdurmuştu. Bu karar sonunda, sebze, narenciye ve kesme çiçek üreticileri âdeta şok geçirmişler, büyük zarar etmişler, mağdur olmuşlardı. Eski Tarım Bakanı Sayın Sami Güçlü, 2 Haziran 2005 tarihinde, istifa etmeden önce, Genel Kurulda “Rusya’nın böyle bir yazısı bana gelmedi” demişti, şimdiki Sayın Bakan da, yine “bu yazıyı ben görmedim, bana da gelmedi” dedi.

Peki, sayın arkadaşlar, bu işte kim sorumlu? Sonuç ne oldu? Bu konuda ciddî bir görev ihmali yok mu? Geçen zaman içinde, hükümet, bunun sorumlusunu niye bulamadı? Bu türlü olayların olmaması için, hükümet ne gibi tedbirler aldı? Yoksa, sorumluluğun altında yine üretici mi kalıyor, yine ihracatçı mı kalıyor? Yoksa, Anadolu’nun dört bir yanından üretim bölgelerine, Antalya’ya, Demre’ye, Fethiye’ye, Mersin’e, Finike’ye, Kumluca’ya, Gazipaşa’ya, ekmek parası için aileleriyle birlikte kalkıp gelen, tuvaleti olmayan, suyu olmayan naylon çadırlarda, bez çadırlarda, çalı çırpıdan yapılı tek gözlü barınaklarda yatıp kalkan sebze işçileri mi bunun sorumlusu? Elbette, hükümet sorumlu. Bakanı istifa ettirmekle bu işin üstü kapatılamaz ve kapatılmamalı da.

Sayın arkadaşlarım, hem yeni Bakan, kusura bakmasın, eski Bakanı da aratmaktadır. Biz de bunu anladığımız için, bir bakanı istifaya çağırırken, gelen gideni aratmasın diye, gelecek olanın adını da söylüyoruz artık; Unakıtan gitsin, Şener gelsin diye bundan diyoruz. Hükümetin de zaten dinlediği yok. Dinlemiyor da, sanki iyi mi yapıyor?! Hayır, iyi yapmıyor. Biz, kuş gribi, tedbir alın diyoruz; siz, yok, zatürree diyorsunuz. Sonuç ortada; köylünün tavuğu, okula giden çocuğuna yedireceği bir yumurtası bile kalmadığı gibi, Cumhurbaşkanlığı yapmış bir kişinin, Sayın Demirel’in, Ankara’nın göbeğindeki birkaç tavuğunu bile koruma becerisini gösteremediniz. Bir de, sıkılmadan, televizyonlarda, Unakıtan yumurtalarının reklamı yapılmaz mı?! Bu bir fırsatçılık değil midir, bu bir aymazlık değil midir; takdirlerinize bırakıyorum.

Değerli arkadaşlarım, tarımı, narenciyeyi, sebzeyi, meyveyi, ihracatı destekleyin diyoruz, desteği artırma yerine azaltıyorsunuz. Domatese ihracat primi verildi; ancak, dağ fare doğurdu.  1 Ocak – 30 Mayıs 2006 tarihlerini esas aldınız; halbuki, üretim ve ihracatın yoğun olduğu Aralık 2005 ve Haziran 2006 dönemleri kararname dışında tutulmuştur. Bu iktidarın üretim sezonunu bilmediğinin tipik bir göstergesi değil midir bu örnek?!

Yine, rakiplerimiz sebze ve narenciyeye ton başına 100-200 dolar teşvik verirken, siz niye 50 dolar veriyorsunuz?!

Bazı iktidar milletvekilleri, bu kürsüden “çiftçi hükümete Allah razı olsun diyor” diye konuşmalar yapıyor. Bunların birisi de Sayın Ali Er’dir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kaptan, lütfen toparlar mısınız; buyurun.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkanım.

Sayın Ali Er, 29 Aralık 2005 tarihinde bir konuşma yapıyor; diyor ki bu konuşmasında “çiftçiler bizden Allah razı olsun, biz AK Partiyi destekledik, bundan sonra da desteğimiz samimiyetle devam eder” diyor; tutanaktan okuyorum.

ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) – Ali Bey burada sayın milletvekilim, ona göre.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Tutanaktan okuyorum, sayın arkadaşım.

Peki, bu kürsüden bunları söylüyorsunuz da, çiftçiye “bu millet hep sizi mi besleyecek” dediğiniz için mi size “Allah razı olsun” diyor bu çiftçi?! Tarımda kullanılan elektriğin fiyatının indirilmesi isteğine karşılık Sayın Başbakanın “devlet, hayır kurumu değil; bedava mı verelim, Allah’tan korkun” dediği için mi çiftçi bu hükümete “Allah razı olsun” diyor?! Sayın Başbakanın çiftçiye “artistlik yapma lan” dediği için mi çiftçi size “Allah razı olsun” diyor?! Yoksa “benim mahsulüm öldükten sonra mı değerlenecek, iki senedir anamız ağladı” diyen çiftçiye, Başbakanın “hadi, ananı da al git buradan” dediği için mi çiftçi size “Allah razı olsun” diyor?! Yoksa, siz, sayın arkadaşlarım, Başbakana atılan portakalları, yumurtaları iltifat mı kabul ediyorsunuz; bunları dua mı kabul ediyorsunuz?! Ben, hükümete dua eden hiç üretici görmedim; ama, beddua edeni ise çok gördüm. Çiftçi “iktidarın boynu devrilsin” diyor. Bu bedduaysa…

MAHFUZ GÜLER (Bingöl) – Yok öyle bir şey.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Nasıl demesin ki?! Cumhuriyet tarihinde bu iktidar kadar çiftçiyi aşağılayan, horlayan, çiftçiye hakaret eden başka bir iktidar olmuş mudur?! Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hükümet çiftçinin ahını almasın.

Narenciyenin her kalemine ve domatese ton başına 100 dolar ihracat teşviki verilmelidir. Teşvik tarihi olarak da yoğun hasat dönemi olan aralık ile haziran aylarını kapsayan bir düzenleme yapılmalıdır. Üretim ve pazar planlaması yapılmalıdır.

Finike portakalı marka olarak tescil edilmelidir.

Sebze ve meyve üreticilerine, yerli üreticilerimizin, sebze ve meyve ithalatında yerli üreticilerimizin korunacak şekilde önlemler alınması gerekir.

Rusya ve diğer ülkelerden aldığımız gaz ve petrolün bedelinin bir kısmına karşılık nakit para değil, narenciye, sebze ve meyve verilmelidir.

ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) – Doğru.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Öbür söylediklerim de doğruydu sayın vekilim.

Hal Yasasından üreticiler de, tüketiciler de, nakliyeciler de, halciler de memnun değildir. Hal Yasası değişmelidir. Sanayi ve Ticaret Bakanı helal gıda yönetmeliğiyle çok fazla uğraşıyor. Hal Yasasını bir an önce hazırlaması gerekmektedir.

 Yine, Sayın Ali Er, burada “seksenbeş yıldır çiftçinin durumu kötü” dedi.

 (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın arkadaşlar, Sayın Ali Er “seksenbeş yıldır çiftçinin durumu kötü” demişti. Cumhuriyetin ilk yıllarında çiftçi milletin efendisiydi; son elli yıldır, sağ iktidarlar döneminde, çiftçinin durumu kötüleşmiştir.

ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) – Elli yıldır söyledikleriniz…

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Ama, çiftçi, efendilik bizde kalsın diye sesini çıkarmamaktadır. Sesini çıkardığı zaman da, karakollara alınmakta, hakkında davalar açılmakta, susturulmakta ve eline yazılarak televizyona çıkarılıp özür diletilmektedir.

Sayın arkadaşlarım, her seçim döneminde siyasî parti değiştirerek kendi milletvekilliğini düşünenler çiftçiyi düşünemezler, çiftçi dostu olamazlar. Bir sayın arkadaşımız burada –Ali Er, onu söyleyeyim; ismini de veriyorum- dedi ki “ben sizden bir ay önce konuştum” dedi. Sayın Ali Er, ben sizden de bir sene önce konuştum. İşte, önerge vermişim.

AHMET SIRRI ÖZBEK (İstanbul) – Bravo Kaptan!..

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Yine, Sayın Ali Er diyor ki…

BAŞKAN – Sayın Kaptan, önergeyle ilgili konuşur musunuz lütfen.

AHMET SIRRI ÖZBEK (İstanbul) – Önergeyle ilgili, tam göbeğinden, önergenin ortasından konuşuyor.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Peki.

Her seçim döneminde sık sık siyasî parti değişerek iktidara kalma yerine…

BAŞKAN – Sayın Kaptan, teşekkür eder misiniz… Teşekkür eder misiniz Sayın Kaptan…

OSMAN KAPTAN (Devamla) - …çiftçinin yanında olmayı, biz Cumhuriyet Halk Parti olarak tercih ediyoruz ve çiftçinin sorunlarının çözülmesi için bu önergeyi zaten vermiştik, destekliyoruz.

Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

 BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.

Yaş sebze-meyve ve kesme çiçek ihracatında karşılaşılan sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla verdiğim Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergemin metni ve imzalayan CHP Milletvekillerimizin listesi *

*TBMM Genel Kurulu 22. dönem, 3. Yasama yılı, 8.6.2005 tarihinde yapılan 109. Birleşimde okundu.

BAŞKAN -  ..... Bir Meclis araştırması önergesi vardır; okutuyorum:

Antalya Milletvekili Osman Kaptan ve 24 milletvekilinin, yaş sebze-meyve ve kesme çiçek ihracatında karşılaşılan sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/286)

 Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Rusya Federasyonu, 30 Mayıs 2005 tarihi itibariyle Türkiye'den yaş sebze-meyve ve kesme çiçek alımını durdurmuştur.

 Durdurma gerekçelerindeki hususların, üretici ve ihracatçılarımızın zararlarının, Rusya Federasyonunun 2.11.2004 tarih ve 1300 sayılı bilgi taleplerine yedi aydır yanıt vermeyen kurum-kuruluş ve sorumluların, yaş sebze-meyve ve kesme çiçek ihracatımızın karşılaştığı diğer engellerin ortaya çıkarılıp, gerekli tedbirlerin alınması amacıyla Anayasamızın 98 inci ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 104 ve 105 inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını saygılarımızla arz ederiz.

 1-  Osman Kaptan                                (Antalya)

2- Gökhan Durgun                                (Hatay)

3- Ali Cumhur Yaka                                (Muğla)

4- Ali Oksal                                         (Mersin)

5- Mustafa Özyürek                                (Mersin)

6- Abdulaziz Yazar                                (Hatay)

7- Tacidar Seyhan                                (Adana)

8- N. Gaye Erbatur                                (Adana)

9- Nail Kamacı                                      (Antalya)

10- Hasan Fehmi Güneş                            (İstanbul)

11- Orhan Ziya Diren                                (Tokat)

12- Hüseyin Ekmekcioğlu                           (Antalya)

13- Atila Emek                                      (Antalya)

14- Osman Özcan                                  (Antalya)

15- İsmet Atalay                                     (İstanbul)

16- Uğur Aksöz                                       (Adana)

17- Ahmet Yılmazkaya                                (Gaziantep)

18- Mehmet Vedat Yücesan                         (Eskişehir)

19- Ramazan Kerim Özkan                           (Burdur)

20- Kemal Sağ                                           (Adana)

21- Mustafa Erdoğan Yetenç                         (Manisa)

22- Ali Arslan                                            (Muğla)

23- Yılmaz Kaya                                        (İzmir)

24- Ali Rıza Bodur                                     (İzmir)

25- Ufuk Özkan                                         (Manisa)

 Gerekçe:

Rusya Federasyonu Federal Bitki Garantine ve Veterinerlik Servisi (ROSGOS Karantin) Başkanı, 26 Mayıs 2005 tarih ve N.FS-3/3217 sayıyla, Türkiye Cumhuriyeti Tarım ve Köyişleri Bakanı Sami Güçlü'ye bir yazı yazarak, 30 Mayıs 2005 tarihinden itibaren Türkiye'den bitkisel ürünlerin ithalatını durduğunu bildirmiştir. Bu yazıda, Türkiye'nin, Rusya Federasyonuna gönderdiği bitkisel ürünlerde Rus bitki karantina kurallarının sürekli ihlal edilmesinden ve bu konuda değişik zamanlarda Türkiye'yi uyardıkları halde, bu ihlallerin devam ettiğini, 2.11.2004 tarihli 1300 sayılı bilgi taleplerine hâlâ yanıt alamadıklarını belirtmişlerdir.

 Rusya'ya yapılan ihracatımızın durdurulması, sebze ve meyve üreticilerimize ve ekonomimize büyük zarar vermiştir.

Sebze ve meyve ihracatımızın üçte 1'inin Rusya'ya yapılması, Rusya'nın önemli bir pazar olduğunu göstermektedir. 2004 yılında Rusya'ya 455 000 ton ihracat yapılmış, 200 000 000 dolar gelir elde edilmiştir. 2005 yılı ilk beş ayında ise Rusya'ya ihracatımız 160 000 ton olmuş, 100 000 000 dolar gelir elde edilmişken, 30 Mayıs 2005 tarihi itibariyle, Rusya, Türkiye'den yaş sebze-meyve ve kesme çiçek alımını durdurmuştur.

 Rusya'nın bu kararı sonunda sebze ve meyve üreticilerimiz çok zor duruma düşmüşlerdir. Domates fiyatları dibe vurmuştur, 10-15 yeni kuruşa kadar fiyatlar düşmüş, çok miktarda meyve-sebze çürümüştür, dökülmüştür veya dalında kalmıştır.

Sebze üreticilerimiz, ihracatçılarımız mağdur olmuşlar, zarar etmişlerdir.

Ekonomimiz milyonlarca dolar kaybetmiştir.

Bakan istifa etmiş, sebze sezonu bitmiş; ancak, Rusya koyduğu yasağı kaldırmamış, sınırlarını Türkiye'den yapılacak sebze-meyve ve bitkisel ithalata kapamıştır. Ne zaman açılacağı konusunda da bir bilgi mevcut değildir.

Yukarıdaki arz ettiğim hususların açıklığa kavuşması için Meclis araştırması yapılması gerekliliği vardır.

 ........./........

 

KALKINMA AJANSLARI, FİL MİDİR ? DEVE MİDİR ? KUŞ MUDUR ?*

 İMF, Dünya Bankası, AB istiyor. Hükümet Başüstüne diyor.

 *TBMM Genel Kurulunda, 22. Dönem, 4. Yasama Yılı, 24/Ocak/2006 günü, 53 Birleşimde yaptığım konuşma.

BAŞKAN - Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan; buyurun. Şahsınız adına da söz hakkınız var;  iki süreyi de kullanmak istiyor musunuz?

OSMAN KAPTAN (Antalya) - Süre yetmezse…

BAŞKAN - Peki efendim, anlaşıldı.

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kalkınma ajanslarının kuruluşu hakkındaki 920 sıra sayılı kanun tasarısının geçici 4 üncü maddesi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın arkadaşlarım, tasarının geçici 4 üncü maddesinde "kalkınma kurulu, kuruluş kararnamesinin yayımlandığı tarihten itibaren bir ay içinde, ajans merkezi olarak tespit edilen ilin valisinin başkanlığında ilk toplantısını yapar" denmektedir. Kalkınma kurulları, bu tasarının 7 nci maddesinde belirtilen ajansların örgüt yapısı içinde yer almakta, oluşturulması 8 inci maddede, görev ve yetkileri de 9 uncu maddede açıklanmıştır; ancak, geçici 4 üncü madde hakkında değil de, tasarının özü hakkında söylenecek çok şey vardır. Bu tasarı, tümden gereksiz, sorun çözmeyecek, sorun yaratacaksa, Türkiye kamu yönetiminde bir örneği de olmayan, bütün sistemi altüst eden bir tasarıysa -ki, öyledir- o zaman, bunun, maddeden çok,  tasarının kendisi, tasarının mantığı, tasarının yaklaşımı, yasalaşması sonrasında ortaya çıkacak sorunları önceden görme, ona göre tavır koyma, tepki koymanın daha önemli olduğu kanısındayım.

Sayın arkadaşlarım, bu kalkınma ajansı, bizim için yeni bir kavram, yeni bir kurum oluyor. IMF, Dünya Bankası ve AB, kamu yönetiminizi yeniden düzenleyin diyorlar, bu hükümet de baş üstüne diyor. Yoksa, bu düzenlemeler, 1960'tan beri süren Türkiye'de kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasına ilişkin çalışmaların bir sonucu değildir bu yapılanlar. MEHTAP raporunun, KAYA raporunun bir sonucu değildir bu yapılanlar. Bu yapılan düzenlemeler, iç dinamizmimizin, kendi toplumsal taleplerimizin karşılanmasına dönük bir düzenleme değildir; dış dinamiklerin baskısı, diktesi sonucunda yapılan düzenlemelerdir. Nitekim, kalkınma ajansları, 25 Nisan 2003 tarihli Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısının 25 inci maddesinde "bölge kalkınma ajansları kurulur" diye yer almaktadır taslakta; sonra da Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısından çıkarılıp, tek başına ayrı bir tasarı olarak ortaya çıkarılmıştır. Bu süreçte, bölge kalkınma ajansının "bölge" sözcüğü kaldırılıyor. Bölge yönetimi, eyalet sistemini çağrıştırıyor; bu ise, toplumda tartışmaya neden oluyor gerekçesiyle "bölge" sözcüğü çıkarılıyor, sadece "kalkınma ajansı" kalıyor.

Sayın arkadaşlarım, Türkçemizde bazı sözcüklerin sözel ve eylemsel anlamları birbirinden farklı, hatta, zıt anlam bile ifade edilebildikleri görülmektedir. Örneğin, "danışma", "çalışma" gibi sözcükler, emir sözcüğü şeklinde kullanıldığında, olumsuzluğu ifade etmektedir. "Kalkınma" sözcüğü de, işte, böyle bir olumsuzluğu ifade eden bir emir sözcüğüdür; kalkınma!.. Kim emrediyor "kalkınma" diye; küreselleşmeciler. Niye diyorlar; çünkü, kendileri kalkınacak, bize de "kalkınma" diyorlar. Onun için de "kalkınma ajansı kur" diyorlar." Bölge' sözünü şimdilik deme, eyalet sistemini çağrıştırıyor, muhalefet ve ulusalcılar karşı çıkıyorlar; onları susturmak için 'bölge' sözünü kullanmayın doğrudan 'kalkınma ajansı' deyin" diyorlar. Biz de "pekâlâ, öyle deriz" diyoruz. Biz dediğim, iktidar tabiî ki. Bu ajanslar, zamanla, Türkiye açısından kalkınmama ajansları haline dönüşecektir.

Değerli arkadaşlarım, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde ajansın karşılığı;

1- Haber toplama ve yayma işiyle uğraşan kuruluş (Anadolu Ajansı),

2- Bir ticarî kuruluş, işkolu, iş bürosu,

3- Radyoda, televizyonda haber bülteni,

Anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde ajansın, kamu kuruluşlarına, örgütlerine verilen bir ad olmadığı görülüyor. Ajans, Batı dillerinde de temsilcilik anlamında kullanılmaktadır. Peki, bizdeki bu temsilcilik de neyin nesi?!

Sayın arkadaşlarım, kalkınma ajansları bir merkezî kamu kuruluşu mudur; hayır. Bir özel kuruluş mudur; hayır. Bir yerel yönetim kuruluşu mudur; hayır. Peki nedir; fil midir, deve midir, kuş mudur? Buna fil desek, hortumu yok; deve desek, hörgücü yok; ama, buna, yine, kuş desek, kanadı yok. Kamu kaynağı var; kamu denetimi yok.

Sayın arkadaşlarım, bunun tam anlaşılmaması için zaten böyle bir adla, böyle bir gerekçeyle, ne olduğu tam belli olmayan bir şey getiriliyor, tam belli olsa, belki toplum, muhalefet ayağa kalkar, tepki gösterir diye. Bu tasarının genel gerekçesi 15 sayfa, madde gerekçeleri 10 sayfa, toplam 25 sayfa gerekçeleri var; kanun metninden fazla gerekçe, allanıp pullanarak, elma şekeri haline sokulmak için çok özenerek bezenerek yazılmış.

Sayın arkadaşlarım, dikkat edelim elma şekerinin ortasında kazık vardır!..

BAŞKAN - Sayın Osman Kaptan, bir dakikanızı rica ediyorum.

Süre dolmak üzere; bu maddenin oylaması bitinceye kadar çalışma süresinin uzatılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

Devam edin Osman Bey.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın arkadaşlarım, bu tasarının genel gerekçesinin birinci paragrafında sosyal devlet anlayışının gereğinden, ikinci paragrafında sosyal adaletten, üçüncü paragrafında insanımızın hak ettiği bir yaşam düzeyinin sağlanmasından, bir başka paragrafında da GAP hariç olmak üzere, hazırlanan bölge planlarının başarısız oluşundan söz edilmektedir.

Sayın arkadaşlarım, tasarının gerekçesi GAP'ı başarılı görüyor, maddelere geçilince GAP kaldırılıyor. Bu ne biçim çelişkidir?! GAP için tasarı gerekçesinde iyi deniyor, metinde kaldırılıyor. İyi ise, Türkiye için iyi olan kurumlar niye kaldırılıyor. GAP, Türkiye için başarılı ise -ki, öyledir- o zaman hükümetin teklifinde GAP niye kaldırılıyor?!

Sayın arkadaşlarım, kalkınma ajanslarını kim istiyor; AB istiyor. AB, kalkınma ajanslarını kurarsan sana fondan para vereceğim diyor. Peki, AB ülkelerinin hepsinde bu ajans var mı; yok; bazılarında var, bazılarında yok. Peki, kendilerinde olmayanı bizden niye istiyorlar; ajans olmayan ülkelere AB fonlarından para nasıl veriliyorsa bize de öyle verilemez mi; verilir de, bizde bu soruları soracak iktidar yok.

Sayın arkadaşlarım, İngiltere'de, istatistik amaçlı bölge sınırları 1991 yılında çizilmişti. Bu bölgelerde 1998'de bizdeki niyete benzer ajanslar kuruluyor ve 2003 yılında eyalet sistemine geçiş anlamına gelen Bölge Meclisleri Yasası çıkarılıyor. İngiltere, bugün tartışıyor; bu, bölgeciliktir, bizim bölgeciliğe ihtiyacımız yok diye. Peki, Türkiye'nin gündemine getirilen nedir; Türkiye'nin,  bölgeciliğe, isteği, ihtiyacı ve tahammülü var mı; bu nasıl bir sistem, bunu hangi toplumsal gruplar istiyor ve destekliyor? Bu kalkınma ajanslarının nihaî amacı, bölgenin özel sektörünü desteklemektir.

Kamu kaynağı, önce özel sektöre devredilecek, sonra da rekabet gücü olan yabancı sermayeye. Bizim yerli firmalarımız on-onbeş yıl sonra tasfiye edilip, yabancıların iş takipçileri mi olacak?! Bu olasılığı şimdiden hesap etmek gerekir. Şimdi, iş takipçiliği yapan bu kalkınma ajansları eliyle, kamu kaynakları ve sermayesi, önce özele, rekabet gücü olmayan özelden de, yabancıya, ulusaldan, ulus ötesi, uluslararası, küresel güçlere mi aktarılacaktır?

Değerli milletvekili arkadaşlarım, bu konuda, Yerel Yönetim Araştırma, Yardım ve Eğitim Derneğinin bir yayınında, bu düzenleme, bölgelerarası eşitsizliklerin artması, vatandaşlık kurumunun ortadan kaldırılması, halkın devlet yönetiminde denetim ve karar alma süreçlerinden dışlanmasına dayalı bir yönetim anlayışının ürünü olduğu ifade edilmektedir. Yine "bu anlayış ve düzenlemelerle, bölgeselleşmiş devlet yapısının zemini oluşturulmaktadır" denilmekte "bu zemin üzerine, ulus üstü tekellere ve Brüksel'e bağlı özerk bölge yönetimleri yerleştirilmeye çalışılmaktadır" denilmektedir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hükümeti, Türkiye'nin zararına olan şeylerle değil, Türkiye'nin yararına olan şeylerle uğraşmaya davet ediyoruz. Hükümetin, üretimi artıracak, işsizliği önleyecek, fakirin fukaranın derdine çare olacak şeylerle uğraşmasını istiyoruz. Hükümeti, domatese, limona, portakala ton başına 100 Amerikan Doları ihracat teşviki vermeye davet ediyoruz. Sebze ve narenciye üreticileri kan ağlamaktadır; domates, salatalık fiyatları çökmüştür. Demre'de domatesin iyisi 450 000 lira, kötüsü, çıkmasıysa 150 000 liradır; limon, portakal fiyatları da öyledir. 2001 krizinin altındaki fiyatlardan da daha düşüktür fiyatlar.

Hükümet çiftçiyi unuttu, çiftçi de hükümeti zaten gözden çıkardı. Bu hükümet, çiftçi dostuyum dedi, iktidar oldu. Şimdi size soruyorum, bu hükümet, çiftçinin gerçekten dostu mu? Dostu olmadığı aşikârdır.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

 .........../.........

 

BU HÜKÜMET TURİZMDE BİNDİĞİMİZ DALI KESİYOR*

İMF Ekonomiyi İdare Ediyor, Hükümet vaziyeti idare ediyor.

*TBMM Genel Kurulunda, 22. Dönem, 4. Yasama Yılı, 39. Birleşim,  22/Aralık  /2005 günü;   Kültür ve Turizm Bakanlığı 2006 yılı  bütçesi TBMM Genel Kurulunda görüşülürken CHP grubu adına yaptığım konuşma

BAŞKAN - ........ Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı, Antalya Milletvekili Osman Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar)  Süreniz 10 dakikadır Sayın Kaptan.

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; Kültür ve Turizm Bakanlığının 2006 yılı bütçesi hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hükümet, kültüre ve turizme gerekli önemi vermediği için, bütçeye de gerekli parayı koymamaktadır. Enflasyondan arındırılmış hesaplamayla, AKP iktidarında, bakanlık bütçesi 2002 yılı düzeyinin altındadır. Bugün için, Türkiye'de yaklaşık 3 milyon insanımız, turizmde istihdam edilmektedir. Yine, dış ticaret açığımızın yarıya yakını, turizm gelirlerinden karşılanmaktadır. Böylesine, önemli bir sektöre gerekli önemi veriyor muyuz diye sorduğumuzda ise, üzülerek söyleyeyim ki, gerekli önemi vermiyoruz. Hele hele bu hükümet, bindiğimiz dalı kesiyor. Üç yılda üç bakanın değiştirilmesi, Kültür ve Turizm Bakanlıklarının birleştirilmesi yanlış olmuştur.

Sayın arkadaşlarım, Sayın Turizm Bakanı, yasakların yasak olduğundan söz ediyor Plan-Bütçedeki konuşma kitabının daha birinci sayfasında. Sayın Bakan, sizin hükümetiniz, yasakları kaldırmıyor; yeni, yasaklar koyuyorsunuz. Koyduğunuz yasaklarla da turizme zarar veriyorsunuz. Son içki yasağı, Almanya gibi en çok turist gelen ülkenin 4,5 milyon tirajlı en çok satan Bild Gazetesinin birinci sayfasında haber oluyor. Almanya dışında, Rusya'da, Amerika'da ve diğer basın organlarında, yurtiçinde ve yurtdışında içki yasağı tartışılırken, bizim Turizm Bakanımızdan hiçbir ses çıkıyor, tık yok; sanki, Sayın Bakan, dilini yuttu.

Sayın Arkadaşlarım, turizmin en önemli sorunlarından birisi de altyapı sorunudur. Eskiden, önce altyapı yapılır, sonra tesis yapılırdı. Şimdi, tam tersi yapılıyor; "sen tesisini yap, altyapın için Turizm Bakanlığına para ver; Hasan almaz basan alır; Turizm Bakanlığı, altyapıyı yaptırır" diyor. Antalya-Lara Bölgesinde, tesis sahiplerinden, altyapı için para toplandı. Kanun değiştirildi, yönetmelik değiştirildi. Arazi tahsis edilen kişilerden 200 trilyon lira para toplandı. Toplanan bu paraların çoğu da başka yerlere gönderildi. Sayın Başbakan "tahsislerden toplanan paranın 45 trilyonu Antalya'ya gönderildi" diyor. Peki, Sayın Başbakan, 155 trilyon lira nereye gönderildi? Antalya'dan toplanan paralar, niye Antalya'ya gönderilmiyor?

Yerel seçimlerde, sayın arkadaşlarım, Antalya'da Büyükşehir Belediyesinin tüm bilbordlarına, Sayın Başbakanın resimleri asıldı. Resimlerin altında da "Antalya hak ettiğini alacaktır" yazısı vardı. Gelinen noktada görülüyor ki, Antalya'nın hak ettiği verilmediği gibi, Antalya'nın hak ettiği elinden alınıyor. Bu konuda, ben ve arkadaşlarım, Meclis araştırma önergesi verdik, bu işi sonuna kadar takip edeceğiz.

Sayın arkadaşlarım, Almanlar Lara'yı örnek vererek "Lara gibi altyapısı olmayan tatil bölgelerine gelmeyiz" diyorlar. Bazı yerlerde deniz kirliliği arttığı için mavi bayraklar geri alınmaktadır.

2002 yılında yapılan turizm şûrasında, yılda 450 milyon dolar paranın altyapı, tanıtım ve teşvik için bütçeye konması istenmesine karşın, şimdiye kadar, maalesef, bütçeye bu para konmamaktadır.

Bir önceki Turizm Bakanı "Antalya'nın altyapı sorunu 2004'ün Mayısına kadar bitirilecektir" demişti. 2006 geldi geçti, 2006'nın başına geldik, hâlâ, bir Antalya'nın altyapı sorunu çözümlenmedi.

Sayın Bakan, rakip ülkelerde KDV yüzde 5 ile yüzde 8 arasında. Peki, Sayın Bakan, bizde niye yüzde 18 ? Bir de bu yetmiyor gibi, yüzde 3 de konaklama vergisi getirmeye çalışıyorsunuz. Bu cironun, cirodan alınması düşünülen bu verginin, kârın yüzde 20'sine tekabül ettiğini herhalde hesaplıyorsunuzdur.

Sayın Başbakan "turizmde KDV'yi indireceğiz" demişti; ne oldu, niye indirmiyoruz; çünkü, IMF izin vermiyor, değil mi?! Sizi, Türk halkı, IMF'nin dediğini yapsın diye mi seçti? Sayın arkadaşlar, MF, ekonomiyi idare ediyor. Peki, siz, neyi idare ediyorsunuz Sayın Bakan?! Siz de vaziyeti idare ediyorsunuz.

ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) - O da IMF'yi idare ediyor.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - IMF'yi idare etse, KDV'leri indirir.

ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) - İdareyle oluyor bu işler…

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; bir araştırmaya göre, Türkiye'ye gelen turistlerin yüzde 72'si tatil için geliyormuş. Bizim Turizm Bakanı da otuz yıldır tatil için geliyormuş. Bizim Turizm Bakanı da otuz yıldır tatil yapmamış, onunla övünüyor; sanırım, Sakal-ı Şerif olayı gibi, bu da, dünyadaki tek örnektir.

Yine bu araştırmada, turistler, esnafın kendilerini bunalttığından şikâyet ediyorlar; peki, esnaf velinimeti olan turisti niye bunaltsın; çaresizlikten… Hani güneş çarığı, çarık ayağı sıkar örneği gibi, hükümet esnafı sıkıyor sayın arkadaşlarım; vergi, telefon, benzin, sigorta, Bağ-Kur, elektrik parası derken, esnaf dükkânının kirasını veremiyor. Esnafın çaresizlikten de olsa turisti bunaltması değil de ancak hükümetin çare üretmeyerek esnafı bunaltması hiç mi hiç iyi değildir; ama, bir gerçek var, esnafın durumu hakikaten iyi değildir.

Peki, otelcinin durumu iyi mi; hayır, o da iyi değil. Son iki yılda 50 tane otel el değiştirdi; bunların yarısı da yabancıya gitti. Hani, hükümet "işler iyiye gidiyor" diyordu ya, öyleyse bu oteller niye el değiştiriyor?!

 Etiyopya da da Enflasyon %5, Büyüme %11,6 ama İnsanlar açlıktan ölüyor.

Sayın arkadaşlar, işler iyiye falan gitmiyor; hükümete göre enflasyon indi, ekonomi büyüdü. Bizde enflasyon yüzde 8, Etiyopya'da yüzde 5. Sayın arkadaşlarım, Etiyopya'daki enflasyon bizden daha düşük; ama, Etiyopya'da insanlar açlıktan kırılıyor. Ekonomi bizde 9,9 büyüdü, Etiyopya'da yüzde 11,6 büyüdü; Etiyopya'da ekonomi bizden daha fazla büyümesine rağmen, Etiyopya'da insanlar açlıktan kırılıyor.

Dolayısıyla, sayın arkadaşlarım, Türkiye'de rakamlara ve bakanlara göre durum iyi, güllük gülistanlık; ancak, bakanların ve rakamların Türkiye'sinin dışında bir de gerçek Türkiye var. Gerçek Türkiye'de, çiftçi, köylü bitmiş; esnaf zorda; emekli, işçi, memur, dul, yetim, öğrenci perişan; işsizler, zaten mutsuz ve umutsuz. Türkiye'deki gelir dağılımı da, dünyada Mozambik, Tanzanya ve Bangladeş'ten sonra en kötü durumda.

Sayın arkadaşlarım, Sayın Başbakanın, sanırım, dünyada ayak basmadığı yer kalmadı; onun için de, Türkiye'de, Sayın Başbakanın ayağı yere basmıyor. Sayın Başbakana, kaç ülkeye gittin, kaç kişiyle gittin, kaç lira para harcadın diye sormuyorum; ama, bu konuda cevap da verilirse, niye cevap veriyorsunuz da demeyiz; o başka. Benim sormak istediğim, dünyanın en önde gelen bir araştırma şirketi, bir reklam şirketi bir araştırma yaptırmış, dünyadaki 30 tane ülke arasında yapılan bu araştırmada, biz, önce tanınmıyormuşuz, yine tanınmıyoruz. Bu araştırmada deniyor ki Amerika'ya: "Ey Amerika, imajını düzelt, imajın düşüşte" deniyor; fakat, Türkiye için bir öneride de bulunamıyor; çünkü, Türkiye, önceden de tanınmıyor, şimdi de tanınmıyor. Yoksa, sayın arkadaşlarım, bu gezilerin bir faydası yok mu?!

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kaptan, lütfen, toparlayabilir misiniz.  Buyurun.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın arkadaşlar, en güzel koylarımızı, balık çiftlikleri kurulmasına izin vererek Tarım Bakanlığı kirletiyor. Güzelim ormanlarımızı, sanki başka yer yokmuş gibi, golf alanına tahsis ederek -Manavgat Sorgun'da olduğu gibi- Orman ve Turizm Bakanlığı, birlikte, tahrip ediyor. Enerji Bakanlığı, taşocağı izni vererek, Antalya'nın dağını taşını köstebek yuvasına çevirdi. Turizmi, bu bakanlıklardan ve bu hükümetten korumak lazım. Turizm Bakanlığını, ricacı bakanlıktan icracı bakanlığa dönüştürmek lazım. Bakanlığın yetkilerinin bir kısmını turizm sektörüne devretmek lazım. Önümüzdeki elli yıl için, stratejik turizm perspektif planı yapılmalıdır. Turist başına 1 000 dolar gelir hedeflenmelidir. Golf, futbol, kongre gibi turizm çeşitlerine ağırlık verilmelidir. KDV'yi ve ÖTV'yi rakip ülkeler düzeyine indirmeliyiz. Turizmde eğitime ve kaliteye önem vermeliyiz. Turizmin tüm ülkeye yayılmasını sağlamalı, güvenliğe ve turist sağlığına da ayrıca önem vermeliyiz. Kışın tesisini açana özendirici teşvik vermeliyiz.. İhracatçıya tanıdığımız teşvikleri turizmcilerimize de tanımalıyız. Tanıtmaya, altyapıya, teşvike, her yıl bütçeden en az yarım milyar dolar para ayırmalıyız; çünkü, turizm yatırımlarındaki her 1 dolarlık artış, ekonomiye 25 dolar olarak geri dönecektir. Devlet, turizm bölgelerindeki belediyelerimizi kış nüfusuna göre değil, yaz nüfusuna göre değerlendirmeli ve desteklemelidir. Ayrıca, 2004 yılında çıkarılan Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanununa göre, turizmciler, müzik birliklerine fahiş miktarda telif hakkı ödemek zorunda kalıyorlar. Bu yasanın da yeniden düzenlenmesi gerekir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Lütfen Sayın Kaptan, teşekkür eder misiniz.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Turizme…

BAŞKAN - Teşekkür için Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Ben teşekkür edeceğim Sayın Başkan, siz mi edeceksiniz?

BAŞKAN - Buyurun, teşekkür edin.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın arkadaşlar, ayrıca, turizme ilişkin önerilerimden sonra şunu da söylemek istiyorum: Sebze üretiminin fiyatları dibe vurmuştur. Özellikle domates, biber ve sebze ihracatına, acilen, ton başına teşvik verilmelidir. Bunun sağlanmaması halinde, turizm yöresindeki tarımcı, esnafımızın yanında sebze üreticilerimiz de perişan olmaktadır.

Hepinize saygılar sunarım, teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.

 ........./.........

 

ÜNİTER DEVLET YAPIMIZ KORUNMALIDIR*

*Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu 22. Dönem 3. Yasama Yılı 59. Birleşiminde  16 Şubat 2005  günü görüşülen 5197 SAYILI İL ÖZEL İDARESİ KANUNUNUN 13. MADDESİ ÜZERİNE CHP GRUBU ADINA YAPTIĞIM KONUŞMA.

BAŞKAN - ………..Sayın Osman Kaptan, buyurun.

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; görüşülmekte olan kanunun 13 üncü maddesi hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın arkadaşlarım, İl Özel İdaresi Kanunu, Genel Kurulumuzda 24 Haziran 2004'te kabul edilmiştir; ancak, bu kanunun 14 maddesi, Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından, tekrar görüşülmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderilmiştir.

Sayın arkadaşlarım, bu yasanın 1 maddesi değil, 2 maddesi değil, 3 maddesi değil, 13 maddesi ve bir de geçici maddesiyle beraber tam 14 maddesi, Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından, geri gönderilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bunun, sizce bir anlamı yok mu; elbette var. Bu yasayla, il özel yönetimleri farklı boyuta taşınmak isteniyor. İdarenin bütünlüğü ilkesi ortadan kaldırılıyor. Merkezî yönetimin denetimi, gözetimi, hiyerarşisi yok ediliyor. Valilerin il özel idarelerindeki yetkileri, etkileri zayıflatılıyor, yok ediliyor. Valilerin il genel meclisi başkanlığı görevine son veriliyor. Valiler, illerdeki devletin ve hükümetin temsilcisi olma yetkisini yitiriyor. Valiler, iktidar partisinin güdümüne sokulan bir vali durumuna getiriliyor. Devlet modelimiz, tekil devlet modelinden yerel ağırlıklı devlet modeline geçişine olanak sağlayan bir modele dönüşüyor; ki, bu da Anayasamıza aykırıdır.

Sayın arkadaşlarım, bu kanunun 13 üncü maddesi de Sayın Cumhurbaşkanımızca geri gönderilen bir maddedir; ancak, Plan ve Bütçe Komisyonunda bu maddede hiçbir değişiklik yapılmadan Genel Kurulumuza aynen, eskisi gibi getirilen bir maddedir. Bu madde, il genel meclisinin gündem maddesidir. Bu madde "gündem, meclis başkanı tarafından belirlenir. Valinin önerdiği hususlar gündeme alınır. Gündem, çeşitli yollarla da halka duyurulur. İl genel meclisi üyeleri de il özel idaresine ait işlerle ilgili konuların gündeme alınmasını önerebilir. Öneri, toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla kabul edildiği takdirde gündeme alınır" diyor; yani, "iktidar partisinin dediği olur" diyor.

Sayın arkadaşlarım, il genel meclisi başkanı, yalnızca meclis çalışmalarını düzenlemekle ve gündemi saptamakla görevlendirilmiştir. Yalnızca bu amaç için bir meclis başkanı seçmeye ne gerek vardır?! Vali bu düzeni sağlayamamakta mıdır?! Daha önce yönetim tecrübesi olmadan başkan seçilen bir il genel meclisi üyesinin, bir vali kadar ehli, liyakatli ve yeterli olabileceğini nasıl düşünebiliriz?! Bu özelliklere sahip olmayan bir meclis başkanı adil olmayacak, yeterli  verimliliği gösteremeyecek ve muhtemelen partizanca hareket edecektir. Bunun neticesinde başkanlar, meclisteki üyelerin ve il halkının saygınlığını kazanmayacak ve böylece, yönetimden kaynaklanan birçok etik sorun ortaya çıkacaktır.

Bu madde, illerde iki başlılığı getirmektedir. Bir yanda seçimle gelen, çoğunlukla iktidar partisinin temsilcisi olan il genel meclisi başkanı, diğer yanda vali. İki başlı bir yönetim. Devletin, hükümetin temsilcisiyim diyen vali; seçimle geldim, halkın temsilcisiyim diyen il genel meclisi başkanı. Bu iki başlılık arasında uyum değil, çatışma olacaktır. Bu çatışmanın sonucunda vali ya emekliye ayrılacak ya istifa edecek ya da iktidar partisinin dümen suyuna girecektir ya da il genel meclisi başkanı valiyi ya sürdürecek ya da merkeze aldıracaktır. Böyle bir yönetimin olmasını istiyor musunuz; il genel meclisiyle kavgalı bir vali, o ile ne hizmet verebilir?

Sayın arkadaşlarım, yapılan bir araştırmaya göre zaten valilerimiz mesleklerinde nesnel kurallara göre yükselmenin mümkün olmadığını belirtmekte, siyasî müdahalelerden ve belirsizliklerden yakınmaktadırlar. Siyasî partilerin il ve ilçe örgütleri mülkî idare amirlerinin atanmalarında, çalışma ve yatırım programlarına kadar yönetsel tüm sorunlara müdahale etmektedirler. Zaten valiler, hükümetin, bakanların, parti örgütlerinin kıskacı altındayken, bu yetmezmiş gibi şimdi bir de meclis başkanı ve il genel meclisinin baskısı altına sokulacaklardır.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; yoksa sizin nihai amacınız valinin seçimle işbaşına gelmesi midir; eğer öyleyse, böyle bir durum Türkiye'nin üniter devlet yapısını tehdit altına sokar, federalizme geçişin önünü açar. Devlete ve hükümete karşı sorumlu olan valiyi, il genel meclisine karşı sorumlu hale getirmek, yönetim gelenek ve sistemimize tamamen aykırıdır. İl özel idarelerine, şimdi olduğu gibi, valinin başkanlık yapması gerekir.

Bu yasa, hizmetin, halka daha hızlı, daha ekonomik, daha etkin gitmesini değil; ağır aksak, daha pahalı ve daha siyasal tercihlere göre gitmesine neden olacaktır, devlet geleneğimiz altüst olacaktır, hiyerarşi ortadan kalkacaktır, üniter devlet zaafa uğrayacaktır. Valiler tamamen siyasallaşacak, milletvekilleri vali tayinleriyle uğraşacaktır. İllerde huzur, güven, uyum, istikrar kalmayacaktır. Hizmet üretilmeyecek, eskisinden daha kötü olacaktır. Küreselleşme, yerelleşme, özelleştirme diyenlerin bu hoşuna gidebilir. Küreselleşme reçetesi yazan yabancıların bu düzenleme yararına olabilir; onların yararına olan halkımızın zararınadır, bunun böyle bilinmesi gerekir.

Hizmetleri yerelleştiriyoruz derken, aslında, özelleştiriyorsunuz. Özelleştirirken de parası olana hizmet var, parası olmayan hizmet yok diyorsunuz. Böylelikle, kamu hizmetini, kamu yararını, sosyal devleti ortadan kaldırıyorsunuz. Merkezî yönetimden hizmeti alıp yerel yönetimlere veriyorsunuz, yerel yönetimler de malî gücüne göre iş yapar diyorsunuz. Bunun anlamı, ben hükümet olarak yapamıyorum, yerel yönetimler sen yap, sen de paran kadar yap diyerek topu taca atıyorsunuz.

Sayın Bakan, sayın milletvekili arkadaşlarım; Ankara'ya günde 20 000-30 000 insanımız geliyor, bunun 10 000-15 000'i ise Meclisimize geliyor. Bize gelen bu vatandaşlar bizden ne istiyor; iş istiyor sayın arkadaşlarım, iş istiyor. Bu yeni düzenlemeyle, bu vatandaşlar artık Ankara'ya gelmeyecek mi; il özel idareleri işsiz insanlarımıza iş mi verecek; hayır. O zaman, insanlarımızın Ankara'ya gelmesini, merkezî hükümete gelmesini nasıl önleyeceksiniz?

Sayın Başkan, sayın arkadaşlar; bu hükümetin sonunu ben hiç iyi görmüyorum. Kamu Yönetimi Yasası, Belediyeler Yasası, İl Özel İdareleri Yasası, Köy Hizmetlerinin kapatılması gibi yasal düzenlemelerin uygulamaları ve halen devam eden yolsuzluklar ve çığ gibi artan yoksulluk ve de dokunulmazlık bu hükümetin sonunu getirecektir.

Biraz önce, hükümet adına konuşan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Mehmet Ali Şahin "hırsla, inatla bu yasaları çıkaracağız" dediler.

Sayın arkadaşlarım, inatla yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş. Yine, halkımızın bir özdeyişi vardır; zengin babayı batıran hayırsız evlat, hükümetleri bitiren de kuru inattır.

Hükümetin kuru inadı bırakmasını diler, hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar) 

.........../..........

 

TBMM BAŞKANI KİM?

BAŞBAKAN ERDOĞAN MI? YOKSA SİZ MİSİNİZ SAYIN ARINÇ *

*TBMM Genel Kurulunda; 22. Dönem, 3. Yasama Yılı, 35. Birleşim, 20 Aralık 2004 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının 2005 yılı bütçesi hakkında Cumhuriyet Halk Parti Grubu adına yaptığım konuşma.

BAŞKAN- ……..Sayın milletvekilleri, birinci turda ilk söz Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Osman Kaptan'a aittir.  Sayın Kaptan, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının 2005 yılı bütçesi hakkında Cumhuriyet Halk Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlarım.

Değerli arkadaşlarım, Anayasamızın 87 nci maddesi Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkilerini belirlemiştir. 1982 Anayasası, yasama ve yargı karşısında yürütmenin güçlendirilmiş olması, erkler ayrılığı ilişkilerinin bozulmasına neden olmuştur.

Sayın arkadaşlarım, hepimizin bildiği gibi, parlamenter rejimde yasama organının yasa yapma ve hükümeti denetleme gibi iki temel görevi bulunmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yasa yapma görevimizi biçim olarak oy verme şeklinde yapıyoruz. Ancak, genellikle hükümetin tasarıları yasalaşıyor. Milletvekillerinin yasa önerileri Genel Kurula bile inmiyor, inse dahi yasalaşmıyor. Hükümet ne derse o oluyor. Dolayısıyla uygulamada yasama inisiyatifi biz milletvekillerinin değil, hükümetin elinde bulunuyor. Örneğin, muhtarlarımız 107 000 000 lira maaş alıyorlar, 12 nci basamaktan ödeseler bile 208 000 000 lira Bağ-Kur primi ödüyorlar. Ben, muhtarların maaşı asgarî ücrete çıkarılsın diye, yirmi ay önce bir yasa teklifi vermiştim; daha komisyonda bile görüşülmedi. Görüşmelerde, çoğu tasarıların virgülü bile değiştirilemiyor. Halbuki, Sayın Tayyip Erdoğan, Başbakan değilken, AKP'nin ilk grup toplantısında "milletvekilleri el kaldırma makineleri değildir; milletvekillerinin otomatik olarak 'evet' ve 'hayır' dediği bir Meclis olmayacak AK Parti iktidarında" diyordu. Sayın arkadaşlarım, yoksa, şimdiki iktidar AK Parti İktidarı değil mi?!

Bakınız, bir başka AKP Grup toplantısında Sayın Başbakan "bizim sevk ettiğimiz kanunları birtakım önergelerle değiştirmeye çalışıyorsunuz, biz bunları okuyarak hazırlamıyor muyuz?" diyor. Niye diyor; çünkü, artık Başbakan olmuştur, değişmiştir. Zaten "ben değiştim" demiyor muydu?! Bu, yasama organına yürütmenin müdahalesi değil de nedir?!

Sayın arkadaşlarım, bir de, hükümeti, yazılı ve sözlü önergeleriyle denetleme görevimiz var; ancak, sorularımızın bir kısmına hiç cevap verilmiyor, bir kısmına da baştan savma, bir satır cevap veriliyor. Ben "Amerika Başkanı Bush'un korumaları bir bakanımızın elini nasıl kontrol eder?" diye soru sormuştum. Bu olay televizyonda ve gazetelerde yayımlanmıştı. Bana gelen cevap tek satır: "Böyle bir olay olmamıştır." Hayret edilecek bir şey! O görüntüler fotomontaj mıydı yoksa?! Bazı sorularımız ise, Sayın Meclis Başkanımız tarafından iade ediliyor. Dönem başından beri 48 soru önergesi iade edilmiştir. Bunların hepsi de, Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerine aittir. Bir tek AKP milletvekili var sorusu iade edilen, o da Sayın Atilla Başoğlu. Önergeyi verdiği zaman, o da Cumhuriyet Halk Partiliydi. İade edilen 48 sorudan 26 tanesi, Sayın Başbakana sorulan sorular. Yani, Sayın Meclis Başkanımız, Sayın Başbakana soru sormayın, o benim arkadaşımdır demek istiyor galiba. Sayın Meclis Başkanımız "4 000 küsur soru önergesinden yüzde 1'ini iade ettim" diyor. Doğru da, Sayın Başkanım, bu yüzde 1'ler hep Sayın Başbakana sorulan sorulara mı rastlıyor?!

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Başbakan "Meclis lojmanlarında milletvekilleri oturmayacaktır" dedi, AKP milletvekillerinden yoğun alkış aldı. Bunun üzerine, Sayın Meclis Başkanımız "lojmanları satmayacağım" diyor ve Maliye Bakanlığına devrediyor. O tarihteki gazetelerin başlıkları şöyle: "Meclis lojmanları kapış kapış gidiyor", "Lojmanlardan 300 trilyon lira gelecek", "Lojmanlar para basacak", "Meclis lojmanları ticaret merkezi oluyor" Hükümetin, basın desteğine nazar değmesin demekten başka ne denilebilir ki! Bu desteğe karşın, sonuç ne oldu, sonuç; lojmanlar çürümeye terk edildi. Ben, bu konuda bir soru önergesi vermiştim, ancak 25 tane lojman satılabilmiş, bunun da 15 tanesi vadeli satılmış. Lojmanlar milletvekillerine 700 000 000 liradan kiraya verilseydi, hazinenin 10-11 trilyon lira kârı olurdu.

Yine, Sayın Meclis Başkanımız "milletvekillerine ev yaptıracağım" dedi, form dağıttı, 361 milletvekili başvurdu. Sayın Başbakan "milletvekillerine ev yapılmayacak" dedi; Sayın Meclis Başkanımız ev yaptırmaktan vazgeçti. Biz, milletvekillerine niye ev yapılmadı demek istemiyoruz; biz, milletvekilleri niye lojmanlarda oturmadı demek istemiyoruz; bizim demek istediğimiz, bu kararı niye Sayın Başbakan alıp kamuoyuna açıklıyor da, niye Meclis Başkanı, Meclis Başkanlık Divanı bu kararları almıyor?

Cumhuriyet Halk Partisi, 126 milletvekilinin imzasıyla, TCK 6 Ekimden önce görüşülsün diye 28 Eylül 2004'te Meclisi olağanüstü toplantıya çağırıyor. Anayasa gereği olan bu istek kabul görmüyor. Sayın Başbakan "Avrupa Birliği bizim içişlerimize karışmasın" diyerek gittiği Brüksel'de, dünya ve Türkiye basınının önünde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 26 Eylül günü toplanacağını söylüyor ve Sayın Meclis Başkanımız, Türkiye Büyük Millet Meclisini 26 Eylül günü olağanüstü toplantıya çağırıyor. Cumhuriyet Halk Partisine bunu unutturamazsınız sayın arkadaşlarım.

Değerli milletvekilleri, şimdi, sizlere sormak istiyorum: Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanı Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan mıdır; yoksa Sayın Bülent Arınç mıdır? Biz istiyoruz ki, yasama görevimizi, denetim görevimizi yürütme organının güdümüne girmeden yapalım.

Sayın arkadaşlarım, sabahlara kadar çalışıyoruz. Hesaplanmış, Türkiye Büyük Millet Meclisinde her 2 saat 18 dakikada bir kanun yapılıyormuş. Sonuç, 27'si Sayın Cumhurbaşkanı tarafından geri iade ediliyor, 41 tanesi de Cumhuriyet Halk Partisi tarafından Anayasa Mahkemesine götürülüyor.

Değerli arkadaşlarım, Anayasamızın öngördüğü demokratik devlet, erkler ayrımı, parlamenter rejim, Başbakanlık İnsan Hakları Komisyonuna göre, önce hükümetçi parlamenter rejime sonra da Başbakancı parlamenter rejime dönüşmüştür. Bunlar yetmezmiş gibi, şimdi de başkanlık sistemi tartışılmaya açılmak isteniyor.

Sayın Başbakan, hem Başbakan hem de Cumhurbaşkanı olmak istemektedir. Bu, yanlış bir hevestir arkadaşlarım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Bitiriyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN - Sayın Kaptan, size 1 dakika ek süre vereceğim; lütfen konuşmanızı tamamlayınız.

Buyurun efendim.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Eğer, Türkiye'nin kaderi 550 milletvekilinin değil, Türkiye Büyük Millet Meclisinin değil, başkan olarak seçilmiş bir kişinin elinde olsaydı, Türkiye, 1 Mart tezkeresiyle savaşa girmiş, 70 000 Amerikan askeri Türkiye'ye gelip yerleşmiş olurdu. Bunların olmasını mı istiyorsunuz; elbette hayır, kesinlikle hayır dememiz gerekir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'yi yönetenler gelir geçerler, kalıcı olan Türkiye Cumhuriyetidir. Türkiye Cumhuriyeti, şahsî ve keyfî yönetim anlayışına teslim edilemez. Rejim tartışmalarıyla vakit geçireceğimize, çöken tarımımızı, beli bükülen çiftçimizi ayağa kaldırmaya çalışalım; işçimize, esnafımıza, memurumuza, emeklimize, fakirimize fukaramıza sahip çıkalım; yolsuzlukla, yoksullukla mücadele edelim; işsizimize iş yaratalım; ekonomimizi IMF gözetiminden çıkaralım. Yüce Meclisin ve milletvekillerinin saygınlığını artırıcı, dokunulmazlıklar başta olmak üzere gerekli önlemleri alalım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisi, ulusal iradeye dayanan Anayasal rejimine de, Yüce Ulusumuza da, Lozan'a da, Kuzey Kıbrıs'a da sahip çıkmasını bilir, bilmelidir. Atatürk'ün Meclisine yakışan budur.

Bütçenin hayırlı olması dileğiyle, hepinize saygılar sunarım. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kaptan.

............./........

İŞSİZLİK SİGORTASI FONUNDA TOPLANAN PARA NEREYE GİDİYOR?*

İşsize Destek yerine İktidarın Giderleri mi destekleniyor?

*TBMM Genel Kurulunda; 22. Dönem, 2. Yasama Yılı, 117. Birleşim, 16 Temmuz 2004 günü; İşsizlik ve Yoksulluk Üzerine Yaptığım Konuşma

BAŞKAN - Teşekkür ederim. Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan söz istemişlerdir.

Buyurun Sayın Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; görüşülmekte olan 635 sıra sayılı Kanun Tasarısının eski 20, yeni 19 uncu maddesi hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın milletvekilleri, kanun tasarısının 19 uncu maddesi, işsizlik sigortasını düzenleyen 4447 sayılı Kanunun 49 uncu maddesinin birinci fıkrasının değiştirilmesini içermektedir. 1999 yılında yürürlüğe giren 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanununun 49 uncu maddesi, sigortalılardan yüzde 2, işverenden yüzde 3, devletten yüzde 2 işsizlik sigortası primi kesilmesini hükme bağlamıştı ve uygulamaya da 1 Haziran 2000 yılında başlanmıştı; ancak, 2001 yılındaki ekonomik krizden sonra, ekonomiyi canlandırmak ve reel sektörün desteklenmesi amacıyla, 2002 yılında işsizlik sigortası primleri 1'er puan indirilmiştir. 2002, 2003 ve 2004 yıllarında bütçe kanunlarında bu uygulamaya yer verilmişti. Şimdi ise, 4447 sayılı Kanunun 49 uncu maddesindeki değişiklik yapılarak son 3 yıldır süregelen uygulamaya süreklilik kazandırılmak istenmektedir, bir de, Bütçe Kanunundan çıkarılıp konuyu esas, asıl mevzuatına taşınmak istenmektedir. Bu maddenin özü budur.

Sayın arkadaşlarım, İşsizlik Sigortası Fonunda, 31 Mayıs 2004 tarihi itibariyle, 11 katrilyon lira bulunmaktadır. Bu fondan işsizlere ödeme ise, Mart 2002'de başlamıştır. 2004 Nisan ayına kadar da işsizlere toplam, 232 trilyon lira ödenmiştir. Yani, İşsizlik Sigortası Fonundaki toplam paranın ancak yüzde 2,2'si bugüne kadar işsizlere destek amacıyla ödenmiştir.

Eksik istihdam ve mevsimlik çalışanlarla birlikte, ülkemizde 4 500 000 insan işsizdir. İşsizlik Sigortası Fonundan yararlanan işsizlerin sayısı ise, aylık bazda, 70 000 dolayındadır. Yani, halen işsizlerin yüzde 1,5 kadarı İşsizlik Sigortasından yararlanmaktadır. İşsizlik Sigortası Fonundaki 11 katrilyon liranın yüzde 97,2 bono, tahvil, dövize endeksli tahvil gibi devlet iç borçlanma kâğıtlarına bağlanmış durumdadır.

Değerli arkadaşlarım, İşsizlik Sigortası Fonu, amacından saptırılmıştır. Fon, işsizlere destek yerine, devlete destek, kamuya destek fonuna dönüştürülmüştür. Geçmişteki Zorunlu Tasarruf veya Konut Fonu kesintilerinin akıbetine, yani, kamu açıklarını desteğe dönüşmüştür. Devlet işçiye vereceği yerde, işsizden alarak, iç borç ödemektedir.

Değerli arkadaşlarım, işsizlik sigortasından yararlanma şartları çok ağırdır. İşsizlik sigortasından yararlanmak için, kayıtlı ekonomi içinde istihdam ediliyor olmak şarttır; yani, kayıt dışında çalışmakta olan asgarî 4 000 000 kişi işsizlik sigortası kapsamı dışında kalmaktadır.

İşten kendi istek ve kusuru olmadan çıkarılmış olması, iş sözleşmesi feshedilmeden önceki son üç yıl içinde, en son 120 günü sürekli çalışmış olmak koşuluyla, 600 gün sigortalı olarak çalışmış olması, işsizlik sigortası primlerinin kesintisiz ödenmiş olması gerekmektedir.

Evlenme, hastalanma, aileden birinin ölmesi veya çocuk okutma gibi önemli nedenlerle bile olsa, kendi isteğiyle çalıştığı işyerinden ayrılıp işsiz kalan bir kişiye işsizlik aylığı bağlanmamaktadır. Bu, evlenme, hastalanma, çocuk okutma, yakının ölmesin demekten başka ne anlama gelebilir.

Sayın arkadaşlarım, işsizlik ödeneği, asgarî yaşam standartlarını sürdürmeye imkân verecek düzeyde değildir. Fondan yararlanma süresi kısadır. İşsizlik ödeneğinin miktarı ise düşüktür.

Son üç yıl içinde en az 600 gün çalışmış sigortalılara en çok 6 ay, 900 gün çalışmış olanlara en çok 8 ay, 1 080 gün veya daha fazla çalışmış olanlara en çok 10 ay süreyle işsizlik sigortası ödemesi yapılmaktadır. Yapılan ödenti miktarı ise, işsizin son 4 aydaki prime esas kazancının yarısı kadardır. Eğer, bu miktar, net asgarî ücreti aşıyorsa, ödenecek miktar asgarî ücret kadardır. Çalışma yaşamında asgarî ücretli olan veya öyle gösterilen işsiz kalmış birisinin yararlanabileceği işsizlik ödeneği ise, asgarî ücretin yarısı kadardır.

Sayın arkadaşlarım, İşsizlik Sigortası Yasası, zaman geçirilmeden, ivedilikle, yeniden düzenlenmelidir. Yararlanma koşulları işsizlerin lehine iyileştirilmeli, kolaylaştırılmalı, kapsamı genişletilmelidir. İşsizlere verilen destek, günün koşullarına göre artırılmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, Dünya Bankasının bir raporuna göre, Türkiye'de 10 300 000 kişi yoksuldur. Bunun 5 800 000'i yeşil kartlıdır, 4 500 000'i ise hiçbir sosyal güvence kapsamında değildir; yani, sigortasızdır. Yine, OECD'nin 2003 yılı sonundaki değerlendirmelerine göre, bir araştırmasına göre, OECD ülkeleri içerisinde en yoksul ülke, Türkiye'dir. Avrupa Birliği ülkeleri içerisinde ise, aday olan ülkeler dahil, gelir dağılımı en bozuk olan ülke, yine, Türkiye'dir. Ülkemizde, 2 000 000 insanımız, günlük 1,15 dolarla, yani, 1 600 000 lirayla; 21 000 000 insanımız, günlük 4,3 dolarla, yani, 6 000 000 lirayla yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır.

Sayın arkadaşlarım, fakirliğin, fukaralığın, yoksulluğun temelinde yatan işsizliktir; işsizliğin temelinde yatan da, yatırımsızlıktır, üretimsizliktir. Hükümetin, üretimi artırmada, yatırımları artırmada, işsizliği azaltmada, yaptığı, gözle görülür bir şey yoktur, laf ise çoktur. İnsanlarımızın derdine derman olan, geçim yarasına merhem olan, elle tutulur bir şey yoktur.

Değerli arkadaşlarım, halbuki, ülkemizde, işsizlik, çığ gibi büyümektedir. Üniversite mezunu her 3 gencimizden 1'i işsizdir. Hükümet ise, yoksulluğu önlemek için gıda bankası kuruyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kaptan, sözlerinizi tamamlar mısınız. Buyurun.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın arkadaşlarım, nedir gıda bankası; gıda bankası, lokantalardaki artık yemeklerin ya da zabıtanın, seyyar satıcılardan, işportacılardan el koyduğu malların yoksullara dağıtılmasıdır. İşportacılar, seyyar satıcılar, zaten yoksul insanlardır; yani, hükümet, yoksuldan alıp -zabıta gücüyle yoksuldan alıp-yoksula verecek, bunun adına da "yoksullukla mücadele" diyecek!

Sayın arkadaşlarım, bunlar ciddî değildir, çözüm değildir. Yoksullarla alay etmeyelim, insanlarımızın onuruyla, gururuyla oynamayalım. İşsiz insanlarımızın içerisinde bulunduğu psikolojiyi bir düşünün. Boşanma davalarının arttığını, intiharların arttığını, hastanelerin psikiyatri kliniklerine başvuranların sayısının arttığını düşünün. Her gün "bir iş bulabilir miyim" diye gazete ilanlarına bakan, "aileme yük oluyorum" diye annesinin, babasının yüzüne bakamayan, amele pazarlarında iş arayan insanlarımızı düşünün. "Ne iş olursa çalışırım", "her işi yaparım", "sigortasız da olsa çalışırım", "asgarî ücretin yarısına da olsa çalışırım" diyen insanlarımızı düşünün. Çocuğunu okula gönderemeyen, eşini doktora götüremeyen, götürse de ilacını alamayan insanlarımızı düşünün. Her gün milletvekillerine gelip "kızıma, oğluma ne olur iş bulun" diye yalvaran, ağlayan annelerin, babaların yerine kendimizi koyalım. Kendimizi koyalım ki, işsiz insanlarımızın yüreğindeki acıyı, biz de duyalım. Bir tarafta İşsizlik Fonunda 11 katrilyon lira, öbür tarafta 4.5 milyon işsiz insanımızı görelim. Ona göre yasal düzenlemeleri yapalım.

Sayın arkadaşlarım, biz, CHP olarak, hükümetin işsizliği önlemeye dönük, yoksulluğu önlemeye dönük, üretimi artırmaya dönük, çiftçiyi desteklemeye dönük, kısacası tüm fakirin fukaranın, emeklinin, dulun, yetimin yüzünü güldürmeye dönük alacağı her türlü karara destek veririz. Yeter ki, hükümet, bu konuda, IMF'nin değil, halkımızın sesine kulak versin.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına hepinize saygılar sunarım. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kaptan.

Madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır. .........

 .........../................

 

BELEDİYE ŞİRKETLERİ DE KAMU DENETİMİNDEN KAÇIRILMAMALIDIR*

 Devletin ve Milletin Parasının ve Malının olduğu her kurum kamu denetiminde olmalıdır.

*TBMM Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 2. Yasama Yılı  07 Temmuz 2004 günü yapılan 111. Birleşimde Belediyeler Kanunu görüşmelerinde yaptığım konuşma

BAŞKAN - Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsı adına söz isteyen Antalya Milletvekili Osman Kaptan; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; görüşülmekte olan Belediyeler Kanunu Tasarısının 55 inci maddesi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın arkadaşlarım, tasarının 55 inci maddesiyle, belediyelerde denetimin kapsamı ve türleri belirlenmektedir. Kanun tasarısında, belediyelerde iç ve dış denetim yapılacağı, bu denetimin de 5018 sayılı Kamu Malî Kontrol Yönetimi Kanununa göre yapılacağı hükme bağlanmıştır.

Sayın arkadaşlarım, bilindiği gibi, Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu ve Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısıyla teftiş kurulları kaldırılmıştır. Onların yerine iç denetim getirilmiş ve iç denetimin, iç denetçiler tarafından yapılacağı belirtilmiştir. Teftiş kurullarının ortadan kaldırılmak istenmesi, soruşturma ve teftiş fonksiyonuna yer verilmemesi büyük tepkilere ve eleştirilere neden olmuştur. Bunun üzerine, sonradan yapılan birtakım düzenlemelerle, bazı teftiş kurullarının ve müfettişlerin de görev yapmaya devam edebileceği izlenimi yaratılmak istenmiştir.

Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun 75 inci ve 77 nci maddelerinde yapılan değişiklikle, İçişleri ve Maliye Bakanlığının, bazı koşullar altında teftiş ettirme yetkisi getirilmiştir; ancak bu yetki, sadece iki bakanlığa verilmiş bir yetkidir. Bu da, bir yolsuzluk veya usulsüzlük olayının soruşturulması yetkisini içermemektedir; örneğin, herhangi bir ihalede ortaya çıkan somut yolsuzluk iddialarının soruşturulmasını kapsamamaktadır.

Sayın arkadaşlarım, Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısının 18 nci maddesindeki düzenlemede ise, Maliye, Millî Eğitim, Sağlık ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığında temel görevlerin bir gereği olarak, üçüncü kişilere ve kurum dışı işyeri ve mükelleflere yönelik İçişleri Bakanlığının da yerel yönetimlere yönelik rehberlik ve denetim birimi oluşturabileceği belirtilmiştir. Ana hizmet birimi olarak kurulan birimlerin rehberlik ve denetim birimi olacağının özellikle vurgulanması, bu birimlerin teftiş ve soruşturma yetkilerinin olmadığının somut bir göstergesidir. Kaldı ki, Belediyeler Kanunu Tasarısının 55 nci maddesinde düzenlenen İçişleri Bakanlığının yerel yönetimlere yönelik idarî denetiminin sınırlı bir yetki olduğu, teftiş ve soruşturma yetkilerini içermediği ortaya çıkmaktadır.

Sayın milletvekilleri, yolsuzluklarla ilgili soruşturmalar konusunda yaratılan boşluk, bu yasa tasarısında da devam etmektedir. Yasa tasarıları, denetim faaliyetinin uluslararası standartlara göre yürütülmesinin en temel koşulu olan bağımsızlık sorununa çözüm getirmemiştir. Denetim birimlerinin teftiş kurulları şeklinde örgütlenmesi, bu kurulları bir ölçüde bağımsız kılıyordu. Bu kurulların bağımsızlığını artıracak düzenlemeler getirilmesi gerekirken, teftiş kurullarının güçlendirilmesi gerekirken hepten kaldırılıyor. Anlaşılır gibi değil.

Sayın arkadaşlarım, kamu yönetiminde yapılacak iş teftiş kurullarını kaldırmak değil, güçlendirmektir. Tabiî ki, bunu biz dediğimiz zaman muhalefet dediği için yapmayacağınızı biliyoruz; belki, Amerika örneği sizde etkili olabilir diye bir örnek vermek istiyorum. Amerika Birleşik Devletlerinde 6 Kasım 2003 tarihinde bu konuda bir kanun tasarısı verildi. Bu tasarıyla teftiş kurullarının var olan yetkilerini daha da artıran bir düzenleme yapılması isteniyor. Bu tasarıya göre, Amerika Birleşik Devletlerinde müfettişlerin bağımsızlıkları artırılıyor, teftiş kurullarının kaynakları artırılıyor, müfettişlerin niteliği artırılıyor, raporlarını Kongreye doğrudan göndermeleri sağlanıyor. Amerika'da bunlar olurken,Türkiye'de teftiş kurulları kaldırılıyor.

Değerli arkadaşlarım, denetim konusundaki eksiklikler, hatalı yaklaşımlar sadece iç denetim alanında değildir. Bu yasa tasarısının dış denetim konusundaki yaklaşımı da hatalıdır. Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısının 40 ıncı maddesinde yerel yönetimlerin dış denetiminin Sayıştay’ca yapılacağı veya yaptırılacağı hükme bağlanmıştır. Denetimi özel sektöre yaptırabilme yetkisi, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi sürecinin bir parçasıdır. Bu, dünya sayıştayları arasında yaygın bir uygulama değildir. Böyle bir uygulama örneği İngiltere'de vardır; o da yüzde 5'i geçmemektedir.

Tasarı, Sayıştay'a, özel ihtisas daireleri ve bölge düzeyinde taşra birimleri kurabilmesi ve gerektiğinde denetimi özel kuruluşlara yaptırabilmesi için yetki vermektedir. Taşra teşkilatı kurmanın denetimi etkinleştirmeyle hiçbir ilgisi yoktur. Sayıştay'ın taşra teşkilatı kurması, sadece daha fazla kadrolaşmaya yarayacaktır. Dünyadaki yaygın uygulama, yerel yönetimlerin, Sayıştay'ın taşra teşkilatları aracılığıyla denetlenmesi değildir; yerel yönetimlerin, oluşturulacak ayrı bir yerel yönetimler sayıştay’ı tarafından denetlenmesi daha doğrudur, özellikle Anglosakson ülkelerindeki uygulama böyledir. Türkiye'deki özel denetim firmaları, hukuka uygunluk ve performans denetimi yapmıyorlar, sadece malî tabloların onaylanmasıyla ilgileniyorlar.

Sayıştay'ın, altından kalkması zor iş yükü yüzünden, yeterli kalite kontrollerini yapamayacağı göz önünde tutulduğunda, yerel yönetimlerin özel denetim firmalarınca denetlenmesinin kaçınılmaz sonucunun denetim değil, denetimsizlik, usulsüzlük, yolsuzluk ve karmaşa olacağı aşikârdır. Kaldı ki, özel denetim firmalarının yerel yönetimleri  denetleyebilmesiyle, Sayıştay'ın, yerel yönetimleri özel denetim firmalarına denetletmesi birbirinden çok farklıdır.

Bugün, bankalar ya da firmalar özel denetim şirketlerince denetlendirilmekte; ama, bu durum, bankalarda Bankalar Yeminli Murakıbının, şirketlerde Maliye Bakanlığının denetim yapmaması sonucunu doğurmamaktadır. Tasarıdaki düzenleme bu türlü uygulamalardan farklıdır. Tasarı, Sayıştayın yapması gereken denetimi özel denetim firmalarına yaptırmaktadır. Halbuki, denetim, devletin devlet olma, belediyenin belediye olma özelliğinin olmazsa olmazıdır; denetim, kamunun aslî görevidir.

Sayın arkadaşlarım, Belediyeler Kanunu Tasarısının 69 uncu maddesinde, belediyenin kendisine verilen görev ve hizmet alanlarında sermaye şirketlerini kurabileceği hükmü getirilmiştir. Belediyeler Kanunu Tasarısının 18 inci maddesinde ise, belediye meclisinin görev ve yetkileri düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, belediye meclisi, bütçe içi işletmeler ile Türk Ticaret Kanununa tabi ortaklıklar kurulmasına veya bu ortaklıklardan ayrılmaya, sermaye artışına ve gayrimenkul yatırım ortaklığı kurulmasına karar vermeye yetkilidir.

Yine, Belediyeler Kanunu Tasarısının 71 inci maddesine göre, belediye, özel geliri ve gi-deri bulunan hizmetlerini İçişleri Bakanlığının izni ile bütçe içerisinde işletme kurarak yapabilir. Kısaca ifade etmek gerekirse, belediyelerin hangi konularda şirket kurabileceği, eski kanunda olduğu gibi ve Anayasa uygun biçimde hizmet alanları itibariyle sayılmamıştır. Bunun yerine, belediyelerin görev ve hizmet alanlarında şirket kurabileceği hükme bağlanmıştır. Bu düzenleme, belediye şirketleri konusundaki yoğun yakınmaları gidermeyecek, azaltmayacak, daha da arttıracaktır. "Mahallî müşterek ihtiyaç" olarak adlandırılan her çeşit hizmetin şirket kurma yoluyla yerine getirilmesine sınırlama getirilmemiştir. Getirilen bu yasal çerçeve içerisinde, yerel yönetimlerin kamu hizmeti sunan idarî birim olma özelliği tümden ortadan kalkabilir. Belediyelere verilen her türlü görevlerin şirketler aracılığıyla yerine getirilmesinin yolu açılabilir. Geçmiş dönemde en çok şikâyet edilen şeyin, özel hukuk hükümlerine tabi belediye şirketlerinin yeterince denetlenmemesi neticesi, kamuoyunda usulsüzlük iddialarının yoğunlaşması olduğu ve bu gerçeğin İçişleri Bakanlığı genelgesine yansıdığı unutulmamalıdır. İstanbul Belediyesine bağlı BİT'lerdeki soruşturmalarda yasal takibe gerek görmeyen müfettişlerden bazılarının vali yapıldığının, yine, İstanbul Belediyesinden kaç kişinin milletvekili, kaç kişinin bakan olduğunun, kaç kişinin dokunulmazlık zırhına büründüğünün kamuoyunda tartışıldığını unutmayalım.

Sayın milletvekilleri, yasa tasarısında şirketlerin denetimi konusundaki düzenlemeler eksiktir, yetersizdir. Belediye şirketleri, anonim şirket statüsünde olup, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabidir. Belediyeler Kanunu Tasarısının 55 inci maddesinde, belediyelere bağlı kuruluş ve işletmelerin iç ve dış denetim esaslarına göre denetleneceği ve malî işlemler dışında kalan idarî işlemlerin idarenin bütünlüğü ve kalkınma planı ve stratejilerine uygunluğu açısından İçişleri Bakanlığı tarafından denetleneceği yazılıdır. Halbuki, belediyelerin denetimi açısından üç farklı yapı söz konusudur. 1-  Belediyelerin yürüttüğü hizmetler için oluşturulan kamu tüzelkişiliği; 2- Özel gelir ve gideri bulunan hizmetlerin yürütüldüğü bütçe içinde kurulan işletmeler; 3- Belediyelere verilen görev ve hizmet alanında kurulan sermaye şirketleri bulunmaktadır. Yasa tasarısında bunların denetiminin nasıl yapılacağı açık ve net biçimde belirlenmemiştir.

Sayın arkadaşlarım, belediye şirketlerinde kamu parası kullanıldığı tartışmasız bir gerçek olduğundan, belediye şirketlerinin de kamu denetimine tabi tutulması gerekmektedir. Devletin ve milletin parasının ve malının olduğu her yerde kamunun denetim yetkisi vardır, olmalıdır. Yoksa "tüyü bitmemiş yetimin hakkını yedirmeyiz" iddiası, boşlukta kalmaya mahkûmdur.

Sayın arkadaşlarım, öte yandan, performans denetimi ve performans ölçümü için getirilen mekanizmalar da, tutarlılığı, uygulanabilirliği, etkinliği ve işlevselliği olmayan mekanizmalardır. Sayıştaya performans denetimi yapma yetkisi 1996'da verilmiştir. Aradan geçen 8 yıl içinde Sayıştayın yaptığı performans denetimi sadece 8'dir. Yani, yılda ortalama bir performans denetimi yapmış oluyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kaptan, toparlar mısınız. Buyurun.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkan.

Halbuki, 2001 yılında İngiltere Sayıştayı 53, Amerika Birleşik Devletleri Sayıştayı da 786 adet performans denetimi yapmıştır.

Sayıştay, mevcut görevini bile yapamazken, Sayıştayın hem görev yükünü artıracağım diyeceksiniz hem de boş bulunan 8 Sayıştay üyeliği için beş aydır seçim yapmayacaksınız, bir de performans denetiminden söz edeceksiniz. İsmet İnönü'nün ünlü sözüyle "hadi canım sizde" demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum.

Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan. .........

................./.................

ANTALYA İBRADI’DA DEVLET NEREDE? *

*TBMM Genel Kurulunda; 22. Dönem, 2. Yasama Yılı, 105. Birleşim, 23Haziran2004 günü; İl özel İdareleri Kanununun görüşülmesi sırasında yapılan konuşma

BAŞKAN - Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) -  Sayın arkadaşlarım, tasarının 38 inci maddesi, il özel idarelerinde denetimin kapsamını ve türlerini belirlemektedir. Kanun tasarısında, il özel idarelerinde iç ve dış denetim yapılacağı, bu denetimin de 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununa göre yapılacağı hükme bağlanmıştır.

Değerli milletvekilleri, bu tasarı, yolsuzlukları önlemeye değil, özendirmeye yarayacaktır. Günümüzde, kara para aklama, kaçakçılık, vergi kaçakçılığı, rüşvet ve görevi kötüye kullanma suçları bir arada olabilmektedir. Bu türlü suçlar, suç örgütleri tarafından organize olarak birden çok şehir ve birden çok ülkede kurulan şirketler veya organizasyonlar tarafından yürütülmektedir. Bu tür suçları, il özel idarelerinin iç denetçileri ortaya nasıl çıkaracaktır, yargıya nasıl intikal ettireceklerdir?

 Maliye Bakanlığı müfettişlerince son yapılan Örümcekağı Operasyonu 26 ilde gerçekleştirilmiştir. Yaklaşık 665 Milyon dolarlık hayalî ihracat tespit edilmiş ve savcılığa intikal ettirilmiştir. Şimdiki yeni düzenlemeyle, bırakın 26 ilde birden operasyon yapmayı, tek bir ilde, kendi ilinde bile iç denetçiler bir tek operasyon yapamazlar; çünkü, bu konular uzmanlık isteyen konulardır. Geçmişte kamuoyuna mal olmuş, henüz belleklerimizden silinmeyen Bufalo, Fırtına, Mavi Akım, Neşter, Balina, Beyaz Enerji, Örümcekağı, Kasırga gibi büyük operasyonların tamamında Meclis araştırması komisyonları çalışmalarının hepsinde müfettişler görev almışlardır. Şimdi ne yapıyoruz; şimdi müfettişlik sistemini kaldırıyoruz; olacak iş değil bu.

 Değerli arkadaşlarım, bir Neşter Operasyonu vardı. Hani, 250 Milyon dolarlık fazla bir ödeme yapılmıştı. Devletin 2 250 dolara aldığı stent'ler, operasyondan sonra 250 dolara alınmaya başlanmıştı. İşte, bu operasyon Maliye müfettişlerinin katılımıyla yapılmıştı. Bunları ne çabuk unuttuk. Kamu yönetiminde yapılacak iş, teftiş kurullarını kaldırmak değil, güçlendirmektir. Tabiî ki, bunu biz dediğimiz zaman, muhalefet dediği için yapmayacağınızı biliyoruz. Belki, Amerika örneği size etkili olabilir diye bir örnek vermek istiyorum: Amerika Birleşik Devletlerinde, 6 Kasım 2003 tarihinde, bu konuda bir kanun tasarısı veriliyor. Bu kanun tasarısıyla, teftiş kurullarının var olan yetkileri daha da artırılıyor. Bir düzenleme yapılıyor ki, bu tasarıya göre, Amerika Birleşik Devletlerinde müfettişlerin bağımsızlıkları artırılıyor, teftiş kurullarının kaynakları artırılıyor, müfettişlerin nitelikleri artırılıyor, raporlarını Kongreye doğrudan göndermeleri sağlanıyor. Amerika'da bunlar olurken, Türkiye'de, teftiş kurulları kaldırılıyor, iç denetçilik kurumu ile bağımsızlığı olmayan, meslekî nitelikleri belirsiz, birim amirinin atadığı, görevden aldığı amir-memur ilişkisi elinde siyasal etkiye açık bir denetim modeli oluşturulmak isteniyor. Sayın arkadaşlarım, bu, yanlıştır; gelin, bu yanlıştan dönelim.

Kanun tasarısının 38 inci maddesinde, yine "Denetim, iş ve işlemlerin hukuka uygunluk, malî ve performans denetimini kapsar" denilmektedir.

 Sayın arkadaşlarım, ülkemizde, tahminlere göre yüzde 40'la yüzde 70 arasında değişen kayıt dışı ekonomi bulunmaktadır. Yani, ekonomik ve ticarî faaliyetlerin yarıya yakını devletin bilgisi dışındayken neyin performans denetimi yapılacaktır?! Bu noktada, olsa olsa, iç denetçilerin görevi, ancak, hortumlanan kamu kaynaklarından arta kalan miktarın performans niteliklerine uygun kullanılıp kullanılmadığını ölçmek olacaktır.

 Bir de, bazı ilçelerimizde asaleten görev yapan kamu yöneticileri yoktur. Şu anda 159 ilçemizde kaymakam yoktur. Örneğin, Antalya'nın İbradı İlçesinde sekiz aydır kaymakam yoktur, iki yıldır ilçe millî eğitim müdürü yoktur, bir yıldır mal müdürü yoktur, üç yıldır nüfus müdürü yoktur, bir yıldır tarım ilçe müdürü yoktur, dört yıldır halk eğitimi merkezi müdürü yoktur, altı aydır özel idare müdürü yoktur; bir adliyesi vardı, şimdi de, onu siz kaldırıyorsunuz. Yani, söylemeye dilim varmıyor; ama, Antalya İlimizin İbradı İlçesinde devlet yoktur demiyorum; ama, vekâleten vardır.

 Şimdi soruyorum sayın arkadaşlarım size; İbradı İlçemizin performans denetimi nasıl yapılacaktır? Burada, olsa olsa, hükümetin performansı ölçülebilir; o da, bu hükümetin İbradı'da performansının sıfır olduğudur. Hükümet, İbradı'da sınıfta kalmıştır. Hükümeti, İbradı'ya kaymakam ve kamu yönetim kademelerine asaleten müdürler atamaya davet ediyorum. Muammer Aksoy'ların, Ali Bozer'lerin, Yüksel Bozer'lerin memleketi İbradı'da devleti görmek istiyoruz, İbradı'nın yolunun yapılmasını, adliyesinin kalmasını istiyoruz.

Değerli arkadaşlarım, sonuç olarak, denetim, devletin devlet olma özelliğinin olmazsa olmaz fonksiyonlarındandır. İç denetçilik, bir danışmanlık faaliyetidir. Uzmanlaşmamış iç denetçilerle kamuda denetim yapılamaz. Yolsuzlukların üzerine, üst yöneticiye bağlı iç denetçiler nasıl gidecek? Üst yöneticileri kim denetleyecektir? Denetim, bağımsız müfettiş ve bağımsız yargıyla sağlıklı bir sonuç kazanabilir. Zayıf denetimle güçlü yönetim olamaz.

 Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.

.........../................

 

TÜRK TELEKOM STRATEJİK SEKTÖRDÜR SATILMAMALI *  

* TBMM Genel Kurulunda; 22. Dönem, 2. Yasama Yılı, 102. Birleşim, 16 Haziran 2004 günü; Türk Telekom’un özelleştirilmesi üzerine  yaptığım konuşma

BAŞKAN – .... Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsı adına, Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

 Sayın arkadaşlarım, sonuç olarak, biz, bu maddeyi, holding ve şirketlerin borçlarının alınması şartıyla destekliyoruz. Niye destekliyoruz; çünkü, biz, Türkiye'nin en önemli sorununun fakirlik, fukaralık, yoksulluk olduğunu biliyoruz. Yoksulluğun temelinde işsizlik, işsizliğin temelinde üretimsizlik, yatırımsızlık, yatırımsızlığın temelinde de hükümetin bu konuda yeterli performansı göstermemesi olduğunu görüyoruz. Hükümet yetkilileri "enflasyon düştü, faizler düştü, güllük gülistanlık bir Türkiye" derken, 50 000 000 liranın altında telefon borcu olup da ödeyemeyen vatandaşlarımızın sayısının 393 000; 100 000 000 liranın altında telefon borcu olup da ödeyemeyen vatandaşlarımızın sayısının 675 000 olduğunu hükümet görmüyor mu, bilmiyor mu?

Ben, bu rakamları Türk Telekom'dan aldım, benim aldığım rakamların daha genişinin sayın yetkililerde olduğunu sanıyorum.

Gazeteler, Sayın Başbakanın, Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesine sahip çıktığını yazıyor. Sayın Başbakanın, Büyük Ortadoğu Projesinden önce dar gelirlilere, fakire, fukaraya, işsize, emekliye, dula, yetime sahip çıkmasını öneririz.

Sayın arkadaşlarım, işte, biz bu maddeyi, bu amaçla, bu çerçevede destekliyoruz; ancak, Türk Telekom'un özelleştirilmesine de karşıyız. Niye karşıyız; çünkü, Türkiye'de şimdiye kadar yapılan özelleştirmeler başarısız olmuştur, fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Özelleştirme için bugüne kadar 11 000 000 000 dolar para harcanmış, gelir olarak ise 11 200 000 000 dolar para alınmıştır; yani sıfıra sıfır elde var sıfırdır. Ulusal değerlerimiz yok pahasına yok olup gitmiştir.

Sayın arkadaşlarım, Türk Telekom geçen yıl 1 600 000 000 dolar net kâr etmiştir. Kurumlar Vergisinde birinci sıradadır, 900 trilyon lira Kurumlar Vergisi ödemiştir. 60 000'in üzerinde çalışan personeli vardır. Biz, ülkemiz için stratejik önemi olan Türk Telekom'un satılmasına karşıyız.

Sayın milletvekilleri, geçmişte değişik partilerde olan, Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi olan, şimdi AKP'de bakan olan arkadaşlarımız, telekomünikasyon sistemimiz için, bakınız ne diyorlardı:

1- “Stratejik sektördür”

2- IMF talimatıyla Türk Telekom satılamaz.

3- Türk Telekom, “altın yumurtlayan tavuktur”

4- Türk Telekom, “işlenmemiş elmastır”

Bu şekilde, bu özelleştirmeye karşı çıkıyorlardı veya temkinli yaklaşıyorlardı.

Bir örnek vermek istiyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 25.1.2000 tarihindeki 51 inci Birleşiminde, 4502 sayılı Telgraf ve Telefon Kanununun görüşülmesinde, Fazilet Partisi Grubu adına konuşan bu arkadaşlardan birisi -şimdi Bakandır- Sayın Zeki Ergezen, bakınız ne diyor:

"Şimdi, ITT, ABD'nin en büyük şirketi -medyada hepimiz okuduk-'Allende'yi ben devirdim' diye hava atmıştı ve bunu övünerek söylüyordu. Irak-ABD savaşında haberleşmenin nasıl kesildiğini, Irak birliklerinin nasıl sıkıntıya girdiğini, o günün medyasında, bunları, hakikaten okuduk ve dikkatlerimizi çekti.

Şimdi, bahane hazır; yani, uluslararası şirketler aldığı zaman, yabancılar aldığı zaman, nasıl olur, ülke güvenliğini tehlikeye sokabilir diye bir soru akla gelebilir. Bahane hazır, arıza verdi denilebilir, uyduları kapatabilir, başka türlü sabote etme imkânları vardır. Bu endişelerimiz var olduğundan, buna göre tedbir alınması gerektiğinin altını çizmek istiyorum."

Sayın milletvekilleri, şimdi size sormak istiyorum: Bu endişeleriniz ortadan kalktı mı? Bu endişelerinize karşı hangi önlemleri aldınız; hiçbir önlem almadınız. Şimdi, aynı endişeleri biz taşıdığımız için, bu özelleştirmeye karşıyız. Siz, dün dündür, bugün bugündür mü diyorsunuz?!

Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

 ............/.............

  

TEŞVİK; İLLERE GÖRE DEĞİL, İLÇELERE ve  SEKTÖRLERE GÖRE YAPILMALIDIR*

Antalya'nın İlçeleri de Teşvik Kapsamına Alınsın

*TBMM Genel Kurulunda; 22. Dönem, 2. Yasama Yılı, 48. Birleşim, 28/Ocak /2004 günü; Teşvik Kanunu görüşülürken yaptığım konuşma

BAŞKAN - Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan; buyurun.(Alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; 355 sıra sayılı Yatırımların ve İstihdamın Teşviki ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının yürütme maddesi hakkında, CHP Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın milletvekilleri, yatırımların, istihdamın, üretimin, ihracatın ve turizmin teşviki, ülkemizin en önemli ve en öncelikli kalkınma sorunudur; ancak, bu gerçeğin, bu kanun tasarısına yeterince yansıtılmadığını, geçmişteki uygulamaların yeterince değerlendirilmediğini, gelecekteki Türkiye ihtiyacının bu tasarıda yeterince yer almadığını üzüntüyle ifade etmek istiyorum.

ÜNAL KACIR (İstanbul) - Madde üzerinde konuş!

BAŞKAN - Sayın Kacır, lütfen müdahale etmeyin.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın arkadaşlarım, bu tasarının amacı, bölgelerarasındaki kalkınmışlık farkının giderilmesi için, gayri safî yurtiçi hâsılada 1 500 doların altındaki 36 ili teşvik kapsamına almaktır. Elazığ ve Tunceli kapsam dışında tutulmuştur. 1 500 doları 6 dolarla geçen Trabzon ve 10 dolar geçen Isparta teşvik dışında kalmıştır..

1998 yılında çıkarılan 4325 sayılı Yasayla 22 ile teşvik uygulanmış, bu yasanın süresi 2002 sonunda bitmiş ve uygulaması fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Eski yasada sosyoekonomik gelişmişlik kriteri varken, bu yasada yoktur; bu, bir eksikliktir. Bu anlamda, bu yasa tasarısı, eski yasadan daha geri ve daha adaletsizdir; bu yasal düzenlemenin de fiyaskoyla sonuçlanmaması için, hükümetin ciddî önlemler alması gerekmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; illerin sosyoekonomik gelişmişlik düzeylerinin hesaplanmasında, Devlet Planlama Teşkilatı, 58 tane değişken ele alıyor; nüfus, istihdam, eğitim, sağlık, sanayi, tarım, inşaat, malî ve altyapıdan yeşil karta kadar, 58 göstergeyle kapsamlı bir değerlendirme yapıyor.

Ben, 4325 sayılı Yasayla teşvik verilen 22 ilin Devlet Planlama Teşkilatının belirlediği 1996 yılındaki sosyoekonomik gelişmişlik düzeyleri ile 2003 yılındaki sosyoekonomik gelişmişlik düzeylerini karşılaştırdım. 22 ile verilen teşvike karşın, bu illerin gelişmişlik performansları iyileşmemiş, ilerlememiş; tam tersine, daha da gerilemiştir. Örneğin, iller arasında sosyoekonomik gelişmişlikte Ağrı 74'üncü sıradan 80 inci sıraya, Mardin 66 ncı sıradan 72 nci sıraya, Van 67 nci sıradan 75 inci sıraya, Kars 62 nci sıradan 67 nci sıraya, Ordu 52 nci sıradan 55 inci sıraya, Bitlis 71 inci sıradan 79 uncu sıraya, Diyarbakır 57 nci sıradan 63 üncü sıraya, Hakkâri de 70 inci sıradan 77 nci sıraya düşmüştür. Sonuç olarak, 4325 sayılı Yasada teşvik verilen 22 ilden sadece Iğdır yerinde saymıştır; bu illerden hiçbirisi ileriye gitmemiş, bilakis gerilemiştir.

Değerli arkadaşlarım, öyleyse, bu teşviklerin hiç mi faydası yok? Biz, bu teşvikleri iller gerilesin diye mi veriyoruz? Yoksa, bu teşvikler, geçmişte hayalî ihracata verildiği gibi hayalî yatırıma mı veriliyor? Hayalî yatırıma verilmiyorsa, bunların verimlilikleri mi yok? Verimlilikleri yoksa, yatırımları ve istihdamı nasıl teşvik etmiş olacağız? Bu konuların ciddî olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

Sayın milletvekilleri, önemli bir tespitimi daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Bazı illerimizin öyle ilçeleri, öyle beldeleri, öyle köyleri var ki, Türkiye'nin doğusu da, batısı da, güneyi de, kuzeyi de hep aynı, aralarında pek fark yok; çünkü, fakirlik, yoksulluk, işsizlik her yerde aynı. Hani, bu yasa tasarısının amacı olarak "bölgelerarası kalkınmışlık farkını gidermek" deniyor ya, bu açıdan bakıldığında, bu tasarı, bu farkı gidermede yetersiz kalıyor. Şöyle ki: Antalya'nın Gündoğmuş İlçesi, sosyoekonomik gelişmişlikte, 1996 yılında, ilçeler arasında 611 inci sırada iken, 2003'te 634 üncü sıraya düşmüş; Hakkâri'nin Çukurca İlçesinden 125 ilçe daha geride, Çukurca 509 uncu sırada. Çukurca'ya teşvik var, Gündoğmuş'a teşvik yok. Çukurca'ya teşvik niye veriliyor demiyoruz; ancak, Antalya'da da böyle ilçelerin olduğunu takdirlerinize sunuyoruz. Bingöl-Kiğı ilçesi ile Antalya'nın İbradı İlçesi aynı sosyoekonomik gelişmişlik düzeyinde; Bingöl'e teşvik olup, Antalya'ya teşvik olmadığı için, İbradı İlçesine teşvik yok. Antalya'nın Akseki İlçesi ile Erzincan'ın Üzümlü İlçesi aynı sosyoekonomik gelişmişlik düzeyinde; Üzümlü'ye teşvik var Akseki'ye teşvik yok. Antalya'nın Elmalı ilçesi ile Afyon'un Sandıklı İlçesi aynı gelişmişlik düzeyinde; Sandıklı'ya teşvik var, Elmalı'ya teşvik yok. Giresun'un Eynesil İlçesi, Antalya'nın Kaş ve Korkuteli ilçelerinden daha ileride olmasına karşın, Eynesil'e teşvik var, Kaş ve Korkuteli İlçelerine teşvik yoktur. Bu örnekler diğer illerde de aynıdır. Samsun'un Asarcık, Ayvacık, Salı pazarı ilçelerine bu yasaya göre teşvik yoktur.

Bu örnekler, illere göre teşvik verilmesinin gerçekçi olmadığını, ilçelere göre teşvik verilmesinin daha rasyonel ve daha adil olacağını açıkça ortaya koymaktadır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; daha bu yasa çıkarılmadan yeni bir yasaya ihtiyaç olacağını hükümet dikkate almalıdır.

Sonuç olarak; bu teşviklerin illere göre değil, ilçelere göre düzenlenmesi gerekmektedir. İlçelerin belirlenmesinde, gayri safî yurtiçi hâsıladaki gelirleri yanında, sosyoekonomik gelişmişlik düzeyleri de dikkate alınmalıdır. Bu yasanın süresi, arkadaşlarımızın da belirttiği gibi kısadır; beş yıl, en az sekiz on yıla çıkarılmalıdır.

2001 yılı kriz yılıdır; teşvik belirlemede kriter olarak alınmaması gerekirdi. Teşvikte kademelendirmeye gidilmemesi bu yasanın bir eksikliğidir. Kişi başına geliri 1 488 dolar olan bir ilimiz ile kişi başına geliri 568 dolar olan Ağrı'yı, 578 dolar olan Muş'u aynı kefeye koymak adaletsizliktir.

Sayın milletvekilleri, bu yasa yetersizdir, ihtiyacı karşılayamaz. Bu yasa, Bulgaristan'a, Romanya'ya, Letonya'ya, Estonya'ya giden yatırım göçünü durduramaz.

Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kaptan.  ..........

......../...........

 

EĞİTİMDE NEREYE GİDİYORUZ? *

Laik Cumhuriyet Eğitiminden Cemaat Eğitimine; Cumhuriyet Okullarından Cemaat Okullarına Geçilmesi Söz Konusu olamaz.

*Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 2. Yasama Yılı  21/Aralık /2003  günü; 33. Birleşimde MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI 2004 MALİ YILI BÜTÇESİ ÜZERİNE  TBMM GENEL KURULUNDA YAPILAN KONUŞMA

BAŞKAN - Aleyhte söz isteyen, Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Konuşma süreniz 10 dakikadır.

ALİ TOPUZ (İstanbul) - Sayın Başkan, yönetim tarzınızdan şikâyetçiyiz!

OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Millî Eğitim Bakanlığı 2004  bütçesi hakkında aleyhte söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın milletvekilleri, Türkiye'de eğitime ayrılan kaynak her yıl azalmaktadır. Konsolide bütçe içinde eğitime ayrılan pay 1992-1993 yıllarında yüzde 14,5'lerde iken, 2000 yılında yüzde 10,5'lere ve bu yıl da, 2004 yılı bütçesinde yüzde 8,5'lere kadar inmiştir.

Değerli arkadaşlarım, eğitim sisteminin yapısından, işleyişinden, yetersizliklerinden herkes şikâyetçidir. En fazla şikâyetçi olanların başında da, öğrencilerimiz, öğretmenlerimiz ve aileler, anne-babalar gelmektedir. Nasıl şikâyetçi olmasınlar ki; parası olana okul var, devlet okulu olmazsa, özel okul var, ya parası olmayana?.. Parası olmayana okuma hakkı ancak Anayasada var. Üniversite kapısındaki yığılmalar, öğrencilerimizin "bir üniversiteye girebilecek miyim; girebilirsem, parasızlıktan okuyabilecek miyim; okuyabilirsem, mezun olunca iş bulabilecek miyim" soruları, çocuklarımızın rüyalarına girmekte, yaşamlarını altüst etmektedir. Çocuklarımız, yarınlarına güvenle bakamadıkları için, Türkiye'de yaşamak istememektedirler; çünkü, onlar da biliyor her üç gencimizden ikisinin üniversite kapısında kaldığını, onlar da biliyor üniversiteden mezun olan her üç gencimizden birisinin işsiz kaldığını.

Sayın arkadaşlarım, öğretmenlerimiz de mutsuzdur. Nasıl mutlu olsun ki öğretmenlerimiz; bir yandan, artacağı yerde, alım güçleri azalıyor; bir yandan, kışta kıyamette sürgün, soruşturma, keyfî atama; bir yandan, eğitimde siyasal kadrolaşma... Sendikası var; grev hakkı yok. Bir öğretmenimiz, 1979 yılında aldığı maaşın hepsini ekmeğe yatırmış olsa ve aynı şekilde, bu yıl da yatırsa, aradaki alamadığı ekmek farkı 447 tane eder; alım gücü azalmıştır öğretmenimizin.

Bu durum karşısında öğretmenlerimiz ne yapsın?.. Kendilerini yoksulluk sınırının, hatta açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm eden siyasal iktidarlardan umudunu kesen öğretmenlerimizin bir kısmı, başka çareleri olmadığı için, limon, maydanoz satarak; çorap, kravat, havlu satarak; bilet satarak yaşam mücadelesi vermeye çalışmaktadırlar.

Türkiye'deki bir öğretmenin aldığı maaşın, İsviçre'deki bir öğretmen 9 katını, Japonya'daki, Kore'deki bir öğretmen 7 katını, Filipinler'deki, Şili'deki bir öğretmen 2 katını ve komşumuz Yunanistan'daki bir öğretmen de 3-4 katını almaktadır.

Sayın milletvekilleri, eğitim sisteminden veliler de şikâyetçidir. Yapılan bilimsel bir araştırmaya göre, okullarda, öğrencilerden, eğitime katkı payı, kayıt parası, karne parası, diploma parası, servis ücreti, tebeşir parası, elektrik, su, yakıt, telefon parası, hizmetli parası, cam parası gibi 30 değişik ad altında para toplanmaktadır. Ayrıca, özel dershane ücretleri ve öğrenci kıyafetleri el yakmaktadır. Artık, devlet okullarında paralı eğitim yapılmaktadır. Eğitime katkı sağlamak amacıyla, neoliberal politikalar doğrultusunda "her şey devletten beklenmez ki" anlayışıyla, devlet okullarında parasız okuma hakkı olan öğrencilerden alınan paralar, Millî Eğitim Bakanlığının bütçesini neredeyse 3'e katlamaktadır.

Sayın arkadaşlar, son on yıldır, okullara hizmetli kadrosu verilmemektedir "kendi okulunu kendin temizle" denilmektedir. Kayıt parası verme gücü olmayan ailelere ise, bu öğretim yılı başında, Antalya'daki bir okulda olduğu gibi, okul temizlettirilmektedir.

Sayın milletvekilleri, sadece bakanlık sayılarını azaltmak yetmez. Eğitim sistemimizin en önemli sorunlarından biri de, örgüt yapısıdır. Millî Eğitim Bakanlığı acil eylem planında "merkez örgütü 50'yi aşkın birimle hizmet üretemez hale gelmiştir; altı ilâ oniki ay içerisinde yeniden düzenlenecektir" denildiği halde, bu konuda hiçbir şey yapılmamıştır.

Millî Eğitim Bakanlığı merkez örgütünde 16 genel müdürlük vardır. Bazı genel müdürlükler, kız teknik, erkek teknik diye cinsiyete göre adlandırılmıştır; bazı genel müdürlükler, ilköğretim, ortaöğretim, yükseköğretim diye öğretim kademelerine göre adlandırılmıştır; bazı genel müdürlükler ise, ticaret, turizm, çıraklık ve yaygın eğitim, din eğitimi diye mesleklere göre adlandırılmıştır. Millî Eğitim Bakanlığında, genel müdürlüklerin işlevlere göre yeniden belirlenmesi halinde, genel müdürlük sayısı 16'dan 6'ya indirilebilir. Millî Eğitim Bakanı bunlara öncelik vermesi gerekirken, kadrolaşmaya öncelik veriyor.

Değerli arkadaşlarım, Millî Eğitim Bakanlığında, merkezde ve taşrada, tepeden tırnağa bir kadrolaşma yapılmaktadır. Sayın Bakan da, bunu, çok makul ve normal bir şey olarak görmektedir. Millî Eğitim Bakanlığı merkez örgütünde, müsteşar, 3 müsteşar yardımcısı, 2 kurul başkanı, 14 genel müdür, 5 Talim Terbiye Kurulu üyesi, 10 genel müdür yardımcısı, 7 bağımsız daire başkanı, 12 bağımlı daire başkanı olmak üzere, toplam 54 tane üst düzey yönetici görevden alınmıştır.

AHMET YENİ (Samsun) - Yerine aydan mı geldi?!

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Bunların yerine getirdikleri aydan değil de; Millî Eğitim Bakanlığına göz doktoru getirilebiliyor.

AHMET YENİ (Samsun) - Aydan mı geldiler, aydan mı?!

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın arkadaşlar, arkadaşlarımız, Talim Terbiye Kurulunda görevden alınanlar, uzman öğretmenler ve Eğitim Teknolojisi Genel Müdürlüğünde görevden alınanlar üzerinde durdu, ben o konuya girmek istemiyorum; yalnız, İstanbul, Ankara, İzmir Millî Eğitim Müdürlüklerinden, 66 müdür yardımcısı ve şube müdürü, 76 ncı maddeye göre görevden alınarak, doğu ve güneydoğu bölgesine sürülmüştür.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bakınız, Sayın Millî Eğitim Bakanı, Genel Kurulumuzun 73 üncü Birleşiminde, 76 ncı maddeyle ilgili ne diyor: "76 ncı madde, Bakanın, hiçbir şart aramaksızın, istediği insanı, istediği yere tayin etmesidir. Diyelim ki, bir öğretmenin tayini Hakkâri'ye çıktı, Iğdır'a çıktı, ben 'görülen lüzum üzerine' ibaresini koymak üzere, o öğretmeni Ankara'ya getirebilirim. Şimdi, ben, arkadaşlarıma soruyorum: Bugüne kadar 76 ncı maddeyi bir tek sefer kullandığımı bilen var mı?"

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Evet, yok...

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Evet, Sayın Bakan, ben biliyorum; hem de bir sefer değil, 66 sefer 76 ncı maddeyi kullandığınızı biliyorum.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Yok...

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın Bakan konuşmasına şöyle devam ediyor: "Bakın, arkadaşlar, bugüne kadar, kesinlikle kullanılmamıştır, ben biliyorum ki, arkadaşlar, 76 ncı maddeyi kullanmam." Sayın Bakan, 76 ncı maddeyi kullanmam diyorsunuz, kullanıyorsunuz. Bu sözlerinizi tutanaklardan okuyorum. Siz söylediğinin tersini yapan bakan mısınız?! Hani "siyasete ve siyasetçiye güven kalmadı, biz güveni sağlayacağız" diyordunuz?.. Güveni böyle mi sağlayacaksınız?..

CAVİT TORUN (Diyarbakır) - Yüzde 38'lere çıktı güven!

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın Bakan da, kendi yaptırdığınız araştırmada, 5,6 ile en başarısız bakan çıkıyor...

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, hatibin konuşmasına müdahale etmeyelim.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın arkadaşlar, 2000 yılında, Millî Eğitim Bakanlığında, Bakanlık müfettişleri raporlarına göre görevden alınması istenilen kişileri, bu dönemde, Sayın Bakan, Talim Terbiye Kurulu üyeliği, genel müdür yardımcılığı, daire başkanlığı görevlerine getirmiştir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu hükümet, Millî Eğitimde yapılması gerekenleri yapmamakta, yapılmaması gerekenleri ise, yapmaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kaptan, konuşmanızı tamamlayabilir misiniz.  Buyurun.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Danıştay kararlarını uygulamamakta, otuz yıldır çıkarılamayan, özellikle, işsizlik ve yoksullukla mücadele için önemli olan yaygın eğitim koordinasyon yasasını çıkarmak yerine, YÖK ile uğraşmaktadır.

Örgün eğitim okullarında yaygın eğitim yapılması gerekirken, bu hükümetin okul binalarında Kur'an kursu açılmasını istediği, okullarda derslik başına 56 öğrenci düşerken, hatta 70 öğrencili sınıflar varken, bu hükümetin, 10 kişilik gruplara Kur'an kursu açmayı planladığı basında yer almaktadır. Yine, basında, Sayın Bakan, devlet okullarında Kur'an kursu verilmeyeceğini söylüyor; ancak, yönetmelik hâlâ yürürlüktedir. Sayın Bakan, bu yönetmelik kaldırılacak mıdır, uygulanacak mıdır?

Değerli arkadaşlarım, Millî Eğitimde yapılması gereken, reformdur. Reformların referansları ise, dünyadaki değişimler, gelişimler, dönüşümlerdir, Türkiye'nin siyasal bir projesi olan Avrupa Birliği ilke standartlarıdır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

OSMAN KAPTAN (Devamla)- Sayın Başkan, son sözüm...

BAŞKAN- Buyurun Sayın Kaptan, son sözleriniz...

OSMAN KAPTAN (Devamla)- Ve en önemlisi de, Atatürk ilke ve devrimleri, laik cumhuriyet birikimleri ve mevcut Türk eğitim sisteminin yapısı, işleyişi, yeterlilikleri, başarısı ve başarısızlıklarının değerlendirilmesidir.

Dünya, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçerken, dünyada bilgiye, eğitime, teknolojiye geçmeyi, her devlet "olmazsa olmazı" olarak görürken, Türkiye'nin, cumhuriyet kültüründen cemaat kültürüne geçmesi elbette düşünülemez. Elbette, laik cumhuriyet eğitiminden cemaat eğitimine, cumhuriyet okullarından cemaat okullarına geçilmesi söz konusu olamaz.

AHMET YENİ (Samsun)- Başka söyleyecek bir şeyiniz kalmadı.

OSMAN KAPTAN (Devamla)- Elbette ki, kesintisiz sekiz yıllık eğitim, kesintisiz din eğitimine dönüştürülemez. Elbette ki, Millî Eğitim Bakanlığı, din eğitimi bakanlığına dönüştürülemez.

AHMET YENİ (Samsun)- Başka söyleyecek bir sözünüz kalmadı.

OSMAN KAPTAN (Devamla)- Bu iktidarın çok duyarlı olması gereken konulardır bu konular.

Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN- Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan. ........

 .............../............

  

 ÇİFTÇİ BORÇLARI YENİDEN YAPILANDIRMALIDIR*

 Niye Çiftçinin Gözünü Kara Toprak Doyursun?

*TBMM Genel Kurulunda,  22. Dönem 1. Yasama Yılı, 05/Haziran/2003  günü yapılan   90. Birleşimde ÇİFTÇİ BORÇLARININ YENİDEN YAPILANDIRILMASI kanunu görüşülürken yaptığım konuşma

BAŞKAN - ....  Sayın milletvekilleri, şahıslar adına ilk konuşma, Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan'a aittir.

Sayın Kaptan, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Kaptan, süreniz 10 dakikadır.

OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çiftçilerimizin tarımsal kredilerinin yeniden yapılandırılmasına ilişkin, tasarının geneli hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum; sözlerime başlarken, Büyük Türk Ulusunu ve sizleri saygıyla selamlıyor, aziz çiftçilerimize ve köylü yurttaşlarımıza sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.

Sayın milletvekilleri, hepimizin bildiği gibi, ülkemizde, 2000, 2001 yıllarında yaşanan ekonomik kriz, tüm sektörleri olumsuz olarak etkilemiştir; özellikle de, çiftçilerimizi etkilemiştir. Zaten, zor durumda olan çiftçilerimiz, bir de bu kriz eklenince iyice fakirleşmiş ve mağdur duruma düşmüştür. Çiftçilerimizin girdileri, aldıkları ateş pahası olmuş, sattıkları ürünler ise yok pahasına gitmiştir. Tarımsal ürünlerin fiyatlarında yaşanan hızlı düşüşler, iklim koşulları, sel, dolu, hortum gibi doğal afetler karşısında devlet desteğinin olmaması çiftçilerimizin yaşamını altüst etmiştir.

Çiftçilerimiz, kredi borçlarını, Bağ-Kura olan borçlarını ödeyemez, tarımsal faaliyetlerini sürdüremez ve bu nedenle üretemez, geçimini temin edemez hale gelmişlerdir. Ziraat Bankasından, tarım kredi kooperatiflerinden, TİGEM'den aldıkları borçlar, yüksek faizler yüzünden katlandıkça katlanmıştır; 1998'de 1 milyar lira kredi alan çiftçimizin borcu 10 milyarı'ı bulmuştur.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; çiftçilerimizden, bir bu borcunu ödemek için, olanağı olanlar, traktörünü satmış, öküzünü satmış, tarlasını satmış, evini barkını satmış; kaldı ise, eşinin kolundaki bileziği, çocuğunun sünnetinde takılan takıları satmıştır ve kimisi de, acı ama gerçek, intihar etmiştir. Köylülerimizin çoğu da icralık olmuştur. Antalya'nın Kaş İlçesinden bir örnek vermek istiyorum: Palamut, Çavdır ve Çay Köylerinde 1 200 kişi icralık olmuştur. 423 hanelik Çayköy'de icralık olmayan hane sayısı, sadece 15'tir.

1980'den sonra uygulanan tarım politikaları, çiftçilerimizin yüzünü güldürmemiş, köylümüzün şapkasını eğdirmiştir. "Şapkasını eğdirmek" deyimini bilirsiniz; yani, insan içine çıkacak durumu kalmamıştır. Çiftçilerimizin, evde, hanımlarının, çocuklarının; köyde, kefil ettiği arkadaşlarının, komşularının yüzüne bakacak hali kalmamıştır.

Sayın arkadaşlar, ülkemizdeki ekonomik krizin, insanlarımızı, eşine dostuna bir çay ikram edemeyecek duruma getirdiği bir ortamda, 2002 seçimleri yapıldı. Bakınız, Kırşehir Kaman Ziraat Odası Başkanı Selami Kayhan, seçim öncesindeki çiftçinin durumunu, tüm çıplaklığıyla, 21 Temmuz 2002 tarihli Hürriyet Gazetesinde şöyle anlatıyor: "Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi, Kırşehir'in Kaman İlçesinde de intiharlar başladı, boşanmalar arttı. Faizlerin altında bittik, tükendik. Yeterince üretemedik. Arpa 150 000 lira; bir çay parası... Bununla borç mu ödenir? Bizler, bankaları hortumlayanlar gibi, borçlarımızın bize peşkeş çekilmesini istemiyoruz. Borçlarımızı ödemek istiyoruz; ama, emeğimizin, alın terimizin hakkını da almak istiyoruz. Bu yıl, bazı çiftçilerimiz, biçerdöverleriyle Rusya'ya gittiler. Fırsatını bulsa, çiftçilikle uğraşan 40 000 000 insan gider. Çiftçi ve esnafımız, bu siyasetçilere gereken dersi verecektir."

Sayın milletvekilleri, işte, bu ortamda seçimlere gidildi. Çiftçilerimiz, köylerine gelen her parti temsilcisine sordu "bizim borçlar ne olacak" diye. İktidar parti adayı olarak, siz "çiftçinin borcu taksitlendirilecek, faizi silinecek dediniz; oylarını da aldınız, iktidar oldunuz; hayırlı olsun. Hayırlı olsun da, bu getirdiğiniz kanun taslağında, çiftçinin, Ziraat Bankasına ve tarım kredi kooperatiflerine olan borçlarının anaparası taksitlendiriliyor; ama, faizleri silinmiyor. Anaparayı taksitlendirmeyi doğru yapıyorsunuz, hatta, bu taksitlendirmede çiftçi lehine daha da iyileştirmeler yapılmalıdır.

Bu kanun tasarısını biz de destekliyoruz; ancak, hani faizleri silecektiniz, o ne oldu? Bu TEFE nedir, bu da neyin nesi?! Sayın arkadaşlar, Sayın Bakan, çiftçimiz, TEFE'yi, TÜFE'yi bilmez, ödeyeceği parayı bilir; sizin verdiğiniz sözü tutup tutmadığınıza bakar. Faizleri TEFE'ye göre hesap ederek alacaksınız. 1995'te 1 milyar lira kredi alan bir çiftçimizin borcu, şimdi, cari faizlerle 16 milyar  lira oluyor. Siz, bunu, TEFE'ye göre hesap ediyorsunuz; yaklaşık 6 milyar lira faizi, 1 milyar lira da anaparasıyla 7 milyar  lira olarak alacaksınız. Kısaca "ben, 16 milyar lira yerine 7 milyar  lira alacağım" diyorsunuz. Sayın arkadaşlarım, 1 milyar lirayı ödeyemeyen çiftçimiz, 7 milyar  lirayı nasıl ödesin?

Sayın milletvekilleri, gelin, bu faizleri hepten silelim. Hepten silmiyorsanız, faiz, anaparayı geçmesin. Hem çiftçilerimizi rahatlatalım hem de siyasete itibar kazandıralım, siz de, verdiğiniz sözü tutmuş olursunuz. Yok "ödeyenler ile ödemeyenler arasında adaletsizlik yaratılmasın" diyorsanız, o zaman, söyleyecek çok şey var. Siz, burada, bu Mecliste, 607 milyar lira geliri olandan vergi almazken, işçinin, ücretlinin maaşından, asgarî ücretten vergi almayı kabul etmediniz mi? Siz, batan bir bankayı kurtarmak için 6 200 000 000 dolar devlet kasasından destek çıkmadınız mı? Bunlar adalet duygunuzu zedelemiyor da, 900 000 çiftçimizi ilgilendiren çiftçi borçları mı adalet duygunuzu zedeliyor?

Sayın arkadaşlarım, anaparası 900 trilyon lira olan çiftçi borçları, cezaları ve faizleriyle birlikte, 3,2 katrilyon liraya çıkmıştır. Bu paranın içinden Ziraat Bankasının alacağı 1 katrilyon 450 trilyon lira, tarım kredi kooperatiflerinin alacağı da 1 katrilyon 750 trilyon liradır. Ziraat Bankasına borcu olanların sayısı 210 000, tarım kredi kooperatiflerine borcu olanların sayısı da 690 000'dir. Tarım kredi kooperatifleri tamamen küçük çiftçiye kredi vermiştir; kredi limiti 3 milyarı aşmamıştır. Aslında, borçluların çoğunluğu 1 milyar liranın altında kredi almışlardır. Sayın Bakanın açıklamalarına göre, bu kanun tasarısıyla, 3,2 katrilyonluk alacağın 1,8 katrilyonu alınmayacak, 1,4 katrilyonu alınacaktır; yani, 900 trilyon liralık anaparaya karşılık 500 trilyon lira faiz alınacaktır. Biz, bu faizin de alınmamasını istiyoruz. Yoksa, bu tasarıyı zaten destekliyoruz, hatta, bu kanunun çıkarılmasında geç bile kalınmıştır diyoruz. Madem, Hazineye bir yük getirmiyor, Ziraat Bankası ve tarım kredi kooperatifleri bu açığı kendileri kapatacak, o zaman, şimdiye kadar niye beklendi? Çiftçiye hem fazla faiz yüklenilmiştir hem de yılbaşına doğru, bu yasayı bekleyen çiftçinin bir kısmı, umudunu keserek, tarlasını, öküzünü satarak, bu borçları ödeme yoluna gitmiştir.

Sayın arkadaşlarım, bu tasarının diğer bir eksikliği de, TİGEM ve Tarişbanktan kredi alan çiftçilerimizi kapsamamasıdır. Tarişbank Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmişse, bunda çiftçinin kabahati nedir?

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; çiftçimiz sahipsizdir, çiftçimiz örgütsüzdür, çiftçimiz desteksizdir; çiftçimize, gelen hükümet vurmuş, giden hükümet vurmuştur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kaptan, lütfen, konuşmanızı tamamlayınız.

Buyurun efendim.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Şimdi de, çiftçimizi sahiplenmesi gereken Sayın Tarım Bakanı "çiftçimizin gözünü kara toprak doyurur" diyor. Ayıp oluyor sayın arkadaşlarım, ayıp oluyor. Bu sözleri Sayın Bakana yakıştıramadım.

MEHMET EMİN MURAT BİLGİÇ (Isparta) - Size ayıp...

OSMAN KAPTAN (Devamla) -Çiftçimize, zaten, devlet eli uzatılmıyor. Bir de, Sayın Bakan, çiftçimize "açgözlü" diyor.

MEHMET EMİN MURAT BİLGİÇ (Isparta) - Bakan öyle demedi.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Açgözlü olanlar, çiftçinin ürettiklerine göz dikenlerdir, çiftçinin hakkını yiyenlerdir, çiftçinin hakkını yiyenlere göz yumanlardır. Sayın Bakan, sizin göreviniz, bu açgözlülere karşı çiftçilerimizi korumaktır.

Sayın milletvekilleri, sahipsiz çiftçiye sahip çıkmak, bu Parlamentonun görevidir. Çiftçilerimize sahip çıkalım ki, ürünü para etsin, yüzü gülsün. Kendi sert buğdayımıza 320 000 lira fiyat verirken, Ortaasya'dan 380 000 liraya buğday ithal etmeyelim. Kendi turfanda karpuzumuz çıkmışken, İran'dan karpuz ithal etmeyelim. Türk tarımını haksız rekabetle karşı karşıya bırakmayalım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

OSMAN KAPTAN (Devamla) - İhracatta, narenciye ürünlerine olduğu gibi, sera ürünlerine de teşvik verelim. Gümrük kapılarında, mermer yüklü TIR'lar ile sebze yüklü TIR'lar, aynı sırada 15 kilometre kuyruk oluşturmasın.

BAŞKAN - Sayın Kaptan, mikrofonunuz kapalı. Lütfen, konuşmanızı tamamlayınız efendim.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Çiftçilerimize sahip çıkalım ki, Avrupa Birliği ülkelerinde uygulanan müdahale alımları, telafi edici ödemeler, prim destekleri, depolama destekleri, kırsal kalkınma destekleri ülkemizde de uygulansın; ülkemizde de, fiyat destekleri, gübre, ilaç, tohumluk destekleri yapılsın.

BAŞKAN - Sayın Kaptan, lütfen...

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim.

.........../...........

  KAPIKULEDEKİ TIR KUYRUKLARI VE GAZİPAŞADAKİ ORKİNOS ÇİFTLİKLERİ*

  *TBMM Genel Kurulu;  22. Dönem 1. Yasama Yılı  29/Mayıs /2003 günü;87. Birleşimde  Gazipaşa’da Orkinos Çiftlikleri kurulması ve Kapıkule Gümrük kapısında ki  tır kuyrukları hakkında gündem dışı konuşmam

BAŞKAN - .......Üçüncü söz, orkinos balık üreticiliği ve yaş meyve ve sebze ihracatında Kapıkule Gümrüğündeki TIR kuyruklarıyla ilgili söz isteyen Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan'a aittir.

Buyurun Sayın Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar)

Antalya Milletvekili Osman Kaptan'ın, Gazipaşa'da kurulması planlanan orkinos yetiştirme çiftliklerinin bölge turizmine olumsuz etkilerine, yaş sebze ve meyve ihracatındaki sıkıntılara ve alınması gereken tedbirlere ilişkin gündem dışı konuşması ve Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen'in cevabı

OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; yaş sebze ve meyve ihracatı ile orkinos yetiştirme çiftlikleri hakkında gündem dışı söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli milletvekilleri, ülkemizi borç ve faiz yükünden kurtarmanın, ekonomimizi ayağa kaldırmanın yolunun üretim olduğu, ihracat olduğu ve turizm olduğu hepimiz tarafından bilinmektedir.

Türkiye, meyve üretiminde dünyada dokuzuncu sırada, sebze üretiminde dünyada dördüncü sırada yer almaktadır. Biber üretiminin yüzde 8'i, domates üretiminin yüzde 7'si, patlıcan üretiminin de yüzde 4'ü, ülkemiz tarafından yapılmaktadır.

Dünyada yaş sebze ve meyve ihracatı 114 000 000 ton dolayında olup, ülkemiz, bunun ancak yüzde 1'ini gerçekleştirmektedir. Bu pazardan daha fazla pay almamız için, sektörün sorunları acilen çözülmelidir.

En öncelikli sorunlardan birisi teşviktir. Narenciye ihracatına nakit teşvik verilmesine karşın, üretimi daha pahalı ve daha riskli olan sera ürünlerine teşvik verilmemektedir. Domates, biber çeşitleri, hıyar, kabak, patlıcan ve meyvelere teşvik verilmesi, modern sera yapana teşvik ve uygun kredi verilmesi halinde, ihracatımız kesin olarak artacaktır. Üreticilerin malı para edecek, üreticinin yüzü gülecektir.

Cam seracılıkta, Antalya, Akdeniz ülkeleri arasında birinci sırada yer almaktadır. Antalya'nın, turizmde olduğu gibi seracılıkta da çekim merkezi olması için, Antalya ve ilçelerine doğalgaz getirilmelidir.

Antalya-Alanya yolu, Finike-Elmalı yolu, Patara-Kalkan yolu bitirilmelidir; Finike-Demre yolu yapılmalıdır.

Selden, doludan, hortumdan zarar gören üreticilerin ürünleri, doğal afetlere karşı sigortalanmalıdır.

Diğer bir öncelikli sorun ise, gümrük kapılarında yaşanmaktadır. Sebze ve meyve yüklü TIR'lar, Kapıkule Gümrük Kapısında 25-30 saat kuyrukta bekletilmekte, 10-15 kilometre kuyruklar oluşmaktadır. Mermer yüklü TIR'larla sebze ve meyve yüklü TIR'lar aynı kuyrukta sıra beklemektedirler.

Sayın arkadaşlarım, malını satma, ihracat yapma, sebzen ve meyven çürüsün demekten başka ne anlama gelebilir?..

Bu konuda, Antalya İhracatçı Birlikleri Başkanlığı Başbakanlığa yazılı bir başvuru yapıyor: "İhracat yükü taşıyan TIR'lar, Kapıkule çıkışında 10 kilometreyi bulan kuyruklar oluşturuyor" diyor. Yine, Antalya İhracatçılar Birliğinin, üç ay sonra, 2 Aralık 2002 tarihinde, bu yazıyı ilgi tutarak yazdığı yazıda, TIR kuyruklarının 15 kilometreyi bulduğu ifade ediliyor.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu başvurulara karşı, bakınız, Gümrük Müsteşarlığı, 12 Aralık 2002 tarihli yazısında, TIR'ların yüklemelerinin hafta içerisinde yapılmasının sağlanması halinde, sızlanmaların ortadan kalkacağını ifade etmektedir.

Sayın arkadaşlarım, bu nasıl bir ihracat anlayışıdır; hani "devleti küçülteceğiz" derken, kuyrukları mı uzatıyoruz?! Bu kuyruklardan, Gümrük Müsteşarının bile utandığını gazeteler yazdı. Utanmak yetmez, çözüm bulmak gerekir.

Aradan dokuz ay geçti, bu sezon bitti artık, yeni sezon için önlem alınsın. Sebze, meyve, olgunlaştığında, toplanmak için hafta içini, hafta sonunu beklemez. Yabancı firmalar, bizim keyfimize göre değil, kendi ihtiyaçlarına göre talepte bulunurlar, "hafta sonunda mal gönderemeyiz" dersek, hemen rakip ülkelerden mal isterler. İhracatta, gönderilen ürünlerin belli standardı vardır. Emir komuta zinciri içerisinde sebze, meyve üretimi de, ihracatı da yapılmaz.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bir de, ciddî bir ihracat ürünü olan orkinos balığı sorunu vardır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, sözlerinizi toparlayın Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Atlantik orkinoslarını koruyan uluslararası bir örgüt var. Geçen hafta Genel Kuruldan geçen yasayla, bu örgüte Türkiye de üye oluyor. Bu örgüt, ülkelere kota koyuyor ve bu kotalara uyuluyor.

57 nci hükümet döneminde, Türkiye'de, 4 şirkete orkinos çiftliği kurma izni veriliyor. Bu çiftliklerden biri de, Antalya Gazipaşa'da kuruluyor. Orkinosların kilosu ortalama 20 dolardan Japonya'ya ihraç ediliyor. Bu durumu fark eden birçok firma izinli izinsiz olarak avlanınca, 60-70 milyon  dolarlık orkinos kavgası başlıyor.

24 Haziran 2002'de, Alanya, Demirtaş, Gazipaşa civarında, denizde çürümüş, etrafa kötü koku saçan ölü orkinoslar görüldüğü bir tutanakla tespit edilmişken, dün de, yani, 28 Mayıs 2003 saat 18.30'da, Gazipaşa İskele Plajında ölü bir orkinos balığının kıyıya vurduğu, çürümeye başladığı, bu haliyle deniz ve çevre kirliliğine yol açtığı, yerinde bir tutanakla tespit edilmiştir. Tutanakta, Gazipaşa Belediye Başkanı ve Yardımcısının, Merkez Sağlık Ocağı Doktorunun, Çevre Sağlık Teknikerinin, Tarım İlçe Müdürünün ve iki de veterinerin imzası vardır. Denizde 20-30 tane daha ölü orkinos olduğunu balıkçılar görmüştür. Kıyıya vuran ölü orkinos, şu anda, Gazipaşa Belediyesindedir. Bu olaylar, turizmcileri ve Gazipaşa halkını ciddî olarak tedirgin etmektedir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; orkinosta yanlış yapılmaktadır. Yer seçimi yanlış yapılıyor. Antalya'nın, Alanya'nın, Gazipaşa'nın tercihi turizmdir; imarını, planını, hep turizme göre yapmıştır. Bu konuda, 1989 yılında alınan bir Bakanlar Kurulu kararı da mevcuttur. Gazipaşa'daki tüm siyasî parti başkanları, Gazipaşa Belediye Başkanı ve Belediye Meclisi üyeleri, muhtarlar, Antalya'nın iktidar ve muhalefet 13 milletvekili, demokratik kitle örgütleri ve Gazipaşa halkı, Gazipaşa'da orkinos çiftliği kurulmasına karşıdır.

BAŞKAN - Sayın Kaptan, sözlerinizi toparlar mısınız.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkanım.

18 Mart 2003'te, Turizm Bakanlığı Yatırımlar Genel Müdürü, Antalya Valiliğine bir yazı yazarak, hükümet programı ve acil eylem planında açıklanan turizm kentleri kapsamında, Gazipaşa İlçesi ve yakın çevresinde çalışma yapmak üzere bir teknik heyet görevlendirmiştir. Bir ay sonra, 17 Nisan 2003'te ise, yine, aynı Genel Müdür, Bakan adına imzalı, Antalya Valiliğine yazdığı ikinci bir yazıda, bir şirkete Gazipaşa'da orkinos balık çiftliği kurulmasında bir sakınca yoktur diye izin verilmesine yardımcı olmaktadır.

Sayın milletvekilleri, bu, nasıl bir turizm anlayışıdır? Allah aşkına, iktidarın turizm kentleri projesi bu mudur?.. Bir ay önce turizm kenti olan Gazipaşa'ya, bir ay sonra turizm alanı değildir denilebiliyor! Yine, bu konuda, Antalya'da Çevre, Tarım, Turizm İl Müdürlüklerinin yetkililerinin içinde bulunduğu bir komisyon 13 Mayıs 2003 tarihli bir tutanakla, çevresel etkilerin önemsiz olacağı düşünülerek, ÇED gerekli değildir diye bir rapor düzenliyor.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; şimdi, hükümete sormak istiyorum; hani, ülkeyi halkla beraber yönetecektiniz?! Hani, yerel yönetimlere daha fazla yetki verecektiniz?! Bu komisyonda bir tek Gazipaşa temsilcisi yoktur.

 ÇED raporu, bu hayatî konuda gerekli olmayacaksa hangi konuda gerekli olacak? Biz, orkinos üretimine karşı değiliz. Biz, orkinos ihracatına da karşı değiliz, ancak, seçilen yerler, turizmi etkilemeyen yerler olsun diyoruz.

Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kaptan. .............

Hükümet adına, Devlet Bakanı Sayın Kürşad Tüzmen cevap vereceklerdir.

Buyurun Sayın Tüzmen. (AK Parti sıralarından alkışlar)

DEVLET BAKANI KÜRŞAD TÜZMEN (Gaziantep) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Antalya Milletvekili Osman Kaptan'ın gündem dışı konuşmasıyla ilgili söz almış bulunuyorum.

Malumları olduğu üzere, iktidara geldiğimizden bu yana, ihracatın artırılması için elimizden gelen çalışmaları yapıyoruz. Tabiî, ihracattaki artış, kapılarımızdaki yükün de artmasına sebep oluyor. Yalnız, Kapıkule'de görülen sorun, esas itibariyle, sadece ihracat artışından kaynaklanmamaktadır.

2002 yılının ikinci yarısından itibaren ihracatta ciddî artış olmaya başlamıştır, özellikle kasım ayından itibaren -kasım, aralık, ocakta- yaklaşık yüzde 33 ve yılın ikinci yarısında da yüzde 34,8'lik bir ihracat artışıyla karşılaştık.

Şimdi, 2001 yılında 68 047 adet araç geçiyordu Kapıkule'den; 2002 yılında yüzde 31 arttı araç sayısı, 88 993 araç geçmeye başladı; 2003 yılında ise, geçen yılın aynı dönemine göre, yüzde 36 oranında bir artış oldu ve 24 071 adede çıktı.

Bütün bu çalışmaların sonucunda, Kapıkule'deki yığılmanın gerçek nedeninin ne olduğunu, Bulgar taraflarıyla beraber, çeşitli ziyaretlerimizde, oraya arkadaşlarımızı da göndererek, araştırdık. Şimdi, ortaya çıkan bütün tablo, yığılmanın asıl nedeni, Bulgar tarafından kaynaklanıyor. Bulgar idareleri, öncelikle, günde ortalama 400 TIR aracının giriş ve aynı sayıda TIR aracının çıkış imkânını tamamlayabiliyorlar; fakat, hafta sonlarında Türk tarafından gelen yığılmayı azaltamıyorlar. Oradaki gümrük imkânları, Bulgaristan tarafının gümrük imkânları, özellikle bizim taraftaki kapının onda 1'i büyüklüğünde olması nedeniyle, bu yükü eritemiyor. Bu problemin çözülmesi için, Bulgaristan'ın bu konuda fizikî altyapı çalışmalarının başlatılması amacıyla, resmî görüşmelerimiz sürdürülüyor.

Burada diğer önemli husus, Bulgar tarafı -özellikle bizden geçen araçlarla ilgili olarak- TIR araçları ile kamyonetleri aynı kapsamda değerlendiriyor. Dolayısıyla, bavul ticaretine konu olan mallar ile TIR'lar aynı kapıdan giriyor ve bavul ticaretine konu olan mallarla ilgili fizikî muayene yaptıkları için, teker teker orada bu fizikî muayenenin yapılması için beklemesi, arkada da TIR kuyruklarının oluşmasına sebebiyet veriyor.

Sonuç olarak, aslında, bu kuyruklar, sadece, değerli Antalya Milletvekilimizin söylediği gibi yaş meyve sebzede yaşanmıyor, diğer bütün ürünlerde bu tip sıkışıklığı biz görüyoruz ve özellikle, önceki yıllarda olduğu gibi, bu işlemlerin, Bulgar tarafının fizikî altyapısını tamamlamasını da sağlayarak, bir an evvel çözülmesi için, hükümetimiz elinden gelen gayreti gösteriyor.

Hepinizin bilgilerine arz ediyorum; saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Tüzmen.

Sayın milletvekilleri, geçtiğimiz salı günü, Çanakkale İlinde parti çalışmalarına katılan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal ve beraberindeki milletvekilleri acı bir trafik kazası yaşamak durumunda kaldılar. Karşı yönden gelen araç, yolun kaygan olması nedeniyle dengesini kaybederek parti otobüsünün altına girdi; kaza sonucu 2 vatandaşımız hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Tanrı'dan rahmet, yakınlarına da başsağlığı diliyoruz; Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal ve beraberindeki milletvekilleri ve heyete de geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.

DENİZ BAYKAL (Antalya) - Sağ olun. ..........

......../........

 

 KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIKLARININ BİRLEŞTİRİLMESİ YANLIŞTIR*

*Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 1. Yasama Yılı 16 Nisan 2003,  67. Birleşimde;  KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIKLARININ BİRLEŞTİRİLMESİYLE İLGİLİ KONUŞMAM

BAŞKAN - ..............Şahsı adına, Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlarım.

Bazı bakanlıkların birleştirilmesini, bakanlık sayısının azaltılmasını Türkiye gündemine taşıyan, son seçimde değil, 1999'da seçim bildirgesine alan ilk parti Cumhuriyet Halk Partisidir. Ancak, Cumhuriyet Halk Partisinin dediği birleştirme bu değildir; çünkü, Kültür ve Turizm Bakanlıkları ülkemiz için çok önemli iki bakanlıktır. Mustafa Kemal Atatürk'ün belirttiği gibi, Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür geleceği ise turizmdir. Dünyadaki araştırmalar da gösteriyor ki, turizm, önümüzdeki kırk elli yıl daha Türkiye'nin değişmez, olmazsa olmazı olacaktır. Son elli yıldır dünyada, son yirmi yıldır da Türkiye'de en hızlı gelişen sektör turizmdir. Günümüzde 500 milyar dolarlık turizm pastasından Türkiye'nin aldığı pay ancak yüzde 2'dir.

Sayın milletvekilleri, Türkiye'nin en önemli sorunu, ekonomide borç ve faiz batağından çıkmak, işsiz insanlarımıza iş bulmaktır; bunun yolu da, üretimdir, ihracattır, turizmdir. Turizm sektörü, 2 000 000 insanımıza iş vermektedir. Turizm, gayri safî millî hâsılamızın yüzde 6'sını oluşturmaktadır. Turizme yapılan yatırım 31 milyar dolardır. İhracat geliri içindeki payı yüzde 30'dur. Vergi gelirlerinin yüzde 10'u turizmden sağlanmaktadır. Turizm sektörüyle, doğrudan ve dolaylı olarak, 39 sektörün yakın ilişkisi bulunmaktadır.

Değerli milletvekilleri, gelin, bu iki bakanlığı birleştirmeyelim; gelin, bindiğimiz dalı kesmeyelim.

Sayın milletvekilleri "ben, turizm ile kültürü pazarlarım" anlayışı yanlıştır. Eğer, siz, kültürümüzü, turistik otellerdeki animasyonlara indirgerseniz, Kültürle Turizmi birleştirebilirsiniz; ancak, hem kültürümüze hem de turizmimize yazık edersiniz.

Turizm Bakanlığının, sabahlara kadar, bakanlık birleştirme çalışmaları yerine, bu yıl 13 milyar dolar turizm gelirini nasıl sağlayabiliriz, Irak ile turizm bölgelerimiz arasında 1 500-2 000 kilometre mesafe olduğunu dış ülkelere nasıl anlatabiliriz, Türkiye'nin 2020 yılında 60 000 000 turist 50 milyar dolar gelir hedefine nasıl ulaşabiliriz çalışmalarını yapması gerekir.

Sayın milletvekilleri, turizmde sezon başlamıştır; birleştirme çalışmalarını sezon sonuna bırakın. İllâki birleştirecekseniz, Turizm ile Çevre Bakanlıklarını birleştirin. Sayın Başbakan, bütçe görüşmelerinde "Cumhuriyet Halk Partisi topu taca atıyor" dedi. Sayın arkadaşlar, biz, topu taca atmıyoruz; biz, bu önerileri, size pas olarak veriyoruz. Dikkat edin, kendi kalenize gol atıyorsunuz, Türkiye'nin kalesine gol atıyorsunuz.

Bu iki bakanlık, 1983 yılında, Turgut Özal'ın Başbakanlığı döneminde, şimdiki gibi, Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak birleştirilmiş; 1989'da, yine Özal'ın Başbakanlığı döneminde, tekrar, iki bakanlık olarak, birbirinden ayrılmıştır. 1989 yılında iki bakanlığı ayırma gerekçesinde "turizm hizmetlerinin yoğunluğu kültür hizmetlerini gölgelemektedir; millî kültürümüzün yozlaşmasını önlemek amacıyla, bir bakanlığın iki işinden biri olma hüviyetinden çıkarılarak, Kültür Bakanlığı isimli müstakil bir bakanlık eliyle yürütülmesinde fayda ve zaruret görülmüştür" denilmektedir.

Sayın milletvekilleri, peki, şimdi size soruyorum: Turizm hizmetlerinin yoğunluğu yirmi yıl önceye göre artmış mıdır, azalmış mıdır; artmışsa, turizm, kültür hizmetlerini o dönemde gölgelediğine göre, bundan sonra gölgelemeyecek mi; gölgeleyecekse, peki, niye iki bakanlığı tekrar birleştiriyorsunuz?

Yine, millî kültürümüzün yozlaşmasını önlemek için iki bakanlık tekrar ayrıldığına ve o zamanki gerekçe ortadan kalkmadığına göre, şimdi bu bakanlıkları birleştirerek, kültürümüzün yozlaşmasına, bizi biz yapan değerlerimizin yok olmasına olanak vermiş olmuyor musunuz? Yirmi yıl geriye gitmek niyedir? Denenmişi tekrar niye denemeye kalkıyorsunuz?

Değerli milletvekilleri, turizm sezonu başlamış, burnumuzun dibinde Irak Savaşı; Amerika, İngiltere, Japonya, Almanya, Fransa gibi ülkeler, bölgemizi turizmde riskli bölge ilan etmiş, Türkiye'de ise hükümet, Kültür ile Turizm Bakanlıklarını birleştiriyor. "Siyasî tercihimiz, birleştirirsek ne olacak" diyebilirsiniz.

Sayın arkadaşlarım, bakın, ben, size söyleyeyim ne olacağını; muhakeme hakkı olmamak üzere, bütün mevcut yetişmiş kadroları sıfırlıyorsunuz, yeniden kadrolaşma yapacaksınız. Bütün tabelalar, mühürler, başlıklı kırtasiyeler değişecek, bir hengâme yaşanacak. İki bakanlığın görevlerini alt alta yazdınız, yeni bakanlığı kurdunuz; bu birleşme, önceden araştırılmış işlevlere, analizlere dayalı bir birleşme olmadığı için, yeniden iş ve işlem yaprakları hazırlanacak, görevler, yetkiler, sorumluluklar belirlenecek. Bu görevlere uygun liyakatli personel mi atayacaksınız, yoksa, kendi kadrolaşma anlayışınıza uygun, size sadakatli personel mi atayacaksınız; onun takipçisi olacağız. Şu anda, her iki bakanlık personeli, yurtiçi ve yurtdışı dahil, kendi derdine düşmüş durumdadır, biz ne olacağız tedirginliğini yaşamaktadır.

Sayın arkadaşlar, zaman kaybediyoruz, zaman... Dahası var; görevler ve görevliler belirlendikten sonra, o oda benim, bu oda senin, o masa benim, bu masa senin, o personel benim, bu personel senin gibi, altı ay, bir yıl bu birleşme telaşı içinde zaman kaybedilecek; turizm sektöründen gelen kişiler bir günde yapılacak işlerini sezon sonuna kadar yapamayacaklar, yaptıramayacaklar. Belki, siz, şimdi diyorsunuz ki, siz muhalefet anlayışı içinde bunu söylüyorsunuz; hayır, sayın arkadaşlar, ben, gerçekleri söylüyorum.

Örgüt, bir yapıdır; yönetim ise, bu yapıyı işletmek. Örgütteki insanlar bir makine değildir. Bir örgüt psikolojisi vardır, bir örgüt havası, bir örgüt iklimi vardır. Şu anda, örgüt iklimleri, bu birleşmeye hazır değildir, herkes kara kışı yaşamaktadır.

Sayın milletvekilleri, bu bakanlıkların birleştirilmesinden turizm sektörü de memnun değildir, kültür ile kamuoyu da memnun değildir. Kültür eski bakanları da bu birleşmeye karşıdır. Gazetelerde çıkan haberlerden iki örnek vermek istiyorum. "Hükümet, Turizm ile Kültür Bakanlıklarını birleştirmekle meşgul; kime hangi koltuğu vereceğinin hesabını yapıyor. Sektör rezervasyon iptalleriyle boğuşurken, bir de Tekel Üst Kurulunun getirdiği içki ruhsatı meselesi çıktı; yani, beş yıldızlı yirmi yıllık bir otel bile şimdi müşterisine içki vermek için aylarca ruhsat almaya çalışacak." Bu sözler, Türkiye Otelciler Birliği (TÜROB) Başkanı Sayın Sinan Babila'ya ait.

Kültür eski Bakanı İstemihan Talay, bakanlığın önemli görevlerinden birinin de doğal ve kültürel mirası korumak olduğunu belirtiyor; özellikle sit alanlarına yönelen bazı iştahlı taleplerin bu bakanlıkça önlendiğini söylüyor. Gerçekten de, iki bakanlık birleştiğinde sit alanları büyük sorun olacaktır.

Sayın milletvekilleri, kültür, bir ulusun, bir devletin, bir ülkenin en temel var olma güvencesidir. Onun için, müstakil bakanlık olarak kalması zorunludur. Turizm Bakanlığının birleştirilmesine ise ihtiyaç vardır; ancak, bu birleştirme, Kültür Bakanlığıyla değildir; Turizm Bakanlığı ile turizm sektörünün hedeflerini, anlayışlarını ve olanaklarını, ilkesel ve eylemsel bazda birleştirmek gerekir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kaptan, size, 1 dakika ek süre veriyorum; lütfen, konuşmanızı tamamlar mısınız.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Turizm Bakanlığı ile yerel yönetimlerin, ilgili bakanlıkların, üniversitelerin, tüm resmî, özel ve gönüllü kuruluşların turizm anlayışlarını, olanaklarını birleştirmek gerekir. Verimli ve etkin bir eşgüdüm ve işbirliği sağlamak gerekir. Bu ortak anlayış ve olanaklarla yurt dışında bir tanıtım seferberliğini, bir tanıtım kampanyasını sürekli kılmak gerekir. Etkin ve işlevsel bir turizm eğitimiyle, tüm halkımızın turizm bilincini geliştirmek, birleştirmek, kaynaştırmak gerekir. Hepsinden önemlisi de, kültürümüze ve turizmimize Yüce Meclisimizin sahip çıkması gerekir. Yüce Meclisimiz sahip çıksın ki, KDV oranları, sağlıkta, eğitimde, temel gıdalarda ve turizmde indirilsin; turizmde, ihracattaki gibi teşvik sağlansın, elektrik ücretleri düşürülsün, ayakbastı ücretleri rakip ülkelerin düzeyine indirilsin. Yüce Meclisimiz sahip çıksın ki, iki bakanlık birleştirilmesin, Türkiye Cumhuriyetinin temeli olan kültürümüz yozlaşmasın, Türkiye’mizin geleceği olan turizmin hızı kesilmesin.

Hepinize saygılar, sevgiler sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.

 ........../.....

 

BU MEMLEKETİ SOYUP SOĞANA

ÇEVİRENLERİN YAPTIKLARI YANLARINA KÂR MI KALACAK? *

Niye Milletvekili dokunulmazlığını kaldırmıyorsunuz?

* TBMM Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 1. Yasama Yılı 54. Birleşim 24/Mart /2003 günü; Gümrük Müsteşarlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ve Devlet İstatistik Enstitüsü Başkanlığı 2003 yılı  bütçeleri aleyhinde yaptığım konuşma.

BAŞKAN - ...Aleyhinde söz isteyen, Antalya Milletvekili Osman Kaptan; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2003 yılı Gümrük Müsteşarlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ve Devlet İstatistik Enstitüsü Başkanlığı bütçeleri hakkında, aleyhte, söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım; ayrıca, bizleri televizyonları başında izleyen yurttaşlarımızı da saygıyla, sevgiyle selamlarım.

Sayın milletvekilleri, dünyada ve Türkiye'de gümrük yönetimleri yolsuzlukların odak noktası haline gelmiş örgütlerdir. Yolsuzluk ve etikdışı davranışlar, bugün için tüm dünya ülkelerindeki gümrüklerin ortak sorunlarıdır; çünkü gümrükler, uluslararası ticarî ilişkilerin bire bir uygulama yerleridir. Gümrüklerin yolsuzlukla birlikte anılması ve algılanmasından gümrükçülerimiz de şikâyetçidirler, tedirgindirler, rahatsızdırlar. Ancak, bir gerçek de vardır ki, yolsuzluk denildiği zaman ilk akla gelen de gümrükler olmaktadır. Gümrüklerde yaşanan, bir "Paraşüt Operasyonuyla" 32 milyon dolar, bir "Balina Operasyonuyla" 150 milyon dolar, bir "Kartal Operasyonuyla" Bursa tekstilinden 14,7 milyon dolar tutarındaki kaçakçılığı, bir "Buffalo Operasyonuyla" 5 469 ton dondurulmuş eti, bir "Fırtına Operasyonuyla" 14 TIR kaçak akaryakıtı yine "Hasat Operasyonuyla" 48 milyon dolar, "Sarkaç 1, Sarkaç 2" gibi operasyonlarla mazot, akaryakıt, kaçak otomobil... Bu gibi operasyonlar henüz belleklerimizden silinmemiştir.

Sayın milletvekilleri, son yirmi yılda ithalat ve ihracat işlemlerinde yapılan yolsuzluklar yanında malî sistemimizi büyük zaafa uğratan bir de "hayalî ihracat" felaketi yaşanmıştır. Kayıt dışı ekonomiyi pompalayan, vergi sistemini altüst eden, köşe dönmeciliği teşvik ederek toplumun ahlâkî değerlerini yozlaştıran, inciten hayalî ihracat yolsuzluğunda da gümrük idarelerimizin büyük sorumluluğu vardır. Türkiye'deki ekonomik krizlerin altında büyük ölçüde yolsuzluklar, yolsuzlukların altında da, Dünya Bankası araştırmalarına göre, birinci sırada gümrükler, ikinci sırada kamu izinleri, üçüncü sırada da kamu sözleşmeleri ve ihaleleri yer almaktadır.

Yolsuzluk, her şeyden önce, ekonomik gelişmenin önündeki en önemli engellerden biridir. Yolsuzluk, hem yatırımı hem de büyümeyi önemli ölçüde azaltmakta, ülkedeki eşitsizlikleri ve yoksulluğu da giderek artırmaktadır. Yolsuzluğun çok ağır bir bedeli bulunmaktadır. Ne yazık ki, bu bedeli de, hep, fakir ve fukara halkımız ödemektedir.

3 Kasım seçimleri öncesinde, Türkiye'nin iki önemli sorunu bulunmaktaydı. Bunlar, yolsuzluk ve yoksulluk idi. Cumhuriyet Halk Partisi de, Adalet ve Kalkınma Partisi de, bu konuyu, seçimlerde sıkça işledik; yolsuzluk yapanlardan hesap soracağız dedik; yetim hakkı yiyenlerden, yedikleri parayı geri alacağız dedik; kendilerinden alamazsak, yedi sülalelerinden geri almak için hukukî düzenlemeleri yapacağız dedik, yapacağız dediniz.

Sayın arkadaşlar, peki, şimdi, yolsuzluk yapanlardan niye hesap sormuyoruz?! 51 sayfalık hükümet programında, geriye dönük yolsuzluklarla ilgili, bırakın bir sayfayı, bir satır bile yazılan bir şey yok, iki sözcük var, o da ileriye dönük,, "yolsuzluk ve suç işleme eğilimini engelleyici düzenlemeler yapmak" diyorsunuz. Peki, sayın arkadaşlar, şimdiye kadar yapanlar ne olacak?! Bu memleketi soyup soğana çevirenlerin, yaptıkları yanlarına kâr mı kalacak?! Yok, kalmayacak diyorsanız, o zaman, Vergi Barışı Kanunuyla, niye, naylon faturacılarını affettik?! Niye, milletvekili dokunulmazlığını kaldırmıyoruz?! Halka söz vermedik mi?!

Bir gümrük müdürünün, Türkiye'nin neredeyse her yerinde evi barkı var. Müfettişlerin "nereden buldun" sorusuna da "oğlumun düğününde verilen takılardan aldım" diyor.

EYÜP FATSA (Ordu) - Yargı onu aklamıştır; lütfen...

Siz kendi hesaplarınızı verin, biz kendi hesabımızı vermişiz; vererek geldik.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Bu da yeni moda sayın arkadaşlar; balık baştan kokar. Eğer, müdür böyle yaparsa, memur ne yapmaz ki?!

Arkadaşlar, niye alınganlık gösteriyorsunuz ki...

 BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, lütfen hatibin sözünü kesmeyelim.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Belge burada: "Bu mal nereden müdür" diye basına yansımış bir olay.

 EYÜP FATSA (Ordu) - Yargıda onun hesabı verilerek gelinmiştir.

 OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın milletvekilleri, gümrüklerin, yolsuzluk araştırmalarında karnesi en kötü kurumların başında yer alması, Türkiye'de gümrüklerin en saygın, en iyi çalışan kurumlardan biri haline getirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu yönde, son yıllarda yapılan ve takdirle karşıladığımız iyileştirme çalışmalarına süreklilik kazandırılması gerekmektedir; çünkü, ülkemizde, 130 gümrük idaresi ve 8 000 görevlisi olan bu kurumun, yıllık, yaklaşık 120 milyar dolar işlem hacmi vardır, bütün kapılardan 28 000 000 yolcu, 50 000 gemi, 2 000 000 TIR giriş-çıkış yapmaktadır, 2 000 000 dolayında ithalat ve ihracat beyannamesi düzenlenmekte, devlet bütçesinin yüzde 15'ine yakın vergileri, KDV'nin de yüzde 35'i gümrük idarelerince toplanmaktadır.

Son yıllarda gümrük müfettişleri ve kontrolörleri, önemli yolsuzlukları ortaya çıkarmış ve büyük hazine kayıplarını önlemişlerdir. Gümrük Müsteşarlığında dört ayrı denetim biriminin benzer yetki ve görev alanı içerisinde aynı işi gerçekleştiriyor olması, israfa, verimsizliğe ve eşgüdümsüzlüğe neden olmaktadır. Bilimsel yöntemlerle, hızlı, etkin ve sonuca yönelik işlevsel bir denetim yapısının oluşturulması gerekmektedir. Denetimin yeniden yapılanması yanında, performans odaklı bir denetim anlayışı da egemen kılınmalıdır.

Sayın milletvekilleri, tanınmış bir sanayi odası başkanımızın dediği gibi, bir ülkede organize sanayi bölgesi açmak için, eğer, 20'den fazla yer seçim heyeti, 200'den fazla imza mecburiyeti ve kırk ila altmış ay gibi bir süreyi de engel olarak koyuyorsak, diğer taraftan, bir arazinin imarı için 256 imzayı gerekli kılıyorsak, o ülkede yolsuzluğun ve rüşvetin olmaması da asla olası değildir. Onun için, gümrük işlemlerindeki formalitelerin en aza indirgenmesi, şekil ve yöntemlerin de yeniden belirlenmesi, yolsuzlukları engellemeye yönelik olarak 1932'de çıkarılan 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun başta olmak üzere, bütün gümrük ve dış ticaret mevzuatı günün ekonomik koşullarına uygun olarak değiştirilmelidir.

Değerli arkadaşlar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Almanya yakılmış yıkılmış; Adenhour, zamanının polis örgütünü yeniden kuruyor; ancak, polis, Hitler'in polisi, vur deyince öldürüyor. "Polis örgütünü nasıl kuralım" diyorlar; aynı polislerden olsun, ama, daha insancıl olsun diye düşünüyorlar ve sonunda, polise sendikalaşma hakkı veriyorlar. Bunda da başarılı oluyorlar ve Almanya'nın bugünkü polis örgütü de o zaman kurulmuş oluyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın milletvekilleri, biz de, gelin, tüm memurlarımıza, işçilerimize sendikalaşma hakkı verelim; hem de grevli, toplusözleşmeli sendikal hakları olsun. Sendikalaşma, demokrasiyi getirir; demokrasi şeffaflığı, şeffaflık ise denetimi getirir; özdenetim de yolsuzluğa izin vermez.

Sayın milletvekilleri, görüşmekte olduğumuz bütçelerden birisi de, Vakıflar Genel Müdürlüğü bütçesidir.

Eğer bugün için vakıf arazilerimizin 221 000 000 metrekaresi işgal altında ise, bu genel müdürlük hakkında fazla bir şey söylemeye gerek yoktur. Bu rakamı, Devlet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin söyledi, Plan ve Bütçe Komisyonu tutanaklarında da vardır. Sayın Bakan diyor ki: "Vakıfların, işgal altında 221 000 000 metrekare arazisi bulunmaktadır."

Sayın arkadaşlar, bu nasıl bir işgaldir ki, 1924'te kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü, malına, arazisine sahip çıkamıyor? Bu genel müdürlüğün, bilgisayarda tam otomasyona acilen geçerek, kayıt dışı kalmış malına mülküne ve işgal altındaki arazilerine sahip çıkması, öncelikli görevi olmalıdır.

Ayrıca, çoğu kurum ve kuruluşlar vakıf kurarak, hastanede hasta kabulden okullarda karne parasına, trafikten pasaporta her yerde, vatandaşlarımızdan "vakıf makbuzu" adı altında para almayı, sanki bir zorunluluk haline getirmişlerdir. Bu konuda çok yakınma vardır, bu uygulamalara bir çekidüzen verilmesi de gerekmektedir.

Sayın arkadaşlar, Devlet İstatistik Enstitüsüne gelince, hayalî ihracatı biliyorduk; ama, hayalî nüfusu bilmiyorduk. Devlet İstatistik Enstitüsü sayesinde, 2000 yılı genel nüfus sayımlarında, hayalî nüfusun da olduğunu öğrendik. Önce, geçici nüfusumuz açıklandı, 72 milyon; kesin rakamlar açıklandı, meğer nüfusumuz 67 milyonmuş, 5 milyon nüfusumuz hayalîymiş.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın Başkan, 1 dakika...

BAŞKAN - Sayın Kaptan, uygulamayı biliyorsunuz; teşekkür ediyorum.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Peki, teşekkür ederim. (Alkışlar)

 

 ........./......

 

 KANAYAN YARA: KREDİ KARTLARI SORUNU? *

 *TBMM Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 1. Yasama Yılı  06/Mart /2003, 42. Birleşimde; TÜKETİCİNİN KORUNMASI  KANUNUYLA İLGİLİ OLARAK  YAPTIĞIM KONUŞMA

BAŞKAN- .....Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan konuşacaklardır.  Buyurun Sayın Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Tüketicinin Korunması Hakkında Yasada Değişiklik Yapılmasına Dair Yasa Tasarısındaki geçici madde 1 hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın milletvekilleri, görüşülmekte olan, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, mevcut yasanın sekiz yıllık uygulama sürecindeki eksiklik ve aksaklıklarını ortadan kaldırmayı, Avrupa Birliği mevzuatından ülkemiz tüketicilerinin de yararlanmasını sağlamayı, tüketicilere sağlanan hakların genişletilmesini, tüketicilerin karşılaştıkları güncel sorunlara evrensel tüketici hakları doğrultusunda çözümler bulunmasını, tüketici örgütlerine işlevsellik ve etkinlik kazandırılmasını amaçladığı için, bu tasarı, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunca da olumlu karşılanmakta ve desteklenmektedir.

Ancak, bu yeni yasal düzenleme geleceğe dönüktür. Halbuki, geçmişte mağdur olmuş, haklarını koruyamamış tüketiciler de bulunmaktadır. Bunların başında da kredi kartı mağdurları gelmektedir. Resmî kayıtlara göre, temerrüt faizleri nedeniyle kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısının 519 761, ödemede gecikenlerin sayısının 337 063, toplamlarının ise 856 824 olduğu anlaşılmaktadır; ancak, bu sayı, kefilleri ve aileleriyle birlikte yaklaşık 7-8 milyon  insanı bulmaktadır. Bu insanlarımızın sorunlarının çözülmesi gerekmektedir. İşte, bu geçici madde, bu sorunu çözmek için konulmuştur.

Sayın milletvekilleri, Türkiye'de yaşanan ekonomik krizden herkes etkilenmiştir. En çok zarar görenler ise, işsizler, işçiler, emekliler, memurlar, çiftçiler, esnaf, dul ve yetimler gibi, tüm dar gelirlilerdir. Gelir dağılımında, zaten, büyük uçurumların, büyük dengesizliklerin olduğu ülkemizde, bir de krizler eklenince, alt gelir grubundaki insanlarımız geçimlerini sağlamak ve asgarî düzeyde yaşamlarını sürdürebilmek için genel ihtiyaçları olan mal ve hizmetleri kredi kartıyla satın almışlar, zamanında ödeyemeyince de temerrüde düşmüşlerdir.

Değerli milletvekilleri, Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre temerrüdün anlamı "dikkafalılık, kafa tutmak"tır. Bu anlama göre, insanlarımız kredi kartı borcunu zamanında ödeyememiş ve temerrüde düşmüş ise, sanki bankalara kafa tutmuş, dik kafalılık edip, efelik yaparak "ödemiyorum" demiş oluyorlar. Bankalar da "sen misin bana kafa tutan" deyip, yüzde 150 ile yüzde 375 arasında değişen oranlarda temerrüt faizleri uygulamışlardır. Aylık yüzde 7-8 faizi ödeyemeyen bu insanlar, yüzde 375 faizi nereden ve nasıl ödeyeceklerdir?! Bankaların bazıları "biz temerrüt uygulamadık, kredi kartı verirken yaptığımız sözleşmeyi uyguladık" diyorlar.

Bu sözleşmeler karınca duası gibi yazıldığı için, zaten, bankaların dışında okuyan da, anlayan da pek yoktur. Bu konuda yapılan bir araştırmada "kredi kartı alırken, size imzalatılan sözleşmenin bir örneği size verildi mi" sorusuna "hayır, verilmedi" diyenlerin oranı yüzde 100'dür. Yine, "sözleşmenin içeriğini okudunuz mu" sorusuna verilen cevap ise yüzde 79 oranında "hayır"dır.

Sayın milletvekilleri, kredi kartı kullanan insanlarımızın bir kısmı cidden çok perişan olmuşlardır. Bırakın, kredi kartı sahiplerinin temerrüdün sözlük anlamındaki gibi bankalara kafa tutmasını, bankalardan korktukları için kaçacak delik aramışlardır. Bu kredi kartı sahiplerine, kredi kartı mağdurlarına, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sayın Sinan Aygün sahip çıkmıştır; kamuoyunda büyük de destek görmüştür; kendisine teşekkür ederiz.

Bakınız, size, mağdurların, sözüm ona, nasıl kafa tuttuklarını anlatan Ankara Ticaret Odasına gelen bazı mektuplardan birkaç örnek vermek istiyorum: "Ben, on altı yıllık bir devlet memuruyum. Kredi kartı borcum yüzünden otuz altı yıldır oturduğum şehri terk ettim. 800 milyon  lira olan kredi kartı borcum, 7 milyar lira oldu. Maaşım hacizle kesiliyor, evliyim, bir çocuğum var; kiradayım. Eşim hasta; tedavisini, oğlumun eğitimini yaptıramıyorum. Herkesin kolay çözüm yolu ölümü ben de düşündüm. Hiç mi hakkımız yok insan gibi yaşamaya?! Bu ülkede ne hırsızlar, ne uğursuzlar, ne hortumcular affedildi. Bir sefer de hükümet, memuruna, çalışanına döndürsün bu yasaları, affetsin, yaşama hakkı tanısın bizlere!"

Bir başka mektup: "Ben bir anneyim. Bankalar leblebi gibi kart dağıtıyor. Ödemeyince, canını değilse ciğerini söküp alıyorlar insanın. Benim çocuklarım bankacı idi; birbuçuk yıldır işsiz, boştalar. Tabiî boşta olan insanlar borç ödeyemez. 6 milyar, 20 milyar oldu. Kredi kartı bizi bitirdi. Bir ekmeğe muhtaç hale geldik. İcranın biri gelip biri gidiyor. Banka kızımı mahkemeye verdi ve kızıma hapis cezası çıktı. Kanayan yaralara merhem olun!"

Bankalar cephesine gelince; Gebze'den bir bankanın noterden çektiği ihtarnamede "toplam borcunuzu, yıllık yüzde 375 temerrüt faizi ve gider vergisiyle birlikte yirmi dört saat içinde bankamız veznelerine ödemeniz -sayın arkadaşlar, dikkatinizi çekerim, yirmi dört saat içinde bankamız veznelerine ödemeniz deniliyor- aksi halde, icra, mahkeme ile yüzde 10 avukatlık ücretlerinin de tarafınıza yükleneceği bildirilmektedir. Sanki bir ihtarname değil bir tehditnamedir. İşte, esas kafa tutma buna denir.

Bir acı örnek daha: Güneydoğu gazisi; 1997 yılında Hakkâri'de vatanî görevini yerine getirirken Şemdinli'de PKK terör örgütüne karşı girişilen çatışmada bastığı mayın yüzünden bacağını kaybetti, bacağı olmadığı için uzun süre işsiz kaldı, evli ve 5 yaşında bir kız çocuk babası olan gazi, maaşının yetersizliği yüzünden evinin geçimini sağlamak için kredi kartıyla alışveriş yapmak zorunda kaldı. Borç toplamı 1 milyar liraydı bankanın uyguladığı yüzde 375 faizle borç 5,5 milyar liraya ulaştı, temerrüde düştü, bankanın avukatına gitti taksit kolaylığı gösterilmesini istedi; ancak, avukat, terör örgütünün bile yıkamadığı kurşundan bile acı gelen sözler söyledi ve "bana ne gaziysen, gazi olman beni hiçbir şekilde ilgilendirmez" dedi.

Bankaların bu akıl almaz uygulamaları karşısında, kredi kartı mağdurlarının içinde eşinden boşanan, evini terk eden, psikiyatri tedavisi görenler olduğu gibi bir kısmı oturdukları kenti, bir kısmı adını, adresini, kimliğini değiştirmiş, bir kısmı da intihar ederek dünyasını değiştirmiştir.

Sayın arkadaşlar, geçmişin yarasını sarmak için bu geçici maddenin konmasında yarar vardır. Plan ve Bütçe Komisyonunda da bu konuda görüş birliğine varılmıştır.

Değerli milletvekilleri, yasaları çıkarmak kadar uygulamak da önemlidir. Bakınız, mevcut yasaya göre 18 Kasım 2002 tarihinde, bundan üç buçuk ay önce toplanan, 25'i bakanlık ve resmî kurumlar ile 20'si ise sivil toplum örgütlerinden oluşan 45 kişilik Altıncı Tüketici Konseyinin almış olduğu kararlardan bazı maddeleri sizlerin bilgilerine sunmak istiyorum:

BAŞKAN - Sayın Kaptan, konuşmanızı tamamlar mısınız.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkanım; toparlıyorum.

"Elektrik ve telefon faturalarında, bir hizmet karşılığı olmayan bedeller kaldırılsın. Akaryakıt, doğalgaz, enerji alanında keyfî fiyat artışları ve yüksek oranda tüketim vergileri uygulanmasın. Vazgeçilmez temel gıdamız olan, ekmek fiyatlarını belirlemedeki yetki kargaşasına son verilsin. Sağlıkta ve ilaçta KDV kaldırılmalı; elektrik, su, doğalgaz, telefon ve temel gıda maddelerindeki KDV yüzde 1'e indirilmelidir.

Bankacılık, enerji, iletişim alanlarında uygulanan tek taraflı sözleşmeler kaldırılmalı, açık ve anlaşılır şekilde düzenlenmelidir.

Tüketici örgütleri, ilgili kurumlardaki karar süreçlerinde temsil edilmelidir. Ekonomik kriz nedeniyle daha da yoksullaşan tüketicilerin ücret ve gelirlerinde, insanca yaşayabilmelerini sağlayacak artışlar sağlanmalıdır."

Sayın milletvekilleri, mevcut 4077 sayılı Kanun gereği, Altıncı Tüketici Konseyi, bu hükümet döneminde bu kararları aldı. Peki, niye uygulanmıyor; niye, şimdi, tam tersi yapılıyor; neden çıktı yine bu ek vergiler, ek zamlar? Seçimlerde verdiğiniz sözleri unuttunuz mu? Hani çiftçiler, işçiler, yoksullar, emekliler, memurlar...

ÜNAL KACIR (İstanbul) - Sayın Başkan, madde üzerinde konuşsun.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Efendim, tüketici hakları için bir konsey kuruluyor yasa gereği. Bu konseyin aldığı karar, hükümeti doğrudan ilgilendiriyor ve 18 Kasımda bu kararlar alınmış. Siyasette seçmen, nihaî tüketici durumundadır sayın arkadaşlar. Bu yasayla, tüketiciyi, ayıplı maldan, aldatılmaktan korumaya çalışıyoruz; peki, siyasette verdiğimiz sözlerin tersini yapmamız ayıplı siyaset olmuyor mu?! (AK Parti sıralarından "Ne alakası var" sesleri) Seçmeni aldatmış olmuyor muyuz?!

Sayın milletvekilleri, hükümetin, Tüketici Konseyi kararlarını acilen yerine getirmesi doğru olur; bekleriz, destekleriz. Bu yasa değişikliğinin yapılması ve geçici maddenin konulması doğrudur, destekliyoruz; ancak, kredi kartı mağdurlarına hayatı zehir eden bankalardan birine 6 milyar dolar destek çıkılması yanlıştır... Yanlıştır... Yanlıştır!

Sayın milletvekilleri, sözlerimi bitirirken, Boğaz Köprüsünden atlayarak intihar eden, kredi kartı mağduru, 24 yaşındaki Ankaralı bir gencimiz arkasında 3 tane not bırakıyor; birini ailesine, birini annesine, birini de hükümete; ona değinmek istiyorum.

Hükümete ne diyor: "Lütfen, ülkeyi, doğru dürüst yönetin.". 

Bu sözleri sizlere hatırlatmak istiyorum.

ÜNAL KACIR (İstanbul) - Tarihini de söyler misiniz.

OSMAN KAPTAN (Devamla)- Evet, Sayın Hükümet, Sayın İktidar; ülkeyi lütfen, doğru dürüst yönetin; ülkeyi, lütfen, doğru dürüst yönetelim.

Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

ÜNAL KACIR (İstanbul) - Hangi tarihte; söyler misiniz?

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kaptan. .......

 ......./.......

 

 KEMAL UNAKITAN AFLARI HER ŞEYE RAĞMEN ÇIKTI*

 *TBMM Genel Kurulunun  22. Dönem 1. Yasama Yılı 25/Şubat /2003 tarihinde yapılan   36. Birleşimdeki “VERGİ BARIŞI” KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI İÇİN VERDİĞİMİZ  ÖNERGE ÜZERİNE ÖNERGE SAHİBİ OLARAK YAPTIĞIM KONUŞMA.

 (Bir çok değişiklik önergesi gibi bu önerge içeriğinin de  ne kadar yerinde ve haklı olduğu  “VERGİ AFFI”ndan kimlerin nasıl ve ne kadar faydalandığının ortaya çıkmasıyla anlaşılmıştır.)

BAŞKAN - Diğer önergeyi okutuyorum:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Görüşülmekte olan yasanın 14 üncü maddesine aşağıdaki hükmün, dördüncü fıkra olarak eklenmesini arz ve teklif ederiz.

Osman Kaptan (Antalya) ve arkadaşları

"22 nci Dönem milletvekilleri ve bu dönemde görev yapan bakanlar, bu yasa hükümlerinden yararlanamaz."

BAŞKAN - Komisyon önergeye katılıyor mu?

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANVEKİLİ MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) - Önergeye katılamıyoruz. Ayrıca, önergenin Anayasaya aykırılık hususu da var; onun için katılamıyoruz. (CHP sıralarından "Oo" sesleri)

BAŞKAN - Hükümet katılıyor mu?..

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (İstanbul) - Önerge Anayasaya aykırı olduğundan, katılamıyoruz. (CHP sıralarından "Bravo[!]" sesleri, alkışlar[!])

BAŞKAN - Önerge sahibi konuşacak mı, yoksa gerekçesini mi okutayım?

OSMAN KAPTAN (Antalya) - Konuşmak istiyorum.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Kaptan.

Konuşma süreniz 5 dakikadır.

OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan Vergi Barışı Yasasının 14 üncü maddesine yeni bir fıkra eklenmesi konusunda, önerge sahipleri adına, söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın milletvekilleri, ülkemizde temiz siyaset ve temiz toplum özleminin ısrarla dile getirildiği bu dönemde, naylon fatura kullanarak vergi kaçıranları affeden bu yasanın, Parlamentoda yasama görevi yapanları kapsamaması gerektiği kanısındayız; çünkü, bu Parlamentodaki hiçbir milletvekilinin sahte belge kullanarak vergi kaçırması söz konusu olamaz, olmamalıdır. (CHP sıralarından alkışlar)

Sahte belge kullanarak vergi kaçıranlar, topluma karşı görevlerini yapmadıkları gibi, bir anlamda, tüyü bitmemiş yetimlerin haklarını da yemektedirler. Bu Parlamentonun saygınlığının korunması için, bu yasanın 22 nci Dönemde görev yapan milletvekillerini ve bakanları kapsamaması gerekir. Toplumumuzda Parlamentoya olan güvenin pekişmesi açısından, bu değişikliğin yapılması uygun olacaktır. Dolayısıyla, görüşülmekte olan Vergi Barışı Kanununun 14 üncü maddesine, dördüncü fıkra olarak "22 nci Dönem milletvekilleri ve bu dönemde görev yapan bakanlar bu yasa hükmünden yararlanamaz" ifadesinin eklenmesi uygun olacaktır.

MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) - Anayasaya aykırı olacak.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın milletvekilleri, gerçekten barışçı isek, gerçekten Parlamentonun saygınlığını korumak istiyorsak "Anayasaya aykırı" tezi ileri sürülemez. Anayasada vergi kaçırmak, naylon faturacılara taviz vermek var mı?! (CHP sıralarından alkışlar)

Sevgili milletvekilleri, eğer, gerçekten barışçı isek, gerçekten Parlamentonun onurunu korumak istiyorsak, şaibeli milletvekili ve bakan durumuna düşmek istemiyorsak, gerçekten savaşçı değil de barışçı isek, gelecek savaş tezkeresine hayır dememiz ve bu yasadaki değişiklik önergesine de evet dememiz gerekir.

Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan. ........

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.

Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge reddedilmiştir.

............./..............

BU NE BİÇİM AF?  *

Çiftçi, Esnaf ve Sanatkarın affı ne olacak?

*Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 1. Yasama Yılı, 20/Şubat /2003, 35. Birleşim; “VERGİ BARIŞI” KANUNU GÖRÜŞÜLÜRKEN TBMM GENEL KURULUNDA YAPTIĞIM  KONUŞMA

BAŞKAN -.... Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; 4792 sayılı Vergi Barışı Kanununun 1 inci maddesi hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, görüşlerimi açıklamak için söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın milletvekilleri, Vergi Barışı Kanununun 1 inci maddesi kapsam maddesidir. Vergi kapsamına giren vergi ve diğer kamu alacaklarına ilişkin cezaları, gecikme zammı ve gecikme faizlerini belirlemektedir. Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur primlerinin de aynı anlayış içinde kapsama dahil edilmesi uygun olurdu; ancak, bu yapılmamıştır. SSK ve Bağ-Kur prim borçları ile çiftçi borçları için aynı anlayış çerçevesinde bir yasal düzenleme acilen yapılmalıdır. Hatta, çiftçi borçları için yasaya bile gerek kalmadan bir kararnameyle sorun çözülebilecek durumdadır.

Sayın milletvekilleri, ülkemizde 2000 ve 2001 yıllarında yaşanan ekonomik kriz, tüm dar gelirlileri, çiftçiyi, işçiyi, esnafı, memuru, emekliyi, herkesi etkilemiştir. En fazla etkilenenlerin başında da tarım kesimi gelmektedir. Çoğu köylerde, tüm köylüler icralık olmuştur. Evini barkını, tarlasını tapanını, traktörünü satan çiftçilerimiz, borçlarını ödeyemedikleri için perişan durumdadırlar. Çiftçilerimizin anapara dahil, yaklaşık 4 katrilyon lira borcu bulunmaktadır; bunun 2,9 katrilyon lirası Ziraat Bankasına, kalanı da tarım kredi kooperatiflerinedir.

Çiftçinin, tarım kredi kooperatiflerine anapara borcu 550 trilyon lira olmasına karşın, tahakkuk eden ve edecek olan faizler toplamı 900 trilyon lirayı bulmaktadır. 1999 yılında 1 milyar lira kredi kullanan bir çiftçinin borcu, 2002 yılı başında 6,2 milyar liraya ulaşmıştır. Bunun 3,9 milyar lirası normal faiz, 1,3 milyar lirası da temerrüt faizidir. 1 milyar lirayı ödeyemeyen çiftçi, 6,2 milyar lirayı nereden ödeyecektir?!

Sayın milletvekilleri, kredi kullanan yaklaşık 1 600 000 çiftçimizin, borçlarından dolayı 792 000'i, yani, kredi alan çiftçi ailelerin yarısı icralıktır, yasal takiptedir.

Krizle birlikte tüm girdi fiyatları anormal derecede yükselmesine karşın, ürün fiyatları sürekli düşmüştür. Çiftçilerimizin kullandığı gübre yarı yarıya azalmıştır; bu da, ürünün azalacağını göstermektedir.

Sulu tarım bitmek üzeredir. Çiftçi, elektrik parasından bıktığı için, sulu tarımı bırakmak zorunda kalmıştır. Ödeme güçlüğü içerisindeki çiftçilerimizin, 2002 yılı ekim ayı itibariyle, sadece TEDAŞ'a elektrik borcu, faiz dahil, 272,1 trilyon liradır.

AKP, seçimlerde "çiftçinin borcunun aslı ertelenecek, faizleri silinecek" dedi; şimdi, niye gereğini yapmıyorsunuz?

Sayın milletvekilleri, kamuoyu bu konuda bir beklenti içerisine sokulmuştur. Bakınız, 19.11.2002 tarihli bir gazetede "AK Parti, aylar önce hazırladığı Vergi Barışı Kanunu Tasarısını imzaya açacak. Tasarı, çiftçi borçları için ödeme kolaylığı getiriyor" deniliyor. Yine bir başka gazetede "çiftçiye faiz affı; anapara borcunu altı ay içinde ödeyen çiftçinin gecikme faizi ve cezasının yüzde 90'ı affedilecek" deniliyor; ama, şimdi, görüyoruz ki, kanun içinde, bu anlamda, çiftçi yok, Bağ-Kurlu yok, sigorta primini ödeyemeyen esnaf yok, işveren yok, serbest meslek erbabı yok.

Sayın milletvekilleri, Vergi Barışı Kanunu, devletle mükellef arasında doğmuş ihtilafı sona erdirmeyi ve kamu alacağını mükellefin ödeyebileceği bir tutara indirmeyi, yargı organlarını ve vergi dairelerini yığılmış dosyalardan kurtarmayı amaçlamaktadır; ancak, devletle sadece mükellefler ihtilaflı değildir; çiftçinin, Bağ-Kurlunun, sosyal sigorta primlerini, kredi kartı borçlarını ödeyemeyenlerin durumu, mükelleflerden iyi değildir, hatta daha da kötüdür. Siz, naylon faturacıları, hayalî ihracatçıları, vergi kaçakçılarını ekonomik krizden etkilenmiştir diye affedeceksiniz; kredi borcunu ödeyemeyen çiftçileri, prim borçlarını ödeyemeyen esnaf ve sanatkârları ve Bağ-Kurluları affetmeyeceksiniz; sizin adalet anlayışınız bu mu?

Kanunun adı da vergi barışıdır. Savaş rüzgârlarının estiği günümüzde, "barış" sözcüğü, elbette, daha da bir anlam kazanmaktadır; ancak, barış, toplumun bütün kesimlerini kapsadığı zaman bir anlam ifade eder. Nitekim, bu kanun, sadece devletle mükellefleri barıştırmaya dönük olduğu için, ekonomik krizden etkilenen tüm kesimleri kapsamadığı için, bu bir Vergi Barışı Kanunu değil, bu bir vergi affı kanunudur demek daha doğru olurdu.

Sayın milletvekilleri, ülkemizde yaşanan ekonomik krizden dolayı 2 000 000'a yakın kişi işinden olmuştur, 300 000'den fazla işyeri kapanmıştır. Çalıştırdığı işçilerin sigorta primlerini ödeyemediği için işyerini kapatan mükellefin vergi cezalarını affedeceksiniz; ama, sigorta prim borçlarını, faizlerini affetmeyeceksiniz; primlerini ödeyemeyen Bağ-Kurlunun prim borcu faizlerini affetmeyeceksiniz. Bu, nasıl bir anlayış; sizin barış anlayışınız bu mu?! Önce çiftçilerle barışın, çiftçilerle; önce sigorta primlerini, dükkân kirasını, elektrik, su, telefon parasını ödeyemediği için işyerini kapatan esnafla barışın, esnafla; işyeri kapandığı için işinden olan, eşinden boşanan, intihar eden insanlarımızın aileleriyle barışın.

Sayın milletvekilleri, 24 Aralık 2002 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisine Adana'dan dilekçe yazan bir grup Bağ-Kurlu vatandaşımız diyor ki: "Bir kişinin 700 000 000 lira sigorta prim borcu var. Bu Bağ-Kurlu vatandaşımızın faizlerle birlikte toplam borcu 9,5 milyar liraya ulaşmıştır. Şimdi, faizi, anaparanın 13 katına ulaşmıştır..."

700 000 000 lirayı ödeyemeyen bu Bağ-Kurlu vatandaşımız 9,5 milyar lirayı nasıl ödeyecektir?! Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. İşte, size bir örnek Erzurum'dan, bir örnek Bursa'dan, bir örnek Antalya'dan...

Bu vatandaşlarımız "bankaları biz soymadık, Türkiye'de olan biten yolsuzlukları biz yapmadık; biz, ne hayalî ihracatçıyız ne naylon faturacıyız ne de vergi kaçakçısıyız. Onlara af var da, bize yok mu; onlarla barışacaksınız da, namusuyla doğru dürüst çalışan bizlerle dargın mı duracaksınız" diyorlar.

Bu vatandaşlarımız, sorunlarının çözümünü Yüce Meclisimizden bekliyorlar. Hükümeti, halkımızın sesine kulak vermeye ve gereğini yapmaya davet ediyoruz.

Hepinizi saygılarla selamlarım. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Kaptan.......

............/.......

 

ıı.BÖLÜM

PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU ÇALIŞMALARINDAN SEÇMELER

 

TÜRKİYE TURİZMİ UCUZA MI GİDİYOR? *

*TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda 21 Kasım 2005 günü; SAĞLIK BAKANLIĞI,- Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü ile KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI 2006 yılı bütçeleri görüşülürken yaptığım konuşma.

BAŞKAN – Teşekkür ederim. Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, hepinize saygılar sunuyorum, iyi akşamlar diliyorum.

Sayın arkadaşlar, Türkiye’deki turizm olgusu, turizm sektörü önümüzdeki 40 yıla, 50 yıla daha damgasını vuracak, Türkiye’nin olmazsa olmazı olacak bir sektör. Ama, bu sektörün birtakım sorunları var. Maalesef, bu sorunların da çözülmediği ve çözülmek istenmediği de aşikâr. Bütçeye baktığımız zaman da bunu görüyoruz. Türkiye’nin önemli sorunları nedir dendiği zaman, 1- işsizlik, 1- cari açık ve terör deriz. Yapılan araştırmalar terörü de körükleyen nedenlerden birisinin eğitimsizlik ve işsizlik olduğunu ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin iki temel sorunu, işsizlik, yani, istihdam ve döviz açığı. Bu iki sorunun da, bu iki derde deva da turizm. Peki, bu sorunu çözücü yönde baktığımız zaman bütçe yeterli mi? Şimdi, sayın arkadaşlar, enflasyondan arındırılmış rakamlarla baktığımız zaman Bakanlık bütçesi; 2002 yılını 100 olarak kabul edersek, 2004’te yüzde 80’e inmektedir ve 2006 program hedefi yüzde 97’dir. Yani,  dördüncü yılına giren bu hükümetin bakanlık bütçesi 2002 düzeyinin altındadır. Sayın Başkanım, dikkatinizi çekiyorum, aynı zamanda Sayın Bakana da söylüyoruz.

Yine, konsolide bütçe içerisinde bakıldığı zaman bu da binde 40’lardadır, 41’lerdedir. Bunda da giderek 1985’i konsolide  bütçe içerisinde payı binde 52 iken şu aralarda binde 40’lara inmiştir. Şimdi, istihdamı çözme yönünde, örneklere baktığımız  zaman, özellikle Akdeniz çanağındaki ülkelerde, İspanya’da yüzde 8, İtalya’da yüzde 7’lerde, 8’lerde, Yunanistan’da yüzde 7’lerde, 6’larda, bizde yüzde 3’lerde. Demek ki, sayın arkadaşlar, turizme gerekli önemin  verilmesi halinde, bugün 2 milyon insan turizmden ekmek yiyorsa, bunun 6-7 milyon insana ulaşması söz konusu olabilir. Dolayısıyla, işsizliğin çözümünde ve döviz geliri açısından cari açığın giderilmesinde turizm araç olarak kullanılmalıdır. Bakıyoruz, turizmin tüm tesislerinde, tüm sektörde böyle olmamakla birlikte, ameleyi garson yapan, otel genel müdürünü asgari ücretle çalıştıran, her şey dahil sisteminden dolayı patatesten 9 çeşit yemek yapan çok ucuz zeytinyağını 5 yıldızlı otellerde bile kullanabilen, hatta hatta bazı tesislerin, bütün tesisler olmasa bile, mutfaklarında imalathane gibi, laboratuar gibi kullanılarak rakı, şarap üretildiği, gazoz üretildiği bir sektör acaba bu duruma niye gelmiştir? Elektriği, suyu kaçak kullananlar da vardır. Giderek kalitesizlik, giderek kayıt dışılığa gitmenin nedeni nedir? Turizm sürekli ucuza mı gidiyor? Bir bakıldığı zaman turizmde aslında gelen insan sayısı, artıyor, her sayın bakan da bunu giderek, övünerek söylerler. Sayın arkadaşlar her on yılda turizm Türkiye’ye gelen turist sayısında 3 kat artma vardır. Bunun hiç de gerek yok. 1984’te 2,2, 94’te 6,6, 3 katını alın 17-18 milyon 2004’te. Demek ki, 2014’te 50 milyon turist gelecektir Türkiye’ye. Ona göre yatak kapasitesi, ona göre altyapıyı yapmamız, hazırlamamız gerekiyor. Altyapı maalesef, yetersizdir. Sayın arkadaşımız, Koçyiğit biraz önce söyledi, eski Turizm Bakanının çok önemli işler yaptığından söz etti, şimdi, kayıtlara bakarsa Sayın Koçyiğit, şunu görür, eski Turizm Bakanı Erkan Mumcu, 2004 yılı mayıs ayı sonuna kadar Antalya’nın tüm altyapı sorunları halledilecektir dedi. 2004 mayıs değil, 2005 mayısı da bitti, Antalya’nın altyapı sorunları halledilmediği gibi, toplanan 200 milyon dolar da başka yerlere harcandı ve elimde gazete kupürü var, Almanlar Antalya’dan şikâyetçi, Antalya’ya gelmemek için gerekli uyarıları yapacağız diyorlar. Dolayısıyla, altyapı hizmetleri yarım kalmıştır.

Sayın arkadaşlar, bir iki örnekle sözlerimi bitirmek istiyorum. Türkiye’de turizm ucuza mı gidiyor diyoruz.  Evet, Sayın Bakan, baktığımız rakamlara göre, OECD ülkeleri içerisinde örneğin İtalya’da 105 dolar olan mal ve hizmet, Türkiye’de 59 dolar. Almanya’da 100 euro olan hizmet, Türkiye’de 58 euro. Efendim, Hollanda’da 100 euro olan hizmet, Türkiye’de 52 euro. Dolayısıyla, euro bölgesi ülkelerde en pahalı İsviçre iken en ucuza giden Türkiye.

Yine, Türkiye’de 5 yıldızlı otellerde bir haftalığına uçak geliş gidiş, 200-300 dolara tatil yapma olanakları bulunuyor. Yani, yabancıya ucuz, yerliye pahalı mı oluyor? Bir de bir içki olayı var. Şimdi, bu içki olayında özellikle yasakların yasak olduğu bir Türkiye diyorsunuz, kitabınızın giriş bölümünde, Sayın Bakan, Türkiye’ye gerek yok, yasakların yasak olduğu, kendi ilinize seçim bölgenize bakın yeter.

Sayın Başkan, gazetelerden okuyoruz, Aydın’da piknik yerinde içki içmek yasak galiba, belediyenin uygulamalarıyla. Türkiye’de tabii, onlar turistik yer mi değil midir onları bilemiyorum, ama, hakikaten Türkiye’de içkiye karşı büyük bir baskı olayı var ve bu konuda mesela bir gazete kupüründe diyor ki, bir turizmci içkide ÖTV  oranı yüzde 700, her şey dahilci oteller mecburen içkiye başka maddeler koyuyor. Avrupa’da 400 euro olan şampanyayı ben 900’e satmak zorundayım diyor. Ve Yunan adalarına giden yabancı tekneler, yatlar benzinini oradan alıyor, tekrar geri geliyor diyor. Fransa’da KDV  yüzde 5,5; İtalya’da yüzde 10, Yunanistan’da yüzde 8, Türkiye’de yüzde 18. Sayın Başbakan, indirilecek dedi. Sonunda ne oldu, IMF, üç yıllık anlaşmanız var, indirilmeyecek dedi. Sayın Bakan, soruyorum, indirilecek mi bu KDV, indirilmeyecek mi? Ve bu Yıldız Sarayın, Sayın Bİrgen Keleş’in konuşmasında sözünü ettiği konulardan birisi. Yıldız Sarayında 400 metrekarelik bir halı var. Şale sarayında. Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı yazıyorsunuz, yabancı bir firma burada film çekebilir diye, 13 milyar lira mı, 20 milyar lira mı para alınıyor, kiraya veriyorsunuz ve orada 400 metrekarelik bir halı, zarar görüyor. Sayın Bakan, Kültür Bakanının görevi bu kültürel eserleri korumak değil mi? O yüz yıllık bir halı, Kurtuluş Savaşında Sivas’a Yıldız Sarayının birtakım eşyaları taşınırken o halı taşınamamıştır. Ama, ben gözümle gördüm, o halıda birtakım yıpranmalar olmuş o film çekmeden dolayı. Filmin konusu nedir? İnternetle ilgili bir holdingin merkezi olarak kullanılıyormuş. O sarayla bunun ne alakası var! Biz bunu Meclis Başkanına sorduk. Meclis Başkanı dedi ki, Kültür Bakanlığı bize yazıyor, biz de izin veriyoruz. Sayın Bakan, kültürümüze sahip çıkmamız lazım. Kültür bizim geçmişimiz, turizm ise geleceğimiz, turizme de gerekli önemin ve önceliğin verilmesi lazım. Yani, biz işte Başbakan, davet ediyor, ne olursanız olun, bütün işadamları gelin Türkiye’ye diyor. Almansan, Yahudiysen, Russan gel diyor. Siz de Turizm Bakanı olarak, Ruslar görgüsüz diyorsunuz. Bunlar olmuyor Sayın Bakan.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan, teşekkür ediyorum.

......./........

 

HÜKÜMETİN KAFASI KARIŞIK *

*TBMM Plan Ve bütçe Komisyonunda 09.11.2005 günü; Millî İstihbarat Teşkilatı, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu Başkanlığı, Türkiye Bilimler Akademisi Başkanlığı, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Devlet Personel Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığının 2006 yılı bütçeleri görüşülürken yaptığım konuşmadan

BAŞKAN –  ........   Buyurun Osman Bey. Süreniz 5 dakika.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Başkan yardımcısı, Sayın Bakan, değerli genel müdürler, değerli arkadaşlarım;  şimdi, çok kısa, öz; ama, soruya dönük bazı şeyleri ifade etmek istiyorum.

Sayın Başbakan Norveç’e gidiyor. Norveç’de diyor ki “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur.” Norveç’ten dönüyor, Türkiye’ye geliyor, Türkiye’de Kürt aydınları veyahut aydın bir grup kendisini ziyaret ediyor; “Türkiye’de Kürt sorunu vardır” diyor. Diyarbakır’da da bunun üzerine PKK eylem yapacakmış veyahut protesto yapacakmış ve “Başbakan sorunu tanıyor, öyleyse, sorunu tanıdığına göre, zaten bizi de tanır, protestodan vazgeçelim” deniyor. O günkü gazetelerde bu yer aldı.

Sayın arkadaşlar, Sayın Bakan; şimdi, Başbakanın ve bakanların ve de hükümetin bu terör konusunda, azınlıklar konusunda, Kürt konusunda kafası karışık mı, net mi? Eğer kafası karışık değil netse, niye yurt dışında başka söylüyor, yurt içinde başka söylüyor. Bu konunun cevabını bekliyorum. Yazılı da olabilir.

MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) – Sayın Başkanım, bu sorunun bütçeyle ilintisi nedir?

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Başbakanlık bütçesi.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Para?!. Para var mı içinde? Para olmayınca arkadaşlar için sayılmaz; bütçeden arkadaşların anladığı bu.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – İkincisi, Genelkurmayda, terörle ilgili bir brifing veriliyor. Bu brifingde, Sayın Başbakana bağlı bir terör birimi kurulması isteniyor. Başbakan Moğolistan’da “olabilir, kurulabilir” diyor. Türkiye’ye geliyor, Türkiye’de de aynı ifadeyi yineliyor; “olabilir” diyor, olaya sıcak bakıyor. Ancak, sonradan, Bakanlar Kurulunda, Sayın Adalet Bakanı, hükümet sözcüsü çıkıyor “ buna gerek yok” diyor.

Şimdi, terör, Türkiye için ciddî bir sorun değil mi? Eve dönüş yasası çıkarıldı ne oldu? Eve dönüş mü oldu, dağa dönüş mü oldu, PKK’cılar, Hizbullahcılar, bu Sivas olaylarında insanları diri diri yakanlar affedildi.

Sayın arkadaşlar, şimdi, bu şehit cenazelerine, ben, özellikle, İktidar Partisi milletvekillerinin ilgi göstermesini istiyorum. Niye diyeceksiniz? Bu şehit cenazelerinde halkımızın tepkisi çok büyük.

Polis kayıtlarında vardır. MİT’in yetkilisi buradadır. Eylül başında, Antalya’nın Korkuteli İlçesinde bir şehit cenazesine katıldım. 4 milletvekiliydik, bir Burdur Milletvekili, 3’ü de Antalya milletvekiliydi; ama, iktidardan bir arkadaşımız yoktu. Keşke olmasını ve şahit olmasını isterdim. Orada söylenen söz aynen şuydu: Namaza duruldu -gazeteler yazdı o zaman, halkta büyük bir galeyan var-, bir kişi, namazdan hemen önce “eve dönüş yasası diye, dağa dönüş yasası çıkaran şerefsiz siyasîlere yazıklar olsun” dedi. Ben, orada, bir milletvekili olarak yerin dibine girdim. Bu, ikinci bir defa tekrar edildi; “bir şehit kardeşi olarak ben bunu söylüyorum” dendi, ikinci defa söylendi. Orada kürsü kurulmuştu, valisi vardı, paşa vardı; ama, bunun üzerine hiçbir konuşma yapılmadı. Belki olay daha büyük boyutlara taşınmasın diye yapılmadı; ama olan bu. Söylenen sözü; şimdi burada sizlere aktarıyorum.

Şimdi, ABD, terör konusunda, Türkiye’nin yanında mı, karşısında mı? Yanındaysa... Basındaki kadarıyla veyahut devlet yetkililerinin belirttiğine göre, yanımızda, bizi destekliyor. Peki, bu, PKK’ya karşı tutumlar nedir? Yani, Türkiye’nin yanındaysa Amerika, Bağdat’ta PKK’nın büro açması ne demek oluyor? Bunun yanı sıra, yine Kerkük’te PKK’nın bayrak çekmesi ne oluyor? Bu konuda hükümetin sesi niye çıkmıyor?

Bir başka konu, Sayın Başbakanın ayağının değmediği ülke kalmadı. Bu konuda kaç ülkeye gitti, kaç lira para harcandı falan gibi bir soru da sormuyorum. Bu konuda cevap verilirse de niye veriyorsunuz da demiyorum, o başka; ama, benim esas üzerinde durduğum konu, bu gezilerin Türkiye’nin imajına katkısı ne olmuştur? Bunu merak ediyorum.

Şimdi, dünyanın önde gelen, en büyük reklam firmalarından, araştırma firmalarından biri, geçenlerde bir araştırma yapmış, 30 tane de ülkeyi sıralamış. Bu 30 ülke içerisinde, Amerika Birleşik Devletlerinin imajı olumsuz yönde. Doğrudur, savaşlar çıkardı, bilmem ne, olumsuz yönde oldu ve “imajını düzelt” deniliyor Amerika’ya. Türkiye’nin imajı “beyaz yaprak” deniliyor; sıfır; yani, olumlu da, olumsuz da bir tanınmışlığı yok.

Sayın arkadaşlar...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür edin kapatalım; son sözünüz.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Son söz.

Yine, efendim, Sayın Başbakan, ulusa seslenişinde “hortumlamayı biz kestik” diyor. Doğru; mu acaba?

Arkadaşlar, 17 katrilyon lira bu İmar Bankasındaki hortumlanma hangi dönemde oldu? Hani bir BDDK üyesi vardı, atanamadı, bir ay gecikti, falan... O aralarda...

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Alakası yok.

BAŞKAN – O işte yanlışlık yaptınız Osman Bey.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Niye, niye?! Yanlış değil. Niye yanlış? (AK Parti sıralarından gürültüler)

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Satır satır ispat edebiliriz.

 BAŞKAN – Neyse...  Tamamlandı mı efendim?

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Bir de diyanet işlerine bakan Sayın Bakanımıza soruyorum: Sayın Bakanımızın imajı mesela iyi; bunu açıkça söyleyeyim, Türkiye’de kültürlü, bilim adamı, böyle bir imajınız var. O baktığınız bölümlerde işler ne kadar iyi gitmese de, sizin imajınız iyi Sayın Bakan; onu ifade edeyim.

Ancak, bu iyi imaja karşılık, bu yıl, Çanakkale zaferlerinin yıldönümünde, Çanakkale Geçilmez adlı bir hutbede -bunu basın yazdı, ben de merak ediyorum, size soruyorum- orada, Atatürk’ün ismine yer verilmedi; yani, Çanakkale  zaferinin  bizzat mimarı olan Atatürk’e bu hutbede niye yer verilmedi?  .......

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ederiz arkadaşlar.

 ............../...........

 

 MEMURLARIMIZI FİTRE ZEKAT ve VERİLMEKTEN KURTARALIM *

İşin vahameti Kamudaki 1434 çeşit Maaşta olmasın?

 

*TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda,  07.12.2004 günü;  2005 Genel  ve Katma Bütçe Kanunu Tasarıları İle Genel ve Katma Bütçe Kesinhesap Kanunun  Maddeleri üzerine

  BAŞKAN –   24 üncü maddeyi okutuyorum: (Madde 24 okundu)

BAŞKAN – Madde üzerinde söz talebi?..……..Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; Türkiye’deki en önemli sorunlardan bir tanesi işsizliktir diyoruz, işsizlikten sonra, belki de, en öncelikli, önemli sorunlardan birisi de, memurlara, emeklilere verdiğimiz ücrettir. Dört kişilik bir ailenin asgari geçim harcaması 1 milyar 600 milyon günümüzde. Yoksulluk sınırı, yine, yapılan hesaplara göre 1,5 milyar. Türkiye’deki memurların ortalama aylığı ise 700 milyon lira. Yani, biz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Sayın Maliye Bakanımız yoksulluk sınırının yüzde 50 daha az bir maaşla memurlarımızı yaşamaya sürüklüyoruz ve her yıl, ramazan aylarında, değerli arkadaşlarım, dikkatinizi çekiyorlardır, İstanbul müftüsü diyor ki, Diyanet İşleri Başkanlığı diyor ki veyahut bu konudaki yetkili, etkili kişiler diyor ki: Memurlara fitre, zekat verilebilir. Şimdi, Sayın Bakan, memurlarımızı fitre ve zekatla geçindirmek istemiyorsak, memurlarımızı yoksulluk sınırının yüzde 50 altında yaşamaya mahkûm etmek istemiyorsak,  Türkiye’deki personel politikasının yeniden düzenlenmesinde bir yarar olduğu kanısındayım. Bu yeniden düzenleninceye kadar da, şimdi, ciddi bir ücret verilmesi gerekiyor.

Asgari ücretliler üzerinde yapılan bir araştırmada, bir filenin doldurulması için Avrupa ülkelerinde, işte, belirli, çay, şeker, belli mutfak masrafları, mutfak için belli ürünler konulmuş,  de Türkiye’deki fiyatlara bakılıyor. Bir filenin doldurulması için Almanya’da asgari ücretin yüzde 8’i, İngiltere’de yüzde 9’u harcanıyor, Türkiye’de yüzde 40’ı, sadece filenin doldurulması açısından. Bu, Avrupa Birliği ülkelerinde, zaten, bizim memurlarımızın aldığı maaşın dört katı, beş katı daha yüksek maaşlar alınıyor. Denilecek ki, sosyoekonomik farklılıklar vardır; ama, Sayın Bakan, Türkiye’de 1 434 çeşit maaş varmış, böyle bir şey var mı? Bu doğru mu?

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (İstanbul) – Daha fazla bile olabilir, çok var. Yani, yaptığımız çalışmaya göre çok fazla maaş çeşidi var maalesef.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Yani, biz, 1 434 diye okuduk, demek ki, Sayın Bakan daha da fazla diyor. Şimdi, arkadaşlar, işin vahametini, hakikaten, bu maaşların çeşitliliğinin çok olması da gösteriyor.

Şimdi, benim bildiğim bir 657 sayılı Yasa var, Devlet Memurları Kanunu, bir Yükseköğretim Kanunu, bir Askeri Personel Kanunu, bir de Hâkimler Savcılar Kanunu falan, bunlar beş altı tane temel kanun var. Bundan sonraki gelecek madde de var zaten, diyoruz ki: 657 sayılı Kanunda 48 bin personel açıktan alınır, atanır; ama, öbürleri, o madde onlara girmez, onlara uygulanmaz diye devam ediyoruz. Bu 1 400’ün üzerindekilere, çeşitli kadrolardaki maaş alanların durumunun yeni baştan  düzenlenmesinde, kamu personel politikasının oluşturulmasında yarar olduğu kanısındayız, bunu da, zaten, siz kabul ediyorsunuz sanıyorum.

Bir de, Sayın Bakan, bir sonraki maddeyle de ilgili, hem maaş, hem çalışma olarak. Bir 1739 sayılı Yasa var, Millî Eğitim Temel Kanunu. Bu kanuna göre öğretmen olmanın üç tane temel şartı var. Birincisi, yüksekokul mezunu olacak, ikincisi özel alan bilgisi olacak, üçüncüsü pedogojik formasyonu olacak. Şimdi, son dönemlerde, bakıyoruz ki, Diyanet İşleri Başkanlığından 650 tane personel Millî Eğitim Bakanlığına naklen geçti. Evet, Diyanet İşleri Başkanlığındaki personeller yüksekokul mezunu olabilir, özel alan bilgisi de olabilir din kültürü öğretmeni tayin ediliyor, peki, pedegojik formasyonu var mı bunların, yani, pedogojik formasyonu olmayan kişiler öğretmen olarak tayin ediliyor mu, yoksa, geçici görevli mi oluyor. Mecliste bile arkadaşlar aynı bankoda çalışan, görevlerimizi yapan oradaki görevliler var bize yardımcı olan görevliler, birisi 4/C’li, birisi 4/B’li. 4/B ile kadrolu çalışan arasında, aynı işi yapan aynı yerdeki insanların maaşları arasında 600 milyon lira fark var. Türkiye’deki maaş kargaşasına bir son verilmesi gerekir; ama, bu son verilinceye kadar da, memurlarımızı, pazarda maydanoz satmaktan, limon satmaktan, şoförlük yapmaktan, ikinci iş yapmaktan kurtarmamız gerektiği kanısındayım. O nedenle, Sayın Bakan, bu konuda duyarlı olmanız gerektiğine inanıyorum.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan, teşekkür ediyorum.

....../...........

 

TÜRKİYE OECD ÜLKELERİ İÇİNDE EN YOKSUL ÜLKE *

 Yabancılara satılan arazilere neden sınır getirilmiyor?

*TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda 06.12.2004 günü;  MALİYE BAKANLIĞI  2005 Gelir Bütçesi ile Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ve  Hazine Müsteşarlığı 2005 Bütçesi görüşmeleri sırasında yaptığım konuşmadan

BAŞKAN – … Söz sırası,Sayın Kaptan’da; buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın arkadaşlarım, bugün Plan ve Bütçe Komisyonu toplantısına gelirken sabah Putin’den dolayı trafik hayli yoğundu, sokaklar kapatılmıştı, bulvara giremiyorduk; dolayısıyla, uzunca bir yolculuktan sonra Meclise gelebildik. Gelirken radyoyu açmıştım. Radyoda bir esnaf konuşuyor. Esnafa soruyorlar: “Nedir durumun?..” Esnaf diyor ki: “13 yıllık esnafım; 13 yıl içerisinde 100 dolar para biriktiremedim, tasarruf edemedim, işlerim iyi değil, memnun değilim.” Radyo da programı sunan;   program spikeri  soruyor: “Hayatınızdan memnunsunuz değil mi?” Şimdi, kişi “iki tane çocuk okutuyorum, geçinemiyorum, günde 10 milyon lira kazanıyorum” diyor. Asgari ücreti de biliyor, 318 000 000 lirayı da söyledi. “Asgari ücret düzeyinde bir gelirim var, günlük 10 milyon  lira kazanıyorum; o da sigarama, yemeğe yetmiyor, evimi geçindiremiyorum” diyor. Spiker tekrar soruyor: “Hayatınızdan memnunsunuz değil mi?” Adam da o esnada dedi ki: “Hayatımdan memnun değilim.”

Sayın arkadaşlar, şimdi, Türkiye’de vatandaşa sorduğumuz zaman durum farklı, sayın bakanlara sorduğumuz zaman durum daha farklı. Yani, iki tane Türkiye var –bunu geçenlerde de söylemiştik- bir, bakanların Türkiyesi, bakanların ve rakamların Türkiyesi. Sayın Bakanlar rakamları açıklıyorlar, bu rakamlara göre işsizlik azalıyor, enflasyon azalıyor, işler iyi, halkın bir eli yağda, bir eli balda sanki; ama, gerçek öyle değil.Bir de Vatandaşın Türkiyesi var.  Sayın Bakanlar tabiî bu rakamları verirken hep DİE’den veriyor, DİE’nin rakamlarına göre diyorlar. Doğru, devletin bir istatistik enstitüsü var, bu rakamlar buradan veriliyor. Ben geçenlerde Maliye Bakanımız Sayın Unakıtan bütçenin geneli üzerindeki konuşmasında cevap verirlerken sorularda, yine, böyle, biz, işsizlik artıyor, yoksulluk artıyor,fakir fukara artıyor diyorduk, Sayın Bakan da oradan rakamlar veriyordu DİE’ye göre böyle diye. Ben de kendisine konuşması arasında şunu söylemiştim. Sayın Bakanım Türkiye’nin nüfusunu 2000 yılında 5 milyon  yanlış hesaplayan bu DİE değil mi demiştim. Arkadaşlar, Türkiye’deki rakamlarla bakanlarımızın ifade ettiği olumlu gelişmeler yanında, elbette ki birtakım olumlu gelişmeler vardır; ama, gerçek Türkiye’nin durumu, gündemi farklıdır. Gerçek Türkiye’de bir defa işsizlik artmaktadır. Bu İş-Kur’un 2003 yılı temmuz ayı ile 2004 yılı temmuz ayındaki İş-Kur’a başvuranların sayısında yüzde 32’lik bir artış vardır. Asgari ücret 318 milyon  liradır, 1999’un gerisindedir. Dolayısıyla, çiftçiler memnun değildir, işçiler memnun değildir, emekliler zaten memnun değil. Peki, esnaf memnun değil. Memnun olan kim o zaman? Birtakım iyileşmeler var; ama,kişinin cebine, insanlarımızın cebine ve tenceresine, evine, mutfağına bu iyileşme yansımamaktadır.

Şimdi, bu Türkiye gerçeğinde ekonomideki bir iyileşme olmadığı gibi tarım kesimi tamamen bitmiştir. Tarımda halinden memnun olan insanımız yoktur. Ürünü geçen yılın daha gerisinde satılmaktadır. AB ülkelerine bu tarımla entegrasyonumuzun sağlanması zordur. Şimdi, bir taraftan bakıyoruz bazı bakanlarımız işte önce bir girişimde bulunurlar; yani, bu kamuoyuna basındaki böyle sloganlaşmış ismiyle okul satan bakan, orman satan bakan, efendim, KİT; SİT satan bakan, hastane satan bakan gibi sözler yazılmıştır, çizilmiştir; ama, ben Sayın Bakan Ali Babacan’a bir şey sormak istiyorum: Sayın Bakan, 8,5 milyar dolarlık siz bir anlaşma imzalamıştınız. Kuzey Irak’a Türk askerlerinin girmemesi karşılığı olarak 8,5 milyar dolarlık bir anlaşma imzalamıştınız. O anlaşma, o gün bugün Genel Kurula gelmedi. Bu anlaşma iptal mi oldu, yoksa böyle bir anlaşma yapılmamış mıydı? Şimdi, bu sorumun sonunda ben bir de bu DPT’yle ilgili bazı şeyler söylemek istiyorum. Sayın Bakan da konuşmasında özellikle DPT’den de bahsetti.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasında DPT’miz zaman zaman pusula görevi yapıyor, zaman zaman bir deniz feneri görevi yapıyor, zaman zaman da sanki hükümetlerin fetva organı durumuna düşürülüyor veyahut da kendileri düşüyor.   8 yıllık planda, efendim, e-devlet konusunda, rekabet gücünün artırılması konusunda birtakım hedefler belirlenmişti. Bu çerçevede baktığımızda, şimdi, e-devlet konusunda görüşlerimi aktarmak istiyorum.

Sayın arkadaşlarım, e-devlet, devletin ihtiyaçlara hızla cevap verebilmesi için devletin elektronikleşmesi. E-devlet, kamu kurumları, kuruluşları, vatandaşlar ve ticarî kurumlar arasındaki bilgi, hizmet mal alışverişinde bilgi teknolojilerinin kullanılarak performans ve verimlilik artışını hedefleyen devlet modeli olarak tanımlanmakta. Yine, e-devlette zamanın iyi ve verimli kullanılması, hizmet kalitesinin artırılması, entegrasyon sağlanması gibi hedefleri bulunmakta. Dünyadaki başarılı e-devlet uygulamalarında yüzde 20’ye varan verimlilik artışı olduğu araştırmalarca saptanmış bulunuyor.  2003 yılında dünyada 32 ülkede yapılan bir araştırmaya göre e-devlet kullanımında 2002’den 2003’e en fazla artışın Hollanda’da yüzde 41’den yüzde 52’ye çıktığı, Danimarka’da yüzde 53’ten yüzde 63’e, Finlandiya’da yüzde 49’dan yüzde 58’e, Norveç’te yüzde 56’dan yüzde 62’ye, Hong Kong’da yüzde 37’den yüzde 43’e ulaşırken Türkiye’de bu oran yüzde 13’ten yüzde 9’a düşüyor. Araştırma kapsamında 32 ülke içerisinde Danimarka en yüksek e-devlet kullanım oranına sahipken, Yeni Zelanda en yüksek internet kullanım oranına sahiptir. Yeni Zelanda’da internet kullanım oranı yüzde 75, Türkiye’de ise yüzde 13’tür.

Türkiye’de e-dönüşüm projesinin hedefi vatandaşlarımıza daha kaliteli, daha hızlı kamu hizmeti sunabilmek amacıyla katılımcı, şeffaf, etkin ve basit iş süreçlerine sahip olmayı amaçlamaktadır.

Sayın Bakanın konuşmasında belirttiği gibi, e-bildirge, e-beyanname, elektronik imza gibi işi basitleştirme süreçlerine ilişkin bazı çalışmalar yapılmıştır. Elbette bunu takdirle karşılarız; ancak, katılımcılık ve şeffaflık konusunda yapılanlar yetersizdir. Bu konuda özellikle geçen yıl dünya saydamlık araştırmasında Türkiye 145, 146 ülke arasında 77 nci sıradaydı, bu yıl da 77 nci sırada; yani, yerinde sayıyoruz. Dokunulmazlıklar kaldırılmamıştır, yolsuzluklar ortadan kaldırılmamıştır; dolayısıyla, bize gelen yasal düzenlemelerde de demokratik kitle örgütlerinin görüşleri ya hiç alınmıyor ya da alınmış gibi gösteriliyor. Geçenlerde sosyal sigortalarla ilgili yasa geldiği zaman bir taraftan işçiler “bizim görüşümüz alınmadı” diye karşı çıkıyor, bir tarafta işverenler “bizim görüşümüz alınmadı” diye karşı çıkıyorlar. Dolayısıyla, katılımcılık ve saydamlık konusunda yapılan çalışmalar yetersizdir.

Yine, verimlilik konusunda, özellikle dünyada Amerikan ekonomisi ve bazı gelişmiş ekonomiler de verimlilik üzerine kurulmuştur. İnsanına, eğitimine, sağlığına yatırım o ülkelerde birinci önceliktir, birinci sırada gelmektedir. Amerika’da büyümenin yarısının verimlilikten olduğu ifade edilir, yarısı da girdi artışından kaynaklanmaktadır. Dünyadaki gelişmeler de aslında buna paraleldir. Türkiye’de ise 1950 ile 2000 yılı arasındaki geçen süreçte büyüme yılda ortalama yüzde 4’tür. Bu yüzde 4’ün yüzde 3,5 dolayındaki kısmı girdi artışından ortaya çıkmaktadır. Nedir girdi artışı; eskiden 12 000 000 insan çalışırken şimdi 22 000 000 insan çalışıyor. Eskiden millî gelirimizin yüzde 11-12’sini sermaye yatırımına aktarırken şimdi yüzde 22-23’ü bu işe tahsis ediyoruz. Dolayısıyla, yüzde 3,5’luk civarında bir kısım girdi oradan geliyor. Arada yüzde 3,5 ilâ yüzde 4 arasında yüzde yarımlık bir fark var; o da verimlilik artışından oluyor ki, bu da dünya ölçütlerine göre son derece düşüktür.

Türkiye’deki sorunların büyükçe bir kısmında, kayıt dışılık var. Bunların yanında verimliliği de artırmak gerekiyor. Sadece burada verimliliği artırmakla işgücünü daha fazla çalıştırarak daha az ücret vererek  değil, bu e-devletin olanaklarından, iş alanlarında,  firmaların etkin bir şekilde yararlanılması gerekir.

Şimdi, DPT’mizin yine saydamlık konusunda, yoksulluğun önlenmesi konusunda, rekabet gücümüzün artırılması konusunda çeşitli hedefleri vardır. Bunlar planlarda yer almaktadır; ama, Türkiye OECD ülkeleri içinde yine en yoksul ülkedir. Yine, Türkiye, dünya rekabet gücü sıralamasında nüfusu 20 000 000’dan çok olan 30 ülke arasında 2002 yılında 23 üncü sıradaymış 2003 yılında 25 inci sıraya düşmüştür. Rekabet sıralamasında mevcut konumunu bir önceki yıla göre koruyamamış, iki sıra gerileme göstererek rekabet gücü en düşük 6 ncı ülke olmuştur 30 ülke arasında. Bunlar da gösteriyor ki, DPT’nin hedeflerine birtakım Türkiye lehine,Türkiye için olmazsa olmazı olabilecek sosyoekonomik kalkınmamıza yardımcı olabilecek hedefler konuyor; ama, bu hedeflere ulaşılması, ulaşılamaması konusunda DPT’nin bu konuda net bir açıklamasını, raporlarını göremiyoruz. Yani, biz şunu şunu yapamıyoruz, şu nedenle yapamıyoruz. Bu sefer bunları yapmamız için şu önlemlerin alınması gerekir denmiyor.

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Sayın arkadaşlarım, biz, AB’ye entegre sürecinde tarımı söylüyoruz, eğitimi söylüyoruz, serbest dolaşımı söylüyoruz; ama, bu, bilgi toplumunu, e-devlet konusunu yeterince vurgulamıyoruz. Biraz önceki verdiğim rakamlar da gösteriyor ki, bizim bilgi teknolojisine, bilgi toplumuna girme yönündeki gayretlerimizin daha hızlı, daha etkin bir şekilde planlı, programlı olmasında yarar olacağı kanısındayım. Yoksa, biz, mevcut yapımızla bazı firmalar, bazı bankalar kendilerine göre elbette iç düzenlemelerine ilişkin, iş akımının daha hızlı yapılması, daha çabuk yapılması için bazı düzenlemeler yapıyorlar; ama, bunu Avrupa ve dünya ülkelerindeki diğer firmaların, diğer oradaki e-devlet bilgi iletişim ve etkileşim ağına yeterince entegrasyonun sağlanıp sağlanamayacağı konusunda böyle bir çalışma yapmıyorlar, bu konuda DPT’nin öncü olmasının yararlı olacağı kanısındayım.

Hepinize teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. ……….

BAŞKAN – ……….. Sorulara geçiyoruz. Sorular mümkün olduğu kadar kısa ve yoruma açmadan soralım lütfen.

 Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Değerli Bakanlar, değerli arkadaşlarım; benim iki sorum var; birincisi, ülkemize, son bir yıl içinde giren 2,4 milyar dolarlık yabancı sermayenin ne kadarı yabancılara satılan emlak karşılığıdır?

İkinci soru; esas önemli soru budur, yabancılara arazi satışı, AB’ye yeni giren ülkeler de bile 7 ilâ 10 yıl gibi sürede yasaklanırken, sınırlandırılırken, Amerika’nın bile birçok eyaletinde yabancılara arazi satışı sınırlı iken, Türkiye’de yabancılara satılan arazilere neden hiçbir sınır getirmiyorsunuz? Örneğin, kıyılarımız, turizm alanlarımız, hudutlarımız ve GAP gibi büyük projelerimizdeki satışları niye yasaklamıyorsunuz?

İngiltere, Yunanistan gibi ülkelerden niye örnek almıyorsunuz? Bugün, toprakları için canlarını veren Filistinlilerin bu duruma İsrail’e toprak satarak geldiğini hiç mi düşünmüyorsunuz?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz. ………

.........../...........

ADADAN DAĞI İDARE Mİ  EDİYOR *

Abdullah Öcalan Ayrıcalıklı AB mahkumu mu, yoksa terör mahkumu mu?

*TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, 29.11.2004 günü; ADALET BAKANLIĞI, - ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI, - YARGITAY BAŞKANLIĞI, - DANIŞTAY BAŞKANLIĞI 2005 bütçeleri görüşülürken yaptığım konuşmadan

BAŞKAN- İlk söz talebi Sayın Kaptan’ın.  Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım, Adalet Bakanlığının değerli yöneticileri, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın arkadaşlar, hepimizin bildiği gibi 1982 Anayasası, erkler ayrımında, yürütmeyi güçlendirmiştir. Yasama ve yargının üzerinde yürütmenin etkisi belirgin bir şekle gelmiştir. Örneğin, Adalet Bakanlığında teftiş kurulları Adalet Bakanlığına bağlıdır. Hâkim ve savcıların nakil ve atama işlemlerinin sekreteryası yine Adalet Bakanlığınca yürütülmektedir. Hâkim ve savcıların ilk başta göreve alınmalarında mülakat yine Adalet Bakanlığının gözetiminde, denetiminde ve yönetiminde yapılmaktadır.

Yargı bağımsızlığının sağlanması için hâkim ve savcıların bağımsız olması gerekir. Hâkim ve savcıların da bağımsız olabilmesi için, birincisi, teftiş kurullarının Adalet Bakanlığına değil, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna bağlı olması, ikincisi, hâkim ve savcıları yeni işe almada mülakatın yine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yapılması, üçüncüsü de, hâkim ve savcıların nakillerinde, atamalarında, yükselmelerinde tutulan sekreteryanın Adalet Bakanlığında değil, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda tutulmasının daha yararlı olacağı kanısındayım.

Sayın arkadaşlar, elbette ki, hepimizin istediği adalet hızlı işleyen bir adalet. Ancak, hızlı işlerken de doğru kararların alındığı bir adalet. Hızlı işleyip yanlış kararların olduğu değil, yavaş işleyip, doğru kararların da olduğu değil, hem hızlı işleyecek hem de doğru kararların olduğu bir adalet sisteminin, işlevsel bir adalet sisteminin oluşması, böyle bir yapının oluşturulması hepimizin isteğidir. Kaliteli yargı hizmetlerinin oluşması. Sayın Bakanın da ifade ettiği, hızlı işleyecek, doğru karar verecek; ama, buna yönelik yasaların da elbette ki çıkarılması gerekiyor.

Bazı örnekler var, sadece yargı kararından değil, yargı kararlarının kişilere ulaştırılmasında bile uzunca bir sürenin geçtiği gözükmekte, gazetelerde bu konuda haberler, yazılar çıkmaktadır. Örneğin, bir kişi arabasını çaldırıyor İstanbul’dan, bu araba Hatay’da bulunuyor. Hatay’da bulunduktan sonra bir belediyenin otoparkına çekiliyor. Benim gazetede okuduğum kadarıyla, arabasına ilişkin savcının kişiye yazdığı yazı 1,5 sene sonra İstanbul’da kişiye ulaşıyor. Kişi bir öğretmendir, gidiyor Hatay’ın Dörtyol İlçesine, arabasını almak için müracaat ediyor, belediye 5,5 milyar lira otopark ücreti istiyor. Emekli öğretmen şaşırıyor “ya hu  benim arabam 5,5 milyar lira yapmaz zaten” diyor; o da, tabiî, emekli öğretmen de mahkemeye veriyor. Bu kadar ağır işleyen bir sistem nasıl oluyor benim aleyhime diye. Şimdi, yargı kararları ağır işlediği gibi, işlemlerin kişilere ulaşmasının da zaman zaman ağır işlediği ortaya çıkıyor sanıyorum. Bu konuda gerekli önlemlerin alınmasında yarar olduğu kanısındayım.

Sayın Bakanım, yolsuzluklarla mücadele konusunda “arkama baktığımda kimseyi göremiyorum” dediniz, basında çıkan yazılara göre. Sayın Bakanım ya arkanıza iyi bakmadınız ya da bizi görmek istemediniz. Biz, milletvekili olduğumuz günden, Parlamentoya girdiğimizden beri yolsuzluklarla mücadele konusunda baş sırada yer aldığımızı söylüyoruz. Dokunulmazlıkların kaldırılması için her zaman var olduğumuzu söylüyoruz. O konuda herhangi bir tereddüdünüz olmasın, yolsuzluklarla mücadele konusunda, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, her zaman bu konuda hazırız.

Ben, şimdi, güncel konulardan, basına yansımış konulardan; ama, Türkiye’nin nabzına ilişkin konulardan bir iki tanesini dile getirip, sözlerimi bitirmek istiyorum.

Sayın arkadaşlar, Kara Kuvvetleri Komutanımız Orgeneral Yaşar Büyükanıt “hiçbir ülkede, hiçbir terörist hapisteyken örgütünü böyle rahat yönetemez. Apo İmralı’da Şam’da olduğundan daha rahat” diyor. Jandarma Genel Komutanı da buna benzer açıklamalarda bulunuyor. Bunlar gazetelerde çıktı, Sayın Özkök köşe yazılarında yazdı. Yine, 17.11.2004 tarihli Yeni Çağ Gazetesinde de şöyle bir yazı okudum, bu diğer gazetelerde de çıkmış olabilir. “Abdullah Öcalan diyor ki: ‘Devlet isterse engeller. Devlet isteseydi görüşmeleri baştan beri kapatabilirdi. Her an da kapatabilir; ama, kapatmıyor, kaldı ki, devletin bu görüşmelerimizden haberi var’ diyor.” Eğer bunlar doğruysa Sayın Bakan, bu konuda siz ne diyorsunuz? Abdullah Öcalan’ın özel bir Ada’ya, özel tahsisli bir gemi, hem de bu gemide geliş-gidiş ücreti 5 milyon liraymış galiba, özel korumalar, özel bir mahkûm olması, komutanların belirttiği gibi, terör örgütünü de Ada’dan yönetmesinde devletimizin yararı nedir?

Yani, Sayın Bakan, merak ediyorum, mahkûmlar için hiçbir ayrıcalık yapılmadığını söylüyorsunuz, ancak, biraz önce söylediğim gibi, Abdullah Öcalan’a, özel bir adada, özel bir gemi, özel sağlık kontrolleri, özel koruma, 600 asker ve 40 infaz koruma memurundan söz ediliyor, özel komando yemeği, kısacası, Sayın Bakan, sizce, açıkça, Abdullah Öcalan ayrıcalıklı bir AB mahkûmu mudur; diğer mahkûmlar ayrıcalıksızdır mı demek istiyorsunuz?

Yani, asker başka diyor, hükümet başka diyor, halka sorduğumuz zaman da halk başka diyor. Halk diyor ki: Türkiye 15 yıl bir terör olayıyla karşı karşıya gelmiş, 30 000-35 000 şehit vermiş, 100 milyar doların üzerinde para harcamış, Abdullah Öcalan’ı ben yakaladım diyen Bülent Ecevit  Başbakan oldu, Abdullah Öcalan’ı ben asarım diyen Bahçeli Başbakan Yardımcısı oldu, sonunda ikisi de Parlamento dışında kaldı. Şimdi, asker başka diyor, hükümet başka diyor. Bu nedendir diye vatandaş da soruyor. Ben de soruyorum Sayın Bakan size?

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz.

 ......../.................

 

SAĞLIK BAKANI: SAYIN MİLLETVEKİLİ BENİ DÖVECEK MİSİNİZ? *

Kayıt dışı Ekonomi sorunu çözülmeden Sosyal güvenlik sorunları çözülemez.

 *26.11.2004 TARİHİNDE; ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE KOMİS- YONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPTIĞIM  KONUŞMA

BAŞKAN – ………. Buyurun Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkanım, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım.

9 uncu Çalışma Meclisinin 12 yıl aradan sonra toplanmasının sosyal tarafların bir toplanması olarak görüyor ve olumlu bir gelişme olarak kabul etmek, değerlendirmek olasıdır. Ancak sayın arkadaşlarım, sosyal tarafların toplanmasından öteye, bu toplanan tarafların ortak bir anlayış birliğine varması daha da önemlidir.

İki yıllık AKP İktidarı döneminde bu sosyal tarafların anlayış birliğinin sağlandığını söylemek olası değildir. Üretim artıyor, istihdam artmıyor. Sanayide çalışma saatleri artıyor, işçilerin, çalışanların ücretleri ise reel olarak geriliyor. DİE’nün verilerine göre, Hükümet göreve geldiğinden 2004 ortasına kadar sanayi üretimi fizikî olarak yüzde 18 artmıştır. Çalışma saatleri 2002 son döneminden 2004 Haziranına kadar çalışma süresi yüzde 4,1 artmıştır, DİE imalat sanayi istatistiklerine göre. Bu dönemde istihdam ise, yüzde 2,8 oranında artmıştır. Yine bu dönemde ise, sanayideki işçi başına ücretler ise artmamış, yüzde 6,5 oranında azalmıştır.

Grevlere bakılınca; 2003 yılında 30 grev yapılmıştır. Katılan işçi sayısı 1 535’tir. Grevde kaybolan işgünü sayısı 144 772’dir. Bu da, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2003 yılı istatistiklerine göredir. Bu sayılar grevli, toplusözleşmeli çalışma yaşamının başladığı, 1963 yılı dışarıda tutulursa, en düşük düzeyde olduğu görülmektedir.

İşçilerin ücretleri azalırken, çalışma saatleri artarken, grev yapmamaları işçi sendikalarının etkisiz ve tepkisiz hale getirilmesindendir. Dolayısıyla, sosyal taraflardan birisinin, emeğin aleyhine işlemektedir bu sistem bir süreden beri.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; işsizlik de temel bir sorun. İşsizlik genelde azalmıyor; ancak, hükümete ve Devlet İstatistik’in rakamlarına göre işsizlik azalıyor; yani, Türkiye’de iki tane işsizlik olayı var; bir, bakanların ve rakamların Türkiye’si, bunda işsizlik azalıyor; bir de gerçeklerin Türkiye’si, bu gerçeklerin Türkiye’sinde de işsizlik oranı artıyor.

Sayın Bakanım, konuşma metninizin 16 ncı sayfasında işsizlik rakamlarının iyileştiğini söylüyorsunuz; ama, size bağlı İŞKUR Genel Müdürlüğünün aylık istatistikleri var, kayıtlı işsiz sayısı olarak, 2003 ağustosu ile 2004 ağustosu karşılaştırdığınız zaman, oradaki rakamlarda artıyor. Sizin iyileşme durumu hane halkı araştırmalarına göre yapılıyor; onda ise “işsizim” diye bizzat kayıt oluyor. Kayıtlı işsiz sayısı 2003 ağustosunda 511 792; 2004’teyse, 677 918; yani, 166 126 kişi artmıştır; artış oranı da yüzde 32,46’dır.

Sayın arkadaşlarım, memurların bu göstermelik toplusözleşmelerinden de söz etmek istiyorum. Artık bu göstermeliğe bir son verilmesi lazım. Memurların yoksulluk sınırının altında maaş almalarını önlemek için, maaşlarının insanca yaşam düzeylerine çıkarılması için memurlara grevli, toplusözleşmeli sendikal hak verilmelidir.

Yine, sayın arkadaşlarım, en önemli konulardan birisi kayıt dışıyla mücadeledir. 2004 yılını kayıt dışıyla mücadele yılı ilan ediyorsunuz Sayın Bakan; bundan da biz çok memnun oluyoruz. Keşke bu ilan edilen kayıt dışıyla mücadele bir sonuç verebilse. Sonuç vermesi için, bunun için elimizden gelen her bir şeyi yapmamız gerekiyor; yani, hükümetin bu konuda başarılı olduğunu söylemek olası değildir. Bir niyet var; fakat, niyet icraata yansımış değil. 2003 yılında kentlerde hizmet sektöründe kayıt dışı istihdam yüzde 4 artarken, 2004’ün ilk yarısında yüzde 14 oranında artmıştır. 2004 ilk yarısında sanayi sektöründeki kayıt dışı istihdam artışı yüzde 45’tir. Türk-İş’in araştırmasına göre ücretli çalışanların yaklaşık 5 milyonu kayıt dışında istihdam edilmektedir. Anka’nın hesaplarına göre kayıt dışı sektör nedeniyle, devletin vergi ve sigorta primi kaybı da yılda 17 katrilyon liradır. Diğer yandan, SSK’nın Eylül 2004 itibariyle alacakları, prim ve gecikme zamlarıyla beraber 5 katrilyon 620 trilyon liraya ulaşmaktadır. AKP  “2004 yılı kayıt dışıyla mücadele yılı” diyordu, destekleriz, olumlu; fakat, sonuç alınması da gerekir. Vakit geçirilmeden, bu konunun üzerine daha ciddî gidilmesi gerekir. Dolayısıyla, kayıt dışı çözülmeden de zaten sosyal güvenliğin sorunları çözülemez.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; asgarî ücretlilerin durumu da içler açısıdır. 2004’te asgarî ücret net 15.143.500 lira artarak 318 milyon 223 bin liraya çıkarılmıştır. Yapılan zam yüzde 5. Oysa, yılın ilk yarısında tüketici fiyatları artış oranı yüzde 16,5  olmuştur. Asgarî ücret, halen dört kişilik ailenin mutfak masraflarının ancak yüzde 64’ünü karşılayabilmektedir. Asgarî ücret, bir işçinin satın alma gücü olarak ele aldığımızda 1999 seviyesinin altındadır. 2005 yılı asgarî ücret artışının en az 1999 yılı seviyesine çıkarılması gerekmektedir.

Sayın arkadaşlarım, bir de işsizlik sigortası var. İşsizlik Sigortası Fonu. Bu fon, maalesef, işsizlere destek değil de devlete destek fonuna dönüşmüştür. Fonda oluşan 12 katrilyon 620 trilyon liranın yüzde 97’si ne yazık ki, devlet iç borçlanma senetlerinin finansmanında kullanılmıştır, kullanılmaktadır. Bu yasa değiştirilmelidir Sayın Bakanım. Değiştirilerek, esas amacına dönük, devlete destek değil de işçiye destek şekline dönüştürülmelidir.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devri konusuna gelince, benden önce konuşan Sayın Kumkumoğlu da söz etti, ben o görüşlere katılıyorum. SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devri yanlıştır, hukukî değildir. Özel hukuka tabi, işçi ve işveren primlerinden oluşan paralarla yapılan SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına verilmesi tasvip edilemez. Kimin malını kime veriyoruz? Eğer kamulaştıracaksak, bir kamu yararı var mıdır burada ve bu kamu yararı varsa, bu kamulaştırmada paraların peşin verilmesi lazım, bunları verebilecek miyiz?

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, geçen günkü toplantımızda bunu çok güzel ortaya koydu, açıkladı, dedi ki: “SSK’lıların sorunlarının çözümü konusunda yasa önerisini getirin, SSK’lıların sevk işlemlerini çözelim. İstedikleri hastaneye gidebilsinler. İkincisi de ilaçlarını aynen memurlarda olduğu gibi, istedikleri eczanelerden alabilsinler. O zaman, bu hastane devirlerine falan da hiç gerek yoktur.”

Sayın Bakanın olmadığı iki gün önceki toplantımızdan benden önceki arkadaşlar söz ettiği için ben de kısaca girmek istiyorum.

Arkadaşlar, Cumhuriyet Halk Partililerin tepkilerinde haklı olduklarını, sanırım, şu bir iki gün içerisinde gazetelerde çıkan yazılarda, televizyonlardaki görüntülerde görmüşsünüzdür. Bu görüntülerde ne deniliyor: “Cumhuriyet Halk Partisi çok fena yakalandı.” Başlık bu arkadaşlar. Sanki biz, 2002 seçim bildirgemizde SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına bağlanmasını istemişiz gibi bir durum; ama, bu yazının içeriğinde aslında bizim  seçim bildirgemizdekinin aynısını yazıyor; ama, başlık başka.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Tamamlar mısınız.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Tamamlıyorum Sayın Başkan.

Bunu buradaki sayın basın mensubu arkadaşlarımızın, muhabirlerimizin böyle yazdığına, böyle bir başlık attıklarına inanmıyorum. Onlar kendileri de Sosyal Sigortalı, onların primlerinden oluşmuş hastaneler, işçinin, işverenin primlerinden oluşmuş hastaneler. Şimdi, burada yazının içeriğinde deniyor ki: “Koordinasyonu”; yani, bu gazetede bizim seçim bildirgemizdekinin aynısı alınmış. Burada bizim birleştirmek istediğimiz,  Sağlık Bakanlığına vermek istediğimiz hizmetlerin daha etkin hale gelmesi için koordinasyondur ve işçilerin mülkiyet hakkının saklı kalmasını istiyoruz. Bunlar açıkça var; ama, yazının başlığı farklı bir başlık. Şimdi, televizyonlar, ilk başta, Sayın Bakanın açıklamasını burada verdiği zaman, Sayın Bakan da bizim seçim bildirgelerimizden bahsettiği zaman, orada, biz gerekli açıklamayı yapamadığımız için veyahut yaptığımız zaman televizyon kameraları olmadığı için, kamuoyunda bu türlü yanlış anlamalara neden oluyor. Bizim buradaki tepkimiz, bu yanlış anlamanın önlenmesi açısındandı.

Yine, sayın arkadaşlarım, benim tespitime göre 17 tane gazetede çıkmış.

BAŞKAN – Sayın Kaptan...

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın Başkanım, bitiriyorum- Başlık “Bakanı dövmeye kalktılar.” Bu konunun içinde de ben varım. Gazetelerin yazdığına göre, ben de varım; onun için bir şey söyleyeyim sayın arkadaşlarım:

Ben, sayın bakanları Türkiye Cumhuriyetinin bir bakanı olarak görüyorum. Bush Türkiye’ye geldiği zaman bir bakanımızın elinin Bush’un güvenlik görevlileri tarafından kontrol edilmesi konusundaki üzüntümü dile getirmek için soru önergesi verdim. Gazetelerde, televizyonlarda çıktı, Sayın Bakanın eli açılıyor falan. Bu, benim onurumu kırdı, önerge verdim; ama, maalesef, önergeye verilen cevap da zaten şu oldu: “Böyle bir olay olmamıştır.”

Şimdi, biz, bu arkadaşların yazdıklarına yanlış yazdılar demiyoruz, burada bir olay oldu; ama, bu olay şuydu:

Ben Sayın Başkana gittim, toplantıya ara verilmesini de talep ettim; hatta, iki defa gittim, o zaten verdiğini söyledi. Televizyon kameralarının yönü bu tarafa dönük. Arkadaşlarımız da Sayın Bakana tepkilerini dile getirirken, ben Sayın Bakana doğru gittim. “Sayın Bakan yakışıyor mu bu” dedim, sonra da “ara verildi, dışarıya çıksanız iyi olacak” diyeceğim; ama, Sayın Bakanın önündeki mikrofon açık olduğu için, ben daha kendisine söylemek istediğimi söyleyemeden Sayın Bakan “sayın milletvekili beni dövmeye mi geliyorsunuz” dedi. Şimdi, bunu Türkiye duydu. İktidar partisi milletvekili arkadaşlar da bizim bakan dövülüyor mu, ne oluyor diye geldiler. Yani, arkadaşlar, burada bakan dövme veyahut bakana hakaret etme diye bir şey yok........

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; ........  Türkiye’deki sosyal güvenliğin, Türkiye’deki tarımın, Türkiye’deki eğitimin, sağlığın sorunlarının çözülmesi hepimizin de görevi. Biz, bu görev bilinci içerisinde hareket etmemiz gerektiğine inanıyoruz; ama, sayın bakanların da olayları çarpıtarak, olayları kendi açılarından kamuoyuna aktararak, muhalefetin sessiz kalmasını sağlayıcı konuşmaları karşısında,  bizim tepkimizin de orada doğal ve haklı olduğunu şahsen söylemek istiyorum. Bizim arkadaşlarımızın görüşü de budur. Yoksa, muhalefet olarak amacımız, kavga çıkarmak, bakan dövmek, bakanın üzerine yürümek falan değil; ama, bakanın da muhalefet partisinin hakkını, hukukunu bilmesi gerekir ve sayın bakanlar da bizim seçim bildirgemizde ne varsa onu okumaları lazım.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaptan. …………

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.  Değerli arkadaşlar, konuşmalar tamamlandı.

Kısaca soru sormak isteyen varsa, özet olarak sorabilir. Buyurun.

 OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkanım, Sayın Bakana 2 tane sorum olacak.

1- Beş yıllık kalkınma planı, Acil Eylem Planı, sosyal güvenlik reformu ve Sağlık Bakanlığı Sağlıkta Dönüşüm Programında temel yaklaşımın, Sağlık Bakanlığının doğrudan tedavi hizmeti sunan ve hastane işleten  bir yapı yerine, politika, standart ve norm belirleyen, düzenleyen ve denetleyen bir fonksiyon üstlenmesi ve sağlık tesislerinin idarî ve malî yönden özerk yapıya kavuşturulması istenilmesine karşın, yine Dünya Bankasının, Mart 2003’te yayımladığı, Türkiye’ye daha iyi erişim ve etkinlik için sağlık sektörü reformu adlı raporunda da aynı şekilde Sağlık Bakanlığının düzenleme, izleme ve politika oluşturma fonksiyonu ile sınırlı kalması gerektiği, Sağlık Bakanlığı ve SSK hastanelerinin idarî ve malî yönden özerk olması gerektiği, SSK hastanelerinin yarı özerk yapısıyla Sağlık Bakanlığına bu anlamda örnek olacağına; hatta, Dünya Bankası, Sağlık Bakanlığı ve SSK hastanelerinin bir vücudun iki kolu gibi rekabet ederek çalışmasının örnek olacağı ve bu konuda da Hazine Müsteşarlığı ile Dünya Bankası arasında bir anlaşma imzalanarak, 11 Haziran 2004’te bu yönde bu kredinin harcanacağı belirtilmiş iken, şimdi ne değişti de, Sosyal Sigorta hastaneleri Sağlık Bakanlığına devrediliyor. Birinci sorum budur Sayın Bakanım.

2- Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı ve Yerel Yönetimler Kanunu Tasarısı dikkate alındığında ve 5220 sayılı Kanunda Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerin satılması yetkisini özelleştirmeden sorumlu Maliye Bakanlığına verildiğini de dikkate alarak, SSK hastanelerinin önce Sağlık Bakanlığına, sonra da belediye ve özel idarelere devredileceği, daha sonra da özel sektöre, özelleştirilerek özel sektöre satılacağı doğru mudur? Doğru ise, bundan sonra sağlık hizmetlerinin paralı olacağı, parası olanın tedavi olacağı, parası olmayanın ise Allah’a emanet edileceği veyahut ölüme terk edileceği anlamına gelmez mi? Çünkü, yerel yönetimler sağlık hizmeti satın alsa bile, o paranın bir bölümümü veriyorlar.

Sayın Bakanım, biz milletvekilleri olarak, eşimizi, çocuğumuzu bir doktora götürdüğümüzde 120 milyon lira bizden para alınır, sanıyorum 35 milyondu, şimdi belki 50 milyon lira bize sağlıktan ödenen para. Fakirin fukaranın durumu  ileride ne olur düşünün. Teşekkür ederim ...........

 BAŞKAN – Biz teşekkür ederiz Sayın Kaptan. …………

 ......./.......

 

ÖĞRETMENLERİMİZE GREVLİ TOPLU SÖZLEŞMELİ SENDİKAL HAK VERİLMELİDİR *          

*25.11.2004 TARİHİNDE; MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONUNDA  GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPTIĞIM  KONUŞMADAN

BAŞKAN – ……… Sayın Kaptan, buyurun efendim.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, sayın milletvekili arkadaşlarım, sayın bürokratlar, sayın basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım. Sayın Bakan şu anda salonda yoklar.

Bugün, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesini görüşüyoruz. Dün öğretmenler günü idi, bu vesileyle tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutluyorum. Her öğretmenler gününde devlet yöneticilerimiz ve sayın bakanlar “Öğretmenlik kutsal meslektir, öğretmenlik onurlu meslektir. Öğretmenlik aydınlık geleceğimizdir” derler; ama, geleceğimiz olan bu mesleğe de ne hikmetse para vermeyiz. Nitekim, bu yılda Sayın Bakan diyor ki “Öğretmenlik bir aşk mesleğidir. Öğretmenlik bir sevgi, bir şefkat mesleğidir” Sayın Bakan doğru söylüyor da bu sözler karın doyurmuyor. Ülkemizde bugün bir öğretmenin ortalama aylığı 700 milyon lira. Ülkemizde 4 kişilik bir ailenin zorunlu giderleri 1 milyar 600 milyon lira. Ülkemizde, yine, bugün, yoksulluk sınırı 1 milyar 500 milyon lira. Devletimiz öğretmenlerimize yoksulluk sınırının yüzde 50 altında bir maaşı uygun görüyor. Bu yanlıştır, bunun düzeltilmesi gerekir. Kısaca şunu söylüyorum, bundan 25 yıl önce bir öğretmen tüm maaşıyla ekmek almış olsa, 826 kilogram ekmek alıyordu, ama 25 yıl sonra, bugün, bir maaşı ile 373 kilogram ekmek alabiliyor.

Sevgili arkadaşlar, bu 2005 bütçesi de, öğretmenlerimize, maalesef, bir şey vermiyor. Yine, öğretmenlerimiz açlığa, yoksulluğa, sefalete mahkûm edilmektedir. Öğretmenlerimiz çaresizlikten ne yapacağını bilmemektedirler. Pazarda limon satmakta, maydanoz satmakta, şoförlük yapmakta, garsonluk yapmaktadır. Bu durumdan öğretmenlerimizi kurtarmamız gerekiyor. Öğretmenlerimizin yüzde 70’i tatil yapmıyor, bir de öğretmenevlerini satma sevdamızdan vazgeçmemiz gerekiyor. Öğretmenlerimizin çalışma saatleri Avrupa ülkelerine göre çok, İspanya’ya göre 400 saat, İrlanda’ya göre 900 saat fazla bir yılda. Ama, Avrupa ülkelerine göre aldıkları maaş ise, çok az. 15 yıllık bir öğretmenin, Türkiye’deki bir öğretmenle, İsviçre’deki bir öğretmen karşılaştırıldığı zaman İsviçre’den 11 kat daha fazla alıyor, Fransa’da, Belçika’da, İspanya’da, Danimarka’da ise, Türkiye’deki bir öğretmenin 6 kat fazlasını alıyor. Kısaca, Türkiye’de bir öğretmen, 15 yıllık bir öğretmen, 5 714 dolar alırken, Almanya’da 46 459 dolar, Malezya’da 14 280 dolar, Şili’de 12 902 dolar, Tunus’ta da 13 564 dolar para alıyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öğretmenlerimize hak ettikleri yaşam koşullarına uygun maaş vermeliyiz. Grevli, toplu sözleşmeli, sendikal haklarını vermeliyiz. Sağa sola, kışta, kıyamette sürmemeliyiz. Siyasal kadrolaşma yapmamalıyız. Din dersi ve ilahiyat kökenli öğretmenlerimiz elbette yönetici olabilirler; ama, bunların dışındaki diğer branş öğretmenlerimizin de yöneticilik yapabileceğini unutmayalım.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; eğitime daha fazla kaynak ayrılıyor iddiasına ben de katılmıyorum. Enflasyondan arındırılmış sabit fiyatla, 1999’u baz alarak 100 kabul edersek, 2005’te 80’e düşmüş. 1999’da 100, 2000’de 93, 2003’te 92, 2004’de 74.5 ve 2005 programında da 80.1’dir, enflasyondan arındırılmış sabit fiyatlara göre. Yine, konsolide bütçe içindeki durumda farklı değildir. 99 aldığımız zaman 11.8, şimdi ise, 9.6’dır, yani eğitime daha fazla para ayırıyoruz, kaynak ayırıyoruz görüşünün yanlış olduğu kanısındayım.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; eğitim yıldan yıla bir geriye gidiş, bir çöküş, bir dökülüş yaşamaktadır. Bunun somut örneği, ÖSS ve LGS’de sıfır alan öğrencilerimizin durumudur. Sıfır alan öğrencilerimizin sayısı LGS’de 2003’te 40 586 iken, 2004’te 65.598’e çıkmıştır. Bir Önceki yıla göre artış oranı yüzde 59.16’dır. ÖSS’de ise, 2003’te 26 448 öğrenci sıfır alırken, 2004’te bu rakam 32 177’e çıkmıştır ki, artış oranı yüzde 21.66’dır. Çözülen net soru sayısında durum farklı değildir, her iki imtihanda da matematik, türkçe, sosyal sorularında, 2003’e göre, 2004’teki sınavlarda çözülen net soru sayılarında da düşüş vardır. Uluslar arası sınavlarda da durum farklı değildir. Türkiye 38 ülke arasında fende 33 üncü, matematikte 31 inci sıradadır. Fende İran, Ürdün, Endenozya’dan sonra matematikte ise Tunus’tan sonra gelmektedir. Okuma becerileri araştırmasında ise, Türkiye 35 ülke içerisinde 28 inci sırada yer almaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği müzakerelerinde önümüzde üç tane önemli sorunun olacağı kanısındayım. Bunlardan birisi tarımdır. Bana göre ikincisi serbest dolaşımdır, üçüncüsü ise, eğitimdir. Eğitimde, özellikle, okulöncesi eğitimde AB ile aramızda büyük farklar vardır. AB’de yüzde yüze varan okullaşma oranı varken, bizde yüzde 15.8’dir. 7.5 milyon insanımız okuma yazma bilmemektedir. Ezbercilik bir sorundur. Meslekî orta öğretim sorundur, üniversiteye giriş bir sorundur, diplomalardaki denklik bir sorundur. Mesleklerin standartlaştırılması bir sorundur. Eğitimde kalite bir sorundur. Öğretmen yetiştirme bir sorundur. Yöneticilerin atanması bir sorundur. 30 yıldır Millî Eğitim Bakanlığında merkez örgütü işlevsel bir yapıya kavuşturulacaktır denir, ne yazıktır şimdiye kadar kavuşturulamamıştır.

Sayın milletvekilleri, eğitimci olmaya gerek yok, yönetici olmaya gerek yok. Millî Eğitim Bakanlığına baktığınız zaman genel müdürlüklere bakarsınız, cinsiyete göre, kız teknik, erkek teknik genel müdürlüğü diye ayrılır. Bir bakarsınız eğitim kademelerine göre orta öğretim, ilköğretim, yüksek öğretim diye ayrılır, bir bakarsınız mesleklere göre, ticaret, turizm, meslekî teknik, dil eğitimi diye genel müdürlükler ayrılır. Her bakan geldiği zaman işlevsel hale getireceğim diye merkez örgütünü yeniden düzenlemeye çalışır; ama, bir gelen bakan, bir önceki bakandan haberi yoktur. Sayın Müsteşar da burada, basına yansıdığı kadarıyla ki, Sayın Müsteşara soruyorlar “bakanlık merkez örgütünde yeniden düzenleme yapılacak mı” diye, Sayın Müsteşar da “yapılacak” diyor. Peki, Erkân Mumcu zamanında bir çalışma yapılmıştı, Sayın Müsteşar da diyor  ki “ondan haberim yok” Gazetede yazılan bu. Bu sorunların çözümü gerekirken, Sayın Bakan, bu sorunları çözmek yerine, yaptığı tek iş, kamuoyuna göre, Millî Eğitimi Bakanlığını, din eğitimi bakanlığına dönüştürmek, yakın arkadaşlarını ve kendi kadrolarını kurmak, bunun yanı sıra bunlar yetmiyormuş gibi de, son Bakanlığın üzerine 400 trilyonluk yolsuzluk gölgesinin düşmesini önleyememektedir.

Ben, bu konuda, Sayın Bakana bir soru sordum, 17 eylül tarihinde sordum ve şu ana kadar bu soruların cevabı gelmedi. Bu konuda yolsuzluk üzerinde iktidar da, muhalefet de hassasiyetle duruyoruz. Gocunacak bir durum mu var? Şimdiye kadar bizim yasal görevimiz olan bu sorulara cevap verilmemesini şahsen kınıyorum. Daha önce sorduğum soruyu tekrar aynen okuyorum:

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Millî Eğitimin Bakanı tarafından yanıtlanmasını arz ediyorum. Saygılarımla. (17.09.2004)

                                                                                                                                      Osman Kaptan

                                                                                                                                  Antalya Milletvekili

Millî Eğitim Bakanlığının, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ile yaptığı protokol sonrası gerçekleştirdiği 400 trilyon liralık ilköğretim okul ihaleleriyle ilgili olarak basında çeşitli haberler çıkmakta ve ihaleye katılan bazı firmaların çeşitli iddiaları bulunmaktadır. Bu bağlamda:

İhaleler toplam kaç okul için yapılmıştır? İhaleye hangi firmalar katılmıştır, hangi ihaleyi kazanmışlardır? Tüm firmaların tekliflerini ve ihaleyi alan firmaların kaç lira bedelle aldıklarını açıklar mısınız?

İhalelere en düşük fiyatı veren firmaya değil de, yüksek fiyat veren firmalara verildiğini, bu nedenle de, bakanlığın, yaklaşık 87 trilyon lira zarara uğratıldığı doğru mudur?

En düşük fiyat veren firmalara, ihale verilmiyorsa, ihale yapmanın mantığı nedir? Açıklar mısınız.

İhalelere verilen en düşük teklif ile ihaleyi alan firma teklifleri arasında 330 milyar lira ile 2 trilyon lira arasında farkların olduğu doğru mudur? Doğru ise bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Ankara, Etimesgut, Sincan okul ihalesinde daha ucuz teklif veren 34 firma varken, 35 inci sırada olan Ürdün İnşaata ihalenin verilmesinin nedenlerini açıklar mısınız?

Yaptırılması planlanan okul binalarının, Bayındırlık Bakanlığı tarafından hazırlanan 2004 yılı yapı yaklaşık maliyetleri çizelgesinde belirtilen metrekare birim fiyatlarının üzerinde ihale edildiği doğru mudur? Doğru ise, bunun gerekçesini ve yasal olup olmadığını belirtir misiniz?

Millî Eğitim Bakanlığı Yatırımlar ve Tesisler Daire Başkanı Prof. Abdülsamet Aslan’ın, bu göreve gelmeden önce danışmanlığını yaptığı iddia edilen Aksa İnşaatın 4 adet ihale karşılığı 26.6 trilyonluk iş aldığı doğru mudur? Bu firmaya en büyük fiyat sıralamasında 34 üncü olduğu halde, ihale verildiği doğru mudur?

İhaleyi alan bir firma sahibinin babasının AKP milletvekili olduğu doğru mudur? Doğru ise, hangi firmadır ve kimdir? Açıklar mısınız.

Söz konusu ihaleleri, Kamu İhale Kurumu incelemeye almış mıdır? Siz de bu konuda bir soruşturma yaptırmayı düşünüyor musunuz?

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz. ………………………

 Sorular ve yanıtlarda ilgili bölümlerde Bakanlığında yapılan ihale yolsuzluğu( ki sonradan Kamu İhale Kurumu tarafından bir çoğunun yasaya uygun olmadığı belirlendi) ile ilgili soruyu duymazdan gelip yeniden yapılanma ile ilgili soruya da aşağıdaki yanıt verilmiştir. …………

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) –  …………… Sayın Kaptan, yeniden yapılanmayı soruyor. Yeniden yapılanma çalışması bitirilmiştir, Başbakanlıkla paylaşılmaktadır. Detayına girmeyeceğim. ……….

 ......./.....

 

SAYIN BAKAN, YA TARIMIN SORUNLARINI ÇÖZÜN YA DA İSTİFA EDİN *   

23.11.2004 TARİHİNDE; TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ KOMİSYONDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMA

BAŞKAN –………Sayın Osman Kaptan, buyurun efendim.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; arkadaşlarımızın söz ettiği konulara girmemeye gayret edeceğim. Ama, öz olarak konu şu: Nüfusumuzun, istihdamımızın üçte 1’inin yaşadığı, barındığı tarım kesiminin çok ciddî sorunları vardır. Bu sorunları çözmek de hükümetin görevidir. Biz, muhalefet partisi olarak nasıl ki AB yasalarının hepsinde hükümete destek verdiysek, tarım konusunda da, tarımın sorunlarının çözülmesi konusunda çiftçilerimizin, köylülerimizin yüzünü güldürücü her konuda tam destek vermeye hazırız. Yeter ki, hükümet tutumunu, tarıma bakışını değiştirsin.

Sayın arkadaşlarım, tarım sektörü 2003 yılında, geçen yıl yüzde 2,5 gerilerken, bu yılın ilk çeyreğinde, yani, 2004’ün ilk çeyreğinde yüzde 7,5 gerilemiştir. Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine bakıldığında, ormancılık ve balıkçılık, alt sektörleri hariç tutulduğunda, tarımdaki gerileme yüzde 9 gibi daha büyük boyutlardadır. Bu gerileme, genel olarak, bitkisel ürünlerin üretiminde yüzde 13,7; meyvelerde ise yüzde 26’yı aşmış bulunmaktadır. 2004 yılının ilk beş ayında tarımsal ithalat yüzde 42 artarken, ihracat artışı yüzde 29’da kalmıştır. Artık, Türkiye, yanlış tarım politikaları sonucunda bir tarım ülkesi olma özelliğini, tarımda kendi kendine yetme özelliğini kaybetmektedir.

Çiftçi, köylü her gün geriye gitmektedir, yıldan yıla demiyorum her gün daha geriye gitmektedir, yoksullaşma daha da artmaktadır. Tarım kesiminde insanlarımız canından bezmiştir. Atatürk’ün “köylü milletin efendisidir” dediği köylü, IMF’nin ve küresel güçlerin elinde köle durumuna düşürülmemelidir.

Üretim, geçen yılın fiyatlarının çok altında satılabilmektedir ya da satılmadan dökülebilmektedir. Arkadaşlarımız sözünü etti, buğdayda böyle, limonda böyle, portakalda böyle, domateste, patlıcanda, biberde böyle.

Sayın Bakan, geçen ay Kumluca’ya gelmiştiniz. Bir labaratuvar açılışında ben de vardım, ben de konuşmuştum. Orada demiştim ki, Sayın Bakan, geçen yıl bugünlerde limon dalında 550-600 bin lira, şimdi 300-350 bin lira, dilim varmıyor 250 000’i söylemeye demiştim. Çünkü, 250 000’i dediğim zaman, zaten millet bir fırsat arıyor, 250 000’e düşeceğine neden olmak istemiyordum; ama, aradan bir ay geçti Sayın Bakan, şu anda, Finike’de, Kumluca’da limon 150-200 bin liraya indi, yani, geçen senenin dörtte 1’ine indi. Domates, patlıcan, biber, üç sene öncenin fiyatıyla aynı; fakat, girdiler yerinde saymadı; ilacı da, tohumu da, hepsi arttı.

İnsanlar çaresizlikten ne yapacaklarını bilemediklerinden, portakal bahçelerini kökleyerek, seracılık, domates, patlıcan üretmeye başladılar; ama, sebze de para etmeyince, artık, ne yapacaklarını onlar da şaşırdı.

Üretici başına, OECD ülkelerinde ciddî destekler verilmekte; hepimiz biliyoruz. Türkiye’de, ortalama 1 500 dolar dolayında verilen üretici desteğinin Avrupa Birliğinde   16 000 dolar –bizimkinin onbir katı- Amerika Birleşik Devletlerinde 19 000 dolar, Kore’de 23 000 dolar olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Artık, Türkiye de tarım üretemez, tarımsal kapasitesini kullanamaz hale gelmiştir.

AB ortak tarım politikasında müdahale alımları, telafi edici ödemeler, prim destekleri, depolama destekleri, kırsal kalkınma destekleri sürdürülürken, ülkemizde fiyat destekleri, gübre, ilaç, tohumluk sübvansiyonu, kredi desteği kaldırılmış, bunlar yetmemiş gibi, bir de, ucuz tarım ürünlerinin dışarıdan alımına, ithalatına izin verilerek, Türk tarımı haksız rekabete terk edilmiştir.

Sayın arkadaşlarım, biz, milletvekillerine hediyeler geliyor Anadolu’nun değişik yörelerinden. Bazen bir paket fındık geliyor, bazen üzüm geliyor, bazen fıstık geliyor.

BAŞKAN – Biz görmedik!

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Hepimize geliyor, hepimiz alıyoruz; ama, görmediyseniz bile başkaları almıştır.

Bize gelen, her milletvekiline dağıtılan bir paket. Bunlar benim tanımadığım kişiler. Bundan sizlere de gelmiştir. Bu poşette deniliyor ki: “Çekirdeksiz Kuru Üzüm, Sultaniye, Manisa gerçeği, dünyanın ağız tadı üzüm, dünya ihracatında Türkiye’nin lider olduğu ürün, dünya kalitesinde lider olan ürün, üretilenin yüzde 90’ı ihraç edilen ürün, maliyeti 1 milyon lira, piyasa satış fiyatı 700 000 lira olan ürün. Halil Günay Yeşilyurt Belediye Başkanı Alaşehir Manisa.” Sayın arkadaşlar, bunları bize ikram olsun, hediye olsun diye göndermiyorlar. Yani, üzümün de, fındığın da, incirin de, kayısının da sorunlarını çözün diye milletvekillerinin dikkatini çekmek için gönderilen hediyeler olduğu kanısındayım.

Türkiye Ziraat Odaları Birliğinin 2003 yılında tarım üreticisinin 1997 yılının kayıtlarına ilişkin hesaplarına şöyle bir baktığımızda, 1997 yılında 2,86 kilogram buğdayla 1 litre mazot alınabildiğini, şimdi ise çiftçi 2003 yılında 4,27 kilogram buğdayla 1 litre mazot alabilmektedir. Üreticinin satın alma gücü 1997’den 2003 arasında yüzde 33 azalmıştır.

Yine, 1997 yılında 34 kilogram buğdayla 12 kilogramlık bir tüpgaz alınabilirken, 2003 yılında 60 kilogram buğdayla 12 kilogramlık bir tüpgaz alınabilmektedir. Üreticinin satın alma gücü yüzde 49 azalmıştır.

Şimdi, bir iki örnek de sizin iktidara geldiğiniz dönemden vermek istiyorum. Bu, Devlet İstatistik Enstitüsü tarım fiyatlarının baz alınarak yapılan bir hesaplamadır. AKP nin iktidara geldiği; 2002 yılında, 10 kilo buğdayla 11,5 kilo büyükbaş ve küçükbaş hayvan yemi alınabilmekteydi. 2004 yılı Ekim ayında ise 10 kilogram buğdayla aynı girdilerden 9,8 kilogram hayvan yemi alınabilmektedir.

AKP nin  iktidara geldiği 2002 yılında, 1 kilogram buğdayla 1,7 kilogram amonyumsülfat gübresi alınırken, 2004 yılı Ekim ayında ise 1 kilogram buğdayla aynı gübreden 1,2 kilogram alınabilmektedir.

Yine, üre gübresinden... AKP nin  iktidara geldiği; 2002 yılı sonunda 1 kilogram buğdayla 1,3 kilogram gübre alınırken, 2004 yılının Ekim ayında 700 gram gübre alınabilmektedir.

30-50 beygir gücündeki bir traktör, AKP nin  iktidara geldiği  2002 yılı sonunda, 1 traktör alabilmek için 59 ton buğday gerekirken, 2004 yılı Ekim ayında 78 ton buğday gerekmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Bakan; sözlerimi bitirirken, öz olarak şunu söylemek istiyorum: Bir tarafta IMF, Dünya Bankası ve politikaları, bir yanda IMF’ye teslim olmuş Hükümet ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, bir tarafta Dünya Ticaret Örgütü, bir tarafta don, dolu, sel, kuraklık gibi doğal afetler... Bu saydıklarım, yani, IMF, IMF’ye teslim olmuş Hükümet, Dünya Bankası, doğal afetler Türk çiftçisini bitirme noktasına getirmiştir. “Çiftçinin gözünü kara toprak doyurur” demekle ve sonra da   Sayın Başbakanın çiftçilerden özür dilemesiyle konu geçiştirilemez. Çiftçinin kendisi zaten kara toprak olmuş durumdadır. Bunun ayıbı da, geçmiş hükümetlerin olduğu kadar, şu anda sorunları çözme mevkiinde, durumunda olan Hükümetindir, Tarım Bakanlığınındır.

Sayın Bakan, AB’ye bu tarımla entegre olmamız söz konusu olamaz. Sayın Bakan, vakit geçirmeden ya gerekli önlemleri alın, tarımın sorunlarını çözün ya da istifa edin.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Efendim, teşekkür ederiz. ……………

 Sorular ve yanıtlar bölümünden

BAŞKAN – Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan benim tek sorum var. Ziraat Bankasından ticari kredi kullanan ve borçlarını ödemeyip, icra takibine uğrayanlar sonradan kredi borçlarını ödedikleri zaman, Merkez Bankasını da ekleyebiliriz. Kayıtları silinebiliyor ve sicil affına uğramış oluyorlar. Bu kişiler Ziraat Bankasından kredi kartı alabiliyorlar, kredi çekebiliyorlar, bankayla ilgili çek-senet işlerini yürütebiliyorlar. Ancak, tarımsal kredi kullanıp da, aynı duruma düşenler, kayıtları yöresel şubelerde bulunduğu için risk taşıdıkları gerekçesiyle icra takibi sonunda borçlarını ödemiş olsalar dahi kredi kullanamıyorlar. Borçlarını ödeyemeyen üreticiler için 2003 ile 2005 yılları arasında bir taksitlendirme sistemi geldi ve o ödeme planı içinde ödemeler yapılıyor. Bu çelişkili durumun ortadan kalkması için ödeme sıkıntısına düşen ve icra yoluyla borcunu ödemek zorunda bırakılan tarımcıların mağduriyetinin önlenmesi yönünde gerekli girişimler bakanlığınızca yapılacak mıdır?

Teşekkür ederim. …………………….

 BAŞKAN– Efendim, biz teşekkür ederiz.

 ........./.......

 

 EKONOMİ İYİYE GİDİYOR DA İŞYERLERİ NİYE KAPANIYOR *

*22.11.2004 TARİHİNDE; SANAYİ VE TİCARET BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ KOMİSYONDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMA

BAŞKAN - Buyurun Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım.

Türkiye ekonomisinin, reel sektörün motoru, dinamosu durumunda olan şirketler ve kooperatiflere bakıldığında, 2003 ile 2004 yılları arasında ocak-ekim itibariyle şirket ve kooperatiflerin açılış oranları bir önceki yıla göre yüzde 25,9 oranında artmıştır. Kapanma oranları ise, yüzde 35,08 oranında artmıştır. Yani, 2003 ile 2004 ocak-ekim arası karşılaştırıldığı zaman, şirketlerin ve kooperatiflerin açılış oranı ile kapanış oranları arasında yüzde 10’luk bir kapanış farkı bulunmaktadır. Aylık bazda bakıldığında ise, yine DİE’nin Ekim Bültenine göre, 2004 Ekim ayında 2003’ün aynı ayına göre açılan şirket ve kooperatif sayısı yüzde 7,3 oranında iken, kapanan şirket ve kooperatif sayısı yüzde 41,2 artmıştır. Aradaki kapanış lehine açılış aleyhine olan farkın yüzde 33,9 olduğu görülmektedir. Bu durumda, Sayın Başkan, Sayın Bakan; bu rakamlar reel sektörün içinde bulunduğu durumun iyiye değil, kötüye gittiğinin bir göstergesi değil midir? TESK’in verilerine göre, TESK’e kayıtlı esnaftan 2003 yılında 97 bini dükkanını kapatmıştır. Aileleriyle birlikte bu, yaklaşık 400 bin kişinin yaşamını olumsuz etkilendiği, yine yaşamlarında mağdur duruma düştükleri anlamına gelmemekte midir?

Peki, ekonomi iyiye gidiyor da, bu işyerleri niye çığ gibi kapanıyor? Sayın Başbakan, “Her işyeri 1 işçi alsa, 1,5 milyon işsiz iş bulabilir” diyor. Şimdi, bu kapanan işyerlerinden Sayın Başbakanın haberi yok mu? İşyerleri kapanıyor, dolayısıyla işçi alınmıyor, işçi çıkarılıyor. Sanayi, artık Sayın Özcan’ın dediği gibi, istihdam yaratma konusunda eskisi gibi değil. Yani, sanayi, eskisi gibi artık istihdamda öncü bir sektör durumunda değil. İSO’nun yaptığı çalışmalara göre, 1998-2003 yılları arasındaki 5 yılda Türkiye'nin 500 büyük sanayi kuruluşunda çıkarılan işçi sayısı 70 bini geçiyor.

Yani, 1998’de 500 büyük sanayi kuruluşunda 587 375 işçi çalışırken, 2003’te 518 532’ye inmiştir bu sayı. Ve aradaki fark 70 bin gerilemiştir. Artık, sanayide kapasite kullanımı artıyor, ancak kapasite kullanımının artmasına karşılık da, işten çıkarmalar da artıyor. İstihdam yaratılmıyor.

Sayın Bakan, Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; ülkemizin rekabet gücünde de bir ilerleme olmadığı gibi, gerileme oluyor. Dünya rekabet gücü, 2003 yılında Türkiye nüfusu 20 milyondan çok olan 30 ülke arasında 2002 yılında 23 üncü sırada iken, 2003’te 2 sıra gerileyerek 25 inci sıraya düşmüştür. Türkiye, rekabet sıralamasında bırakın ileriye gitmeyi, mevcut konumunu bile korumayarak, 2 sıra geriye gidiyor. 30 ülke arasında sondan 6 ncı oluyor.

Yine, ekonomik performans sıralamasında da, 2002 yılında 30 ülke içinde sondan 5 inci ülke iken, burada da 2 sıra gerileyerek, ekonomik performansı en düşük sondan 3 üncü ülke durumuna düşmüştür.

Yine, OECD ülkeleri içinde verimliliğin en düşük olduğu ülke Türkiye’dir. Kayıt dışı çalışanın ekonomiye maliyeti 17 katrilyon lirayı geçmektedir.

Tekelleşme yüksek seviyededir. DİE’nin hesaplarına göre, 133 sanayi kolunun 72’sinde, yani yüzde 54’ünde çok yüksek veya yüksek derecede tekelleşme vardır. Türkiye'de bu rakamlara bakarak, “Sanayi iyiye gidiyor, ticaret iyiye gidiyor” demek zordur. Keşke iyiye gitse, hepimiz bundan mutlu oluruz. İyiye gidilmesi için gerekli tedbirlerin alınmasında yarar olduğu kanısındayım.

Sayın Bakan, sayın arkadaşlarım; sanayicimizin bir kısmı yurt dışına kaçıyor. Rusya’ya gidiyor, Türki cumhuriyetlere gidiyor, Romanya’ya, Bulgaristan’a, Çekoslovakya’ya gidiyor. Vergiler ağır diyor, gidiyor; özendirme yok diyor veyahut yetersiz diyor, gidiyor; yabancı sermaye gelmiyor, geliyorsa da devede kulak kalıyor; tarımda ürün para etmiyor; ne istersen dışarıdan gelebiliyor. Türkiye'de, özellikle tarım kesiminde ürün para edecek olsa, hemen İran’dan geliyor. Sivribiber, patlıcan, elma, karpuz İran’dan geliyor. İran’dan karpuzun gelmesi, Adana karpuzunun para etmemesi demek oluyor. İran’dan sivribiberin, patlıcanın gelmesi, Demre’nin, Kumluca’nın, Finike’nin patlıcanının, sivribiberinin para etmemesine neden oluyor. Kaliteye zaten bakan yok.

Bir de, esnaf konusunda görüşümü söylemek istiyorum. Sayın arkadaşlar, Anayasamızın 173 üncü maddesi, “küçük esnaf ve sanatkârların korunması için devlet gerekli tedbiri alır” diyor. Ama, görülen o ki, devlet tedbir alıyor da, bu aldığı tedbirler küçük esnafı büyütmek için değil, sanki daha da küçültmek için alıyor. Küçük esnafı, esnaf sınıfından çıkarıp, tüccar yapmak için devlet tedbirler alıyor

Sayın Bakan. 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunu çıkarıldı 2003’te, 2004’te de yönetmeliği çıkarıldı. Çıkarılan yönetmelik, kamyoncu esnafını zor duruma sokmaktadır. 4925 sayılı Kanunu çıkarıyoruz, 1163 sayılı Kooperatifler Kanununu yok sayıyoruz sanki. Bu kanun, kamyoncu esnafına Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonundan ayrılarak, ticaret odalarına kayıt olmalarını istemektedir. Böylelikle, küçük esnaf tüccar yapılmaktadır. Kooperatifler etkisiz hale sokulmaktadır. Kooperatiflere 75 ton kapasite getirilmektedir. Kooperatifler zaten güçsüzdür; bu 75 ton demek, 5 tane kamyon alacaksın demektir.

Bunun yanı sıra, kısaca şunları söylemek istiyorum: Tüketicinin korunması konusunda, el sanatlarının, el halıcılığının korunması yönünde etkili ne önlemler alındı? Eskiden ilkokullarda okurken biz, Yerli Malı Haftası yapılırdı. “Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı” denilirdi ve teşvik edilirdi. Ama şimdi ise, yabancı malı kullanmak sanki bir ayrıcalık, sanki bir prestij sahibi olmak durumuna geliyor.

İşportacılar “gel vatandaş gel” diye bağırıyorlar. Bu Çin malı, bu Rus malı, bu işte aklınıza gelen ne varsa, Amerikan malı, her şey var... Hatta dükkanların önünde yazıyor: “Çin Halısının metrekaresi 35 milyon lira” diyor. Sayın arkadaşlar, bu 20-25 yıl önce aynı durumda Japon malları Türkiye'ye gelirdi, “Japon malı tapon malı” denilirdi. Ama öyle olmadığı görüldü. Japonların dünya ticaretindeki, dünya ekonomisindeki ağırlığı görüldü. Bu Çin malları da, Çin’in gelişinin bir işareti olarak görülmelidir derim. Bugün Real gibi büyük mağazalara gidildiği zaman, bizim yerli halımıza karşın, özellikle el dokumacılığı halımıza karşın, daha ucuz, kalitesinin ne olduğunu bilemiyorum, yabancı Çin halılarının diğer ülkelerden gelen halıların çok olduğu görülmektedir.

Tarım konusunda, tarımın çöktüğünü, felç olduğunu artık biliyoruz. Yani, bir taraftan dolu, sel, doğal afet oluyor, bir taraftan kapkaççı tüccarların eliyle soyuluyorlar. Yani, sadece kapkaççılar büyük kentlerde değil, özellikle tarımda üretim bölgesinde mevsimine göre büyük vurgunlar oluyor. Önce itimat telkin ediyorlar, ilk başlarda peşin veriyorlar, bir süre geçtikten sonra köylünün, üreticinin ürününü elinden alıp, gidiş o gidiş. Senedi karşılıksız çıkıyor, ne çeki bulunabiliyor, ne adamın kendisi bulunabiliyor... Ama bunlar Türkiye'de her zaman olan şeyler. Tüketici korunduğu gibi, üreticinin de korunmasında yarar olduğu kanısındayım. Özellikle bu toptancı hallerde, üretici derneklerinde, belediyelerde bir teminat sisteminin geliştirilmesi gerekiyor. O teminat sistemiyle üreticilerin korunmasında yarar olduğu kanısındayım.

Bütçenin hayırlı olmasını diler, hepinize saygılar sunarım.

BAŞKAN - Biz teşekkür ederiz efendim. ………………

Sorular ve yanıtlar bölümünden

BAŞKAN – Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlar; benim tek bir sorum var; o da şu: İktidar ve muhalefet milletvekillerinin anlaştığı tek konu, bu yatırımların ve istihdamın teşvikine ilişkin 36 ili kapsayan yasa üzerinde oluyor. Bunun yanlışlığı, adaletsizliği üzerinde hepimiz bir ortak payda da buluşuyoruz. O halde, Sayın Bakan, 36 ili kapsayan, iller esasına göre olan ve 1 500 doları baz alan Yatırımları ve İstihdamı Teşvik Yasasının ilçelere göre yeniden düzenlenmesini uygun görüyor musunuz? Bu konuda bir çalışmanız var mıdır? Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.    ……………

SANAYİ VE TİCARET BAKANI ALİ COŞKUN (Devamla)- .... Şirketler, kooperatifler konusu, Osman Kaptan arkadaşımızın dile getirdiği bir konu. Detaya inmeyeceğim; burada var, bilgi veririz; zaten yayınlanıyor………………

Tabiî, eskisi gibi, Osman Kaptan Beyin söylediği gibi “yerli malı yurdun malı, onu mutlak kullanmalı” dönemi geride kaldı maalesef. Okulda hep beraber yerli malı haftaları yapardık; çünkü, bugün devlet ihalesinde bile yerli malına öncelik ancak kanunun verdiği bir yüzde 15’lik bir ihale yetkisi var, onun dışında kullanamıyorsunuz, tercih için zorlayamıyorsunuz. Bu, bir eğitim meselesi, millî bir mesele. Bununla ilgili uyarılar yapıyoruz; ama, açıktan yapılan uyarı, Avrupa Birliği anlaşmalarına, Gümrük Birliği Anlaşmasına ters olduğu için, bir işletmeye yerli malı kullanmayı mecbur edemiyorsunuz; yani, şartnameye yerli malı olacaktır diyemiyorsunuz. Onun için, bu konuda hassasiyetimiz bizim de var; ama, bu dünyadaki gelişmeye, rekabet çağına alışmamız gerekiyor. …………….

5084 getirilen eleştiriler dikkate alınarak yeniden düzenleniyor, Osman Kaptan Beyin söylediklerini dikkate alıyoruz. ……………

 ......../........

 TURİZMİN SORUNLARI VE ANTALYA*

*22.11.2004 TARİHİNDE; KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE  KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMA

BAŞKAN – Komisyonumuzun değerli üyeleri, Değerli Bakanımız, Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesi üzerindeki görüşmelere devam ediyoruz. Söz sırası, Sayın Kaptan’da.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, sayın basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Hepimizin bildiği gibi, kültür geçmişimiz, turizm ise geleceğimiz. Türkiye’nin iki önemli sorunu var. Çok sorunu var belki, ama, bu sorunların içerisinde iki tane öncelikli, önemli sorunu var. Birinci sorun, işsizlik, fakirlik, fukaralık, yoksulluk. İkinci sorun, iç ve dışborç yükü, cari açık. Bu sorunların çözümü için turizm stratejik bir sektörümüz, potansiyel bir avantajımız. Ülkemizde, 2 milyonun üzerinde kişi turizmden ekmek yiyor. İstihdamda her 100 kişiden üçü turizmde çalışıyor. İspanya’da bu oran yüzde 8, Yunanistan’da yüzde 6, İtalya’da yüzde 7. Türkiye’de turizmde çalışan kişi, komşu, rakip ülkelere bakılınca, bu oranlar artırılabilir, dolayısıyla istihdamda turizm önemli bir öncelikli sektör olmaktadır.

İstihdamda, artık, sabah Sanayi Bakanlığı bütçesi görüşülürken söylediğim gibi, sanayi istihdam konusunda öncü sektör olmaktan çıkmaktadır. 1998-2003 yılları arasında Türkiye’deki en büyük 500 sanayi firmasından beş yılda 70 000 kişi işten çıkmıştır. Dolayısıyla, turizme istihdam açısından önem vermek durumundayız. Turizm sektörü, diğer sektörlerle de, diğer, 38, 39, hatta 40’a varan sektörle de doğrudan veya dolaylı olarak sürükleyici bir etki yapmaktadır. Bir tarafta, diyoruz ki, işte, dış ticaret açığının, Sayın Enis Tütüncü’nün de söylediği gibi, yüzde 70’leri, yüzde 79’ları turizmden karşılanıyor. Buna karşılık, Kültür ve Turizm Bakanlığının bütçesine ayrılan ödenek yeterli değil. 2002 yılı baz alınarak yapılan hesaplamalarda kültür ve turizm harcamaları 2002 yılı düzeyinin gerisindedir. Enflasyondan arındırılmış olarak yaptığımız hesaplamaya göre, Bakanlık bütçesi 2002 yılı 100 olarak alındığında, 2003’te 88’e inmektedir, 2005’te program hedefi ise 91’dir.

Sayın Bakanın ifade ettiği gibi, kültür turizmin konsolide bütçe içindeki yeri binde 41’dir. 1999’da binde 43, 2000’de binde 42 ve 2003’de binde 37, 2004’de de binde 39 olmuştur. Yani, Sayın Başkan, Değerli Bakan, değerli arkadaşlarım; biz, iki gün sonra öğretmenler gününü kutlayacağız. Her yıl öğretmenler gününde, öğretmenlik kutsal bir meslektir, öğretmenlik onurlu bir meslektir, öğretmenler geleceğimizdir deriz; ama, öğretmenlerimize para vermeyiz, ücret vermeyiz. Şimdi, turizmde de, turizm geleceğimizdir diyoruz, turizmden Türkiye daha kırk, elli yıl ekmek yiyecek diyoruz; ama, bütçeden gerekli parayı ayırmıyoruz. Bugün, Sayın Bakanın ifade ettiği gibi, kaynak yaratabilirler; ama, bu bakanlıklar gelip geçicidir, bunun bir sürekliliği olması gerekir. Her bakan, kaynak yaratmakta şimdiki Sayın Bakan kadar başarılı olamaya da bilir. Bu nedenle, turizmin bir devlet politikası haline getirilmesi gerekir. 2002’de turizm şûrasında, yılda 450 milyon dolar teşvike, altyapıya, tanıtıma para ayrılması öngörülmüştür 2020 hedeflerinin tutabilmesi için; ama, görülüyor ki -bu hedeflere ulaşmamız elbette sağlanacaktır, bu hedeflere ulaşmamız elbette söz konusudur- bu sektörün kendi dinamizminden kaynaklanan bir olay olacaktır. Yoksa, devletten ayrılan kaynaklardan olmayacağı ortada gözükmektedir.

Şimdi, kapasite yaratmada, altyapıda, havaalanlarında, elbette ki, devletin elinden geleni yapması gerekir. Bir de, bu sektörün dinamizminden söz ettim. Sayın arkadaşlar, 1984 yılında, Türkiye’ye gelen turist sayısı 2 milyonun biraz üzerinde. On yıl sonra, 1994’de, bu, 2 milyon, 6 milyonun üzerine çıkmış. Dolayısıyla, her on yılda, Türkiye’ye gelen turist sayısı 3 kat artmıştır. 2004’e geldiğimizde 1994’de 6 milyonun üzerinde olan turist sayısı, sanırım 17, 17,5, 18 milyon civarında olacaktır. Yani, 6’nın 3 katı olacaktır. Bu hesaba göre de, on yıl sonra; yani, 2014 yılında, bizim 50 milyon turisti ağırlamamız söz konusudur. Biz, on yıl sonra 50 milyon turisti ağırlayacak bir kapasite yaratmak durumundayız, ona göre altyapıları yapmak durumundayız. Rakibimiz Yunanistan’da, yine, Sayın Bakan ifade ettiler, İspanya’da sadece turiste yönelik havaalanları 10’un üzerinde, sanırım 13, Türkiyemizde 5 tane havaalanı var. Antalya, Dalaman, Bodrum, İstanbul, İzmir’i de kısmen sayarsak, 5 tane havaalanı. Gazipaşa’ya havaalanı yapıldı, dağdan dolayı uçaklar kalkamıyor. Kınık’a havaalanı yapılacaktı, çevre koruma izin vermiyor denildi, ne oldu son durumunu bilmiyorum, Sayın Bakan da açıklarsa memnun oluruz. Yani, biz, hava alanlarımızla, altyapılarımızla, turistik yollarımızla, önümüzdeki dönem için gerekli hazırlıkları yapmak durumundayız.

Bir örnek vermek istiyorum. Antalya’da turistik yolların toplamı 385 kilometre. 78 kilometresi stabilize, 37 kilometresi toprak yol, 115 kilometresi de toprak ve stabilize oluyor. Bu yolların toplam proje tutarı 87,7  trilyon lira. 2004 yılında bu yollar için 2,2 trilyon ödenek ayrılmıştır. Bu gidişle, bu yollar kırk yıl sürecek demektir.

Yine, Sayın Bakan, geçen yılki Plan ve Bütçe Komisyonundaki bütçe konuşmasında 2004 Mayıs ayı sonuna kadar Antalya’daki altyapı yatırımları büyük ölçüde bitirilecek demişti. Sayın Bakan, turistik yollar var, Kaş’ın kanalizasyonu var, Antalya’da yapılacak birtakım yatırımlar var. Bu konuda, Antalya Ticaret ve Sanayi Odasının bize müracaatları var, sizin, yine, konuşma metninizde de var. Antalya ve Türkiye’deki bu altyapı yatırımlarının bitirilmesi gerekiyor.

Sayın  arkadaşlarım, turizmde, önemli bir konu da, turizm ucuza mı gidiyor? Ben bu konuda soru sordum, Sayın Bakanlıktan aldığım cevap da ucuza gitmediği yönünde.  OECD’nin yaptığı çalışmalardan bazı örnekler var. Almanya’da 100 euroya üretilen mal ve hizmet, İtalya’da 92 euroya, Yunanistan’da 85 euroya, İspanya’da 84 euroya, Türkiye’de 58 euroya yapılıyor. Yine, Hollanda’da 100 euroya alınan bir mal ve turizm hizmeti, İtalya’da 92 euro, Yunanistan’da 85 euro, İspanya’da 84 euro, Türkiye’de  52 euro. Euro bölgesi ülkelerde...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Toparlar mısınız.

OSMAN KAPTAN (Devamla) - ... en pahalı İsviçre, en ucuz Türkiye.

5 yıldızlı otellerimizde her şey dahil, 18, 19 dolara yatak satıldığını, yine, bir haftalığına uçak gidiş-geliş dahil 200-300 dolara tatil paketleri uygulandığını biliyoruz. Bunlar promosyon mu,  promosyon olunca da yabancıya ucuz yerliye pahalı durumda ortaya çıkabiliyor.  Yine, uluslararası değerlendirmelerde Akdeniz çanağındaki ülkelerden İspanya, İtalya, Yunanistan, Tunus, Mısır, Türkiye, bunların ucuzluk sıralamasında üçüncü sırada Tunus ve Mısır’dan sonra. Yani, ucuzluğu 100 kabul edersek, Tunus 70,4’le birinci, Mısır 66,7’yle ikinci, Türkiye 59,9’la üçüncü. Bu ucuzluğun önündeki engel her şey dahil sistemi. Her şey dahil sistemi, elbette ki, turist çekilmesi için olması gerekiyor. Her şey dahil sistemini uygulayan işletmecilere sorduğunuz zaman, ben,yatak satıyorum, yeme içme satıyorum, halı satmıyorum, kilim satmıyorum, onları da gerekirse dışarıdan alabilirler deniliyor; ama, bir başka olay var, kaliteyi düşürme durumu. Her şey dahil sisteminde, artık, gazozunu, coco colasını bile birtakım firmalar kendileri üretme durumuna gelmişlerdir.

Bir de, ucuzluk ve her şey dahil sistemi, elbette ki, Türkiye’nin yararına olarak düşünülmeli, buna göre planlanmalı, bütün sektörün de ortak bir görüşü olarak kalitenin düşürülmemesine özen gösterilmelidir.

Sayın arkadaşlarım, bir başka olay; kaymağı başkaları mı yiyor? Bu kaymak olayına şöyle bir örnek vermek istiyorum: Kalkan’da...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın Başkan, izin verirseniz, önemli bir konuyu söyleyeceğim.

BAŞKAN – Buyurun.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Kalkan’da 300, 400 tane İngiliz ev almış. Bu aldıkları evler  100-150 bin paund; yani, 270, 300, 400 milyar liralık evler alıyorlar. Ama, ne hikmetse, bir arkadaş turizmi geliştirmişler, arabaları Dalaman Havaalanına bırakılıyor, her onbeş günde bir arkadaşı geliyor bu evlere. Maliyeye şikâyet edildiği zaman, maliyenin yetkilisi gittiği zaman, ben bu evin sahibinin arkadaşıyım diyor ve dolayısıyla, o turizm yörelerinde birtakım insanlar, yurtdışındaki seyahat acenteleriyle ilişkilendirilerek, bir arkadaş turizmi gelişiyor, bunlar para vermiyorlar. Bu, Kalkan’da var, Fethiye’de var, diğer birtakım yerlerde bu tür şeyler var; çünkü, havaalanında arabası zaten hazır, anahtarı alıyor, tatilini yapıyor, tekrar havaalanına arabayı  bırakıyor, sistem böyle işliyor. Dolayısıyla, bunların üzerine gidilmesi vergilendirilmesi gerekiyor.

BAŞKAN – Sayın Kaptan...

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın Başkanım, 1, 2 dakika daha...

BAŞKAN – Şimdi, Sayın Terzibaşıoğlu’na söz vereceğim, o da Muğla’dan devam edecek.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Devam etsin.

Ayrıca,  tanıtıma, teşvike kaynak ayrılması gerekir. Özel statülü turizm kentleri kurulacak denildi kurulmadı. Bu sezonu uzatmak için özellikle golf’e ağırlık verilmesi gerekiyor, girdi maliyetlerinin düşürülmesi gerekiyor. Sayın Özyürek de söyledi, KDV nin  diğer ülkelerdeki KDV oranlarına indirilmesinde yarar olduğu kanısındayız. Güvenliğe önem verilmeli... Güvenlik, turizmde, önümüzdeki dönemlerde en büyük sorun olacaktır kanısındayız. Bir Alanya örneği ve buna benzer örnekler de  var. Dolayısıyla, güvenlik çok önemli. Turist sağlığı, turist rehberlerinin denetimi çok önemli.

Bir de, Sayın Bakan, geçen seneki bütçe konuşmanız ile Genel Kuruldaki konuşmanız arasında bir fark var; geçen sene bütçe görüşmelerinde,  burada komisyonda diyorsunuz ki, 60 milyar dolar 2014’te, Genel Kurulda -bugünkü konuşma kitabınızda da var, 63 üncü sayfasında- 2020 yılında 60 000 turist 50 milyar dolar deniliyor. Bu makro hedeflerde bir birlik, beraberlik olması gerekir. Bir de, seçim öncesindeki beyanlarınız, konuşmalarınız daha çok oya yönelikti. Seçim sonundakiler ise  daha değişik ranta yönelik oldu. Yani, Antalya’da Kepez’i turizm alanı ilan edeceğiz dediniz, seçimden sonra Lara turizm alanı oldu. Aynı şekilde, Didim de turizm kenti olacaktı, şimdi, Didim’in Toplu Konuta (TOKİ) verildiğini gazetelerden okuyoruz. Bu konularda açıklama yaparsanız iyi olur, teşekkür ederim. Hepinize saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. …………..

Sorular ve yanıtlarda ilgili bölümler

 BAŞKAN-  ………..  Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya)- Sayın Başkan, Sayın Bakan; yürürlük tarihi 9.4.1997, Resmî Gazete sayısı 22959. Bakanlar Kurulu kararıyla Antalya Perge’nin kongre ve fuar merkezi olması yolunda bir karar alınmıştı. Bu karar hâlâ geçerliliğini sürdürüyor mu? Yoksa, bu karardan Bakanlığın haberi yok mu? O günden bugüne 1997’den beri Perge’de yapılan hiçbir şey yok. Halbuki, “kongre turizminin” önemli olduğunu hep söylüyoruz. Bu birinci sorum.

Bir de, Sayın Bakan, geçen yıl özellikle alternatif turizm kentleri projesinden söz etmiştiniz. Bunları da Aydın Didim, Muğla Dalaman, Antalya’nın kuzeyi, Kepez, Varsak Topallı ve Antalya Manavgat Oymapınar’da diye sıralamıştınız. Bu turizm kentleri projesi devam ediyor mu? Bu konuda bilgi talep ediyorum.

Bunların dışında bir de, acil eylem planında, özel statülü turizm kentleri 6 ay içerisinde hukukî yapıya kavuşturulacak denilmişti. Bu konuda bir çalışmanız var mı?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN- Teşekkür ederiz. ……………..

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERKAN MUMCU (Devamla) –  …………….

Gerçekten, sanki, yıllardan beri turizm alanının içerisinde çalışmakta olan bir profesyonelmiş gibi, dört dörtlük bir analiz ortaya koydu ve dikkat çektiği nokta da doğrudur. “Arkadaş turizmi” diye, zannediyorum, Antalya Milletvekilimiz Sayın Kaptan tanımladılar. Onun tanımladığı nokta dikkat çektiği nokta doğrudur. Bu, yeni gelişen bir alan. Tabiî, Türkiye’nin güvenilirliğinin ve Türkiye’ye duyulan ilginin artmasıyla gelişen bir alan Türkiye’de mülk edinme arzusunun ortaya çıkması. İşte, talebi öngöremeyen ve buna göre bir planlı süreç açamamış olmanın yarattığı komplikasyonlardır bunlar. Dolayısıyla, mülk edinmenin karşısına çıkmak değil, burada daha yaratıcı bir çözüm ve gerçekten, çok yaratıcı bir çözümümüz var. Bunun da bu vesileyle tutanaklara geçmesini istiyorum.

......../.....

 

KARAYOLU TAŞIMACILIĞI VE GAZİPAŞA HAVAALANI*  

Gazipaşa Havaalanının önündeki dağ sonradan yapılmadı

*11.11.2004  TARİHİNDE; ULAŞTIRMA BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE OMİSYONUNDA    GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMA

BAŞKAN –  … Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım, sayın bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın Bakanın da ifade ettiği gibi, ülkemizde karayolunun payı yolcu taşımacılığında yüzde 96, yük taşımacılığında ise yüzde 92 gibi büyük bir orana sahiptir. Ulaştırma Bakanlığınca hazırlanan 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunu 10 Temmuz 2003’te Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi. Kanunun öngördüğü Karayolu Taşıma Yönetmeliği de 25 Şubat 2004’te yürürlüğe girdi. Ben bu yönetmelik hakkında konuşmak istiyorum.

Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Anayasamızın 173 üncü maddesinde “devlet esnaf ve sanatkârı koruyucu ve destekleyici tedbirleri alır” deniliyor. Anayasanın bu kesin hükmüne karşılık, ne yazık ki, hükümet ve Ulaştırma Bakanlığı, bırakın kamyoncu esnafını, şoförü korumayı, desteklemeyi bir tarafa bırakın, kamyoncu esnafının, tabiri caizse, ocağını söndürücü bir yönetmelik çıkarıyor.

Sayın Bakan, bu yönetmelik, sorun çözmüyor, sorun yaratıyor. Bu yönetmelik, kamyoncu esnafını esnaf sınıfından çıkarıp tüccar sınıfına sokmak istiyor. Yönetmeliğin 12 nci maddesinin (d) ve 14 üncü maddesinin (e) bendinde, taşıma yetki belgesi almak isteyen gerçek ve tüzelkişilerden ticaret odalarına veya ticaret ve sanayi odalarına kayıtlı olduklarına dair belge istenmektedir. Halbuki, 507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Kanunu kapsamına giren onbinlerce kamyon türü araç sahibi vatandaşımız Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonuna bağlı meslek odalarına kayıtlı üyelerdir. Bu kişiler, ticarî şirket üyesi veya sahibi değildirler; bu kişiler, taşıma yapan, zaten sınırlı olan sermayesine emeğini de katarak ekmek parası kazanmaya çalışan, zar zor senedini ödemeye, vergisini vermeye, harç ve primlerini ödemeye çalışan küçük esnaflardır. Bunları küçük esnaf sınıfından çıkarıp tüccar sınıfına sokmanın ülke gerçekleriyle bir ilgisi yoktur.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; yine bu yönetmelik Türkiye genelinde 495 adet olan kamyoncular kooperatifini kapatma noktasına getirmiştir. Yüzbinlerle telaffuz edilen kamyoncu esnafımızı perişan etmektedir. 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanununu çıkarıyoruz, 1163 sayılı Kooperatifler Kanununu ise yok sayıyoruz. Bu yasalar, yönetmelikler çıkarılırken Sanayi ve Ticaret Bakanlığının haberi yok mu? Yönetmeliğin 4 üncü maddesindeki “öz mal” tanımı 1163 sayılı Kooperatifler Yasasına aykırıdır. Yönetmelikte “yetki belgesi sahibi adına motorlu araç tescil ve motorlu araç trafik belgelerinde kayıtlı taşıtlar” tanımı yapılmaktadır. Oysa, kooperatifler bir emek birliğidir, kooperatif adına tescilli kamyon yoktur. Bu yönetmeliğe göre, kooperatif üyeleri, sahip oldukları kamyonları kooperatif adına tescil ettirmeye; yani, ortaklar kamyonlarını kooperatif öz malı yapmaya mecbur edilmektedirler. Bu durum Kooperatifler Yasasına ve Anayasaya aykırı değil midir; elbette aykırıdır. Anayasanın örgütlenme, çalışma ve sözleşme yapma haklarına aykırıdır.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hükümet, ormanları satacağız dedi, satamadı; okulları satacağız dedi, satamadı; KİT’leri, sit’leri satacağız dedi, satamadı; şimdi işin kolayını buldu; sayıları bir ifadeye gören 300 000’i bulan kamyoncu esnafına  parayla yetki belgesi satacak. İşin özü bu. Yetki belgesi almak için 24 Kasıma kadar müracaat eden kamyoncudan 1 milyar lira, 24 Kasımdan sonra müracaat edenden ise 1,5 milyar lira yetki belgesi harcı alınacak. Dahası var; kamyoncu esnafından en az 25 ton istiap haddine sahip araç isteniliyor. Türkiye’de 25 ton kapasiteli kamyon bulunmamaktadır; en az iki kamyon istenecektir. Bir kamyonu zor almış, daha borcunu ödeyemeyen kamyoncu vatandaşımız ikinci kamyonu nasıl alacaktır?

Tüm kamyoncu esnafının Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonuna bağlı meslek odalarından ayrılıp ticaret odalarına kayıt olmaları isteniyor. Kamyon yaşı yine 19’a düşürülerek daha yaşlı araçlarla taşımacılığa izin verilmeyecek. Aracını yenileme olanağı olmayana devlet destek verecek mi; hayır, vermeyecek. Peki, bu insanlar evlerini neyle geçindirecekler? Sayın Bakan, Allah aşkına, bu insanlar nasıl geçinecek?! Zaten, şimdi geçinemiyorlar. İş yok, arabaları takozda, kamyoncuların çoğu borç içinde, senetlerini ödeyemiyorlar, bir de yetki belgesi çıkıyor; bunlar yetmiyormuş gibi, bir de yetki belgesi, bir de arabanı yenile. Olacak iş değil! Kamyoncu şoförlerimiz, mecburiyetten, canı pahasına Irak’a gidiyorlar ve Irak’a, bile bile ölüme gidiyorlar. Niye; mecburiyetten.

Yine, Karayolu Taşıma Yönetmeliği taşıma kooperatifleri için çok daha ağır şartlar getirmiştir. Yönetmeliğin 13 üncü maddesiyle getirilen “özel şartlar” başlığı altında (K) türü yetki belgesi talep edilecek, taşıma kooperatiflerinin en az 75 ton kapasitede öz mal taşıtı olması, 10 milyar lira da işletme sermayesi bulunma şartı getirilmiştir. 75 ton demek, 5 kamyon alacaksın demektir. Bu arada, kooperatif üyeleri, sahip oldukları kamyonları kooperatif adına tescil ettirmek ve kendileri de kamyonlarda şoför olarak çalışmak mecburiyetinde bırakılmıştır. Kooperatifçiliğin kurumsallaşma, yönetim, işletme, muhasebe gibi temel hizmetler bakımından durumları göz önünde tutulursa, üyelere bu teminatı ve güveni verebilecek kaç adet kooperatif bulabilirsiniz? Hangi kamyon sahibi “ekmek teknem” dediği kamyonunu kooperatife devredebilir?!

Sayın Başkan, Sayın Bakanım, sayın arkadaşlar; bu uygulama, belge ücretleri yoluyla dolaylı vergi toplamadır. Hükümet, belki, yurtiçi ve yurtdışı taşımacılıkta bu işten 100 trilyon lira para bekliyor. Bu rakamı Ro-Der telaffuz ediyor. Bu olanaksızdır; insanlarımızı perişan etmeye hakkınız yoktur. Bu yasada da, yönetmelikte de yeniden düzenlemeler yapılmalıdır, gerçekçi ve uygulanabilir olmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, yetki belgesi için alınacak 1-1,5 milyar lira para halen faaliyet gösteren nakliyatçılardan alınmamalı, kooperatiflere yeni üye olanlardan alınmalıdır ve yetki belgesi ücretlerinde indirim yapılmalı ve vadelenmelidir.

Ayrıca, Ulaştırma Bakanlığı, yetki belgelerinin, ulaştırma bölge müdürlüklerinden alınmasını istemektedir. Bölge müdürlüğü, Türkiye’de, sadece 10 ilde bulunmaktadır; yani, Karabük’teki, Kastamonu’daki kişi İstanbul’a, Ağrı’daki kişi Erzurum’a, Hakkâri’deki Diyarbakır Bölge Müdürlüğüne, Karaman, Aksaray, Konya’daki Ankara’ya, Kahramanmaraş’taki, Kilis’teki kamyoncumuz da İçel’e gitmek zorunda bırakılıyor. İşte, arkadaşlar, Müslüman’a eziyet diye buna denir. Her ilde bu işler yapılamaz mı; yapılır. Öyleyse niye yapılmıyor; ille de insanlarımıza eziyet mi çektirmek istiyorsunuz?!

Sayın Bakanım, bunların düzeltilmesini dileriz.

Sayın Başkanım, tekrar söz almamak için, üç tane sorum var,  onları sormak istiyorum.

BAŞKAN – Kısa kısa soralım da...

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Kısa kısa soracağım.

Sayın Bakanım, bu Ulaştırma Ana Planı önemli. Bu Ulaştırma Ana Planında Antalya’ya demiryolu getiriliyor mu? Bizim 1920-1950 arasında otuz yıl milletvekilliği yapan bir Rasih Kaplan hocamız var; din adamı.  Antalya için iki şeyi öngörüyor; birisi Antalya’nın geleceğini turizme, birisinin de Konya üzerinden Manavgat’a tren gelmesini; fakat, tabiî, otuz yıl milletvekilliği yapan rahmetli Rasih Kaplan bunu göremiyor; fakat, turizm görüldü.

Şimdi, Burdur-Isparta üzerindeki yol projesi etüdü ekonomik değil deniliyor; Antalya’yı İç Anadoluya bağlayacak bir trenyolu projesinin bu ana planda yer almasını diliyoruz; birincisi bu.

İkincisi; Alanya, Kaş ve Gazipaşa Yat Limanları ne zaman yapılacaktır? Bunların içerisinde Alanya ve Kaş’ın sözünü ettiniz; fakat, Gazipaşa’dan söz etmediniz. Acaba, Gazipaşa Yat Limanı ne olacak?

Üçüncü soru ve son soru: Gazipaşa Havaalanı sizden önce yapıldı, malumunuz; ama, bir türlü hizmete girmiyor. Hizmete sokacak mısınız, yoksa kapatacak mısınız? Kapatacaksanız, devleti zarara sokanlar hakkında, bu havameydanını yaptıranlar hakkında ne işlem yapılacaktır?

Bütçenin hayırlı olmasını diliyorum. Sanırım, bu son toplantımız. Şimdiden bayramınızı kutluyor, hepinize saygılar sunuyorum. ……..

Sorular ve yanıtlarda ilgili bölümler

ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) – Diğer bir soru, Sayın Osman Kaptan’ın; kamyoncuların meslek odaları yerine ticaret odalarına kayıt olma zorunluluğu, kooperatif ortaklığına ait taşıtların kooperatif adına kayıt ettirme; yani, bu, kara taşıma Kanunuyla ilgili. Kooperatifler açısından yönetmeliğin uygulaması konusunda bir sıkıntı olduğu biliniyor; ancak, unutmayalım ki, bu, 4925 sayılı Kanun, iktidar ve muhalefetin ortak çalışması sonucu ittifakla geçen bir kanundur ve bunun yönetmeliği de buna paralel olarak hazırlanmıştır, yönetmeliğe itiraz babında davalar vardır, bunların birçoğu reddedilmiştir, bir kısmı da Danıştay’da devam etmektedir. Ancak, burada bizim getirdiğimiz bir temel ilke var; taşımacılıkta kurumsal bir yapı öngörüyoruz; yani, malî yeterlilik, meslekî yeterlilik, meslekî saygınlık. Bu da, Avrupa Birliğinin uyum kriterlerinde, Avrupa Birliği taşımacılığına uygun bir kanundur. Bu bakımdan, raporlarda da yer almıştır ve Türkiye’nin, bu konuda çok önemli bir aşama kaydettiği serd edilmiştir. Burada önemli olan, kooperatiflerin şu anda ki statüsünün bu kanunla uyuşmadığı bir gerçektir. Neden; kooperatifler bir meslekî birlikler şeklindedir, ticarî faaliyet yaptıkları gözükmemektedir kanun nezdinde, onun için kanun ticarî faaliyetleri, ticarî anlamda yapılan taşıma faaliyetlerini düzenlediği için, bunların kanuna kendilerini uydurmaları gerekiyor. Burada sorunlar var, bunu meslek temsilcileriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla görüşüyoruz, uygulamadan, Sayın Ali Osman Bey size de cevap veriyorum, geriye dönüş söz konusu değildir; ancak, onların da sıkıntılarını giderecek kolaylıkları dikkate alacağız ve bu kanunu, bütün sektörü kurumsallaştıracak, disipline sokacak güzel bir şekilde kara taşımacılığı sektörümüzü sağlıklı yapıya kavuşturacak tedbirleri alacağız; böylelikle de kamyonculuk akla gelince, artık çileli bir hayat akla gelmeyecek.

Sayın Osman Kaptan’ın bir başka sorusu; Gazipaşa havaalanı tamamlanacak mıdır? Şimdi, Gazipaşa havaalanı yapılmıştır. Bu havaalanlarıyla ilgili, maalesef, çarpık uygulamalara en güzel örnektir. Gazipaşa aslında bitmiş, her şeyiyle bitmiş bir havaalanı; ancak, bittikten sonra, orada bir dağ olduğunu fark etmişler ve buraya uçuş yapılamaz diye rapor vermişler.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Bakanım, bu dağ sonradan yapılmadı

ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) – Çok haklısınız. Ben de dedim ki bu dağ nereden çıktı, bu havaalanı yapılırken görmediler mi? Tabiî, bunun tetkikini yaptırdık, defalarca yaptırdık ve burada, maniaların çok ciddî anlamda olduğu ve buraya güvenli bir uçuş söz konusu olmadığı ortaya çıktı. Dolayısıyla, geçmiş olsun; paralar uçtu gitti, hesabını da soracağız tabiî, millet de soracak, biz de soracağız.

SEBAHATTİN YILDIZ (Muş) – Dağı kaldırsınlar o zaman.

ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) – Alanya’lılar zaten diyor ki, sorun dağ ise emredin biz dağı yıkalım diyorlar.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul)– Geçen bir arkadaş Ferhat’tan bahsediyordu, Ferhat’ı bulup getirelim.

ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) –  Dağları delsin, havaalanını da kurtarsın diyorsunuz.

MUSA UZUNKAYA (Samsun)– Deniz tarafından uçuş olmuyor mu Sayın Bakanım?

ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) – Olmuyor; zaten deniz tarafından iniyorsunuz, kalkarken mecburen dağ tarafına doğru kalkıyorsunuz, uçuş rüzgâr yönleri vesaire yönünden arkadaşlar incelediler, hiçbir şekilde güvenli uçuş mümkün değil, uçuşlar amatör amaçlı yapılabili

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Maliyeti ne kadar Sayın Bakanım?

ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla)– Maliyetine arkadaşlar bir baksınlar.

BAŞKAN – Sayın Bakanım, bir 5 dakika süre vereceğim, ondan sonra kalan soruları yazılı olarak talep edeceğiz.

ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) – Baş üstüne efendim.

Antalya Yat Limanı ne olacak demişsiniz. 425 yat kapasiteli projenin ÇED durumu alınmış, imar planı onayı çalışmaları devam ediyor, imar planı valilikte, proje altyapı eksiklikleri ile üstyapı tesislerinin yap-işlet modeliyle ihale edilmesi düşünülmektedir. İhale onayı alınır alınmaz ihaleye çıkılacaktır.

200 yat kapasiteli Gazipaşa Yat Limanı projesi, yap-işlet modeliyle hazırlanarak ihaleye çıkıldı; ancak, teklif veren olmadı. İhalenin tekrarlanması için, imar planı onaylandı, ÇED’den muaf olduğu belgesi alındı, öncelikle limanda meydana gelen hasar nedeniyle, bu hasarların onarımı devam ediyor, 2004 yılı sonuna kadar onarım bitmiş olacak ve ondan sonra tekrar deneyeceğiz.

Antalya-Kaş Yat Limanı iptal edildi, tekrar çıkıyor; sorunları vardı, bu sefer taliplisi de var, inşallah bir sorun yaşamayız.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Bakan, bir de demiryolu vardı.

ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) Onu söyledim sayın vekilim, onu konuştuk, tekrar edeyim mi?

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Tutanaklara geçsin ulaşım ana planında olduğu.

ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) – Tutanaklara geçmesi için, ulaşım ana planında Isparta-Burdur üzerinden Antalya’ya demiryolu projesinin yapılması öngörülmektedir, yeterli kaynak bulunduğunda yapımı gerçekleştirilecektir. Arz ederim.              

......./......

ANTALYA'DAKİ ELEKTRİK KESİNTİLERİ ve FİNİKE-TURUNÇOVA ÖRNEĞİ*

*10.11.2004 TARİHİNDE; ENERJİ VE TABİÎ KAYNAKLAR BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ KOMİSYONDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMA

BAŞKAN –   ... Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, sayın basın mensupları;hepinizi saygıyla selamlarım .

Enerji artık günlük yaşantımızın bir vazgeçilmezi, olmazsa olmazı, sanayide, tarımda, turizmde, hizmetler sektöründe, dolayısıyla tüm sektörlerde elektrik, akaryakıt, doğalgaz kullanılmakta. Elektrik kesildiğinde haberleşme duruyor, bankalar duruyor, e-devletten bilgisayara kadar her şey duruyor; yani, kısaca hayat duruyor. Hayatın durmaması için insanlar elektriğin, benzinin, doğalgazın sürekli olmasını istiyorlar. Bu da en doğal hakları ve ucuz olmasını istiyorlar. Şimdilerde Türkiye genelinde olmasa bile, bazı illerimizde sık sık elektrik kesintisi olmaktadır. Örneğin, Antalya gibi turizmin, tarımın yoğun olduğu illerde, ilçelerde, köylerde sık sık elektrik kesintisi olmaktadır. Buralarda elektriğin gücü yetmemekte, enerji hatları, trafolar eski ve yetersiz kalmaktadır. Bir yağmur çiselese, bir rüzgâr esse elektrikler kesilir, turizm felç olur ve günde on kere, yirmi kere elektrik kesilen yerler olmaktadır. İnsanların buzdolapları, televizyonları, elektrikli ev aletleri sık sık arıza yapmaktadır; yani, insanlarımız doğru dürüst elektrik kullanamamakta, bazı yörelerimizde doğru dürüst bir haber, bir maç izleyememekte ve büyük sıkıntılar çekmektedir. Örneğin dün akşam Antalya’nın Finike İlçesinin Turunçova Beldesinde üç saat elektrik kesintisi olmuştur. Birinci elektrik kesintisi tam iftar zamanında olmuştur, bir saat kesilmiştir. İkinci elektrik kesintisi akşam saat 10.00’da olmuştur, iki saat kesilmiştir.

Sayın Bakan, insanların, elektrik kesintisinden dolayı günde üç saat normal yaşantılarını sürdürememesini doğal karşılamak herhalde olası değil. Turunçova Beldemiz, Türkiye’nin en güzel portakalının yetiştiği bir belde, Türkiye’de birinci sırada, dünyada ikinci sırada. 1967’de, bundan 37 yıl önce Turunçova’ya elektrik geliyor. O zaman Turunçova’nın nüfusu 2 500-3 000, şimdi nüfusu 8 500; fakat, bu nüfus kışın 15 000-20 000’e ulaşıyor; neden; çünkü, Türkiye’nin her yerinden işçiler, tüccarlar, seracılar, narenciyeciler, işleri için Finike çukuruna geliyor. 37 yıl önce Finike’ye elektrik geldiğinde hiç portakal paketleme fabrikası yoktu; ama, şimdi, 13 tane portakal paketleme fabrikası var. Dolayısıyla, bu sanayiye de elektrik gitmek zorunda.

Bu nedenle, Finike ve Turunçova’daki bu örnek Antalya Merkezde de, Antalya’nın ilçelerinde de, Antalya’nın beldelerinde de ve köylerinde de hâkim. Hem seracılar hem turizmciler bundan yakınmaktadırlar. Dolayısıyla, Turunçova ve diğer beldelerdeki elektrik trafo ve hatlarının yenilenmesi gerekmektedir.

Bu sık sık elektrik kesintileri yetmiyormuş gibi, bir de 2007’den sonra elektrikte krizin kapıda olduğu, Bakanlığın dün dağıttığı “Enerji Darboğazı” Kitabında yer almaktadır. İleride elektrik krizi olmaması için Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı olarak ne gibi önlemler aldınız veya alıyorsunuz?

Sayın Bakan, bir de, evlerde, tarım kesiminde ve özellikle tarımda sulama işlerinde, sanayide kullanılan  elektrik fiyatları yüksektir. Evde tüketilen elektriğin yüzde 18 KDV’si vardır, bu oran yüksektir. Aynı şekilde, benzinde, akaryakıtta vergiler yüksektir. 1 litre kurşunsuz benzinin fiyatı 2 293 000 lira; ama, aslında bunun gerçek fiyatı 568 087 liradır. Bu fiyatın neredeyse iki katı kadar ÖTV alınıyor. ÖTV’si 1 176 500 liradır. Bu Özel Tüketim Vergisinin yanında, bunun oranı yüzde 51,3’lere ulaşmaktadır. Ayrıca, her litre fiyatında yüzde 18 KDV alınıyor. Böylece, 1 litre benzin için 349 946 lira KDV ödeniyor. Bu vergiler çoktur. Bunların toplam oranı yüzde 68,5’leri bulmaktadır. Yani, benzine verilen her 100 liranın 68,5 lirası vergilere gitmektedir.

Sayın Bakan, zam yapmadık diyorsunuz; bu yılın şubat ayından bu yana akaryakıta 6 defa zam yaptınız. 10 ayda süper benzine yüzde 31 zam yaptınız. Mayıs ayından bu yana hesaplanırsa, süper benzine yüzde 45 zam yaptınız. Bazen tabiî ki düşürüyorsunuz, ayarlıyorsunuz; ama bunun bir sistematiği yok. Örneğin, geçen hafta kurşunsuz benzin uluslararası piyasada yüzde 4,9 oranında fiyat düşmesine rağmen, Özel Tüketim Vergisini yine yeniden artırdınız, ama benzinin fiyatını indirmediniz.

Sayın Bakan, Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepimizin bildiği bir gerçek, esas sorun, petrolde dışa bağımlı olmamız. Türkiye, yılda yaklaşık 30 000 000 ton petrol ürünü tüketmektedir. Bunun 23 000 000 tonunu ithal etmekteyiz. İşte, bu dışa bağımlılık esas sorun. Bizde, bir de akaryakıtta bir kaçakçılık var, önemli bir miktarı oluşturuyor. Emniyet Kaçakçılık Daire Başkanlığı, yılda 3 000 000 ton akaryakıtta kaçakçılık olduğunu bildiriyor. Devletin bu kaçakçılıktan 2,5 milyar dolar vergi kaybının olduğu da tahmin edilmekte.

Ayrıca, standart dışı kaçak akaryakıtın, kullanılan araçların motor aksamlarını bozduğu, yine kaçak akaryakıttaki kükürt sebebiyle insan sağlığı ve çevre üzerinde olumsuz etkiler yaptığı bilinmektedir. Kaçak akaryakıtın önlenmesi, ülkemiz açısından zorunlu ve önceliklidir. Burada kaçakçılıkta elektrik de söz konusu.  Sayın Bakanlığın bir açıklamasında, özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki bazı illerimizde kaçak elektrik kullanımının yüzde 90’lara dayandığını belirtiyordu. Yapılan bir araştırmaya göre, sözü edilen bu bölgelerimizde tüketilen 100 liralık elektriğin sadece 32 lirası tahsil edilebiliyor, 68 lirası tahsil edilemiyor. Peki, Sayın Bakan, bunları biliyorsunuz. Öyleyse niye önlem alamıyorsunuz? Bu illerde  elektrik kaçakçılığının yüzde 90 olduğunu söylüyorsunuz...

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Ordu) – Öyle bir şey demedim, 90 rakamını telaffuz etmedim, daha makul şeyler söyledim.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Doğu ve Güneydoğu illerinde, Doğu ve Güneydoğunun da bazı illerde diyorsunuz.

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Ordu) – Yüzde 90 demedim.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Ama bazı İllerde yüzde 87 –burada illeri söylemeyeyim- diyorsunuz. O sizin ifadeniz değil, başka yetkililerin ifadesi;neyse... Sayın Bakan, yüzde 90 değil ise, hani pazarlık yapacak değiliz burada, herhalde 85 olsun, 80 olsun; ama, bazı illerimizde Doğu ve Güneydoğu’da bu elektrik kaçakçılığı var. 3 000 000 ton da akaryakıt kaçakçılığı var. Bunun önlenmesi konusunda Hükümet ne yaptı, ne yapacak?

MUHARREM DOĞAN (Mardin) – Sadece Güneydoğuda mı var?

OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sözlerimi bitirirken, hem öneri hem de soru olarak şunları sormak istiyorum:

1-Sayın Bakan, fakirin fukaranın tüp gazına zam yapmamak için gerekli önlemi alıyor musunuz ve alacak mısınız?

2-Elektrik ve akaryakıt kaçakçılığını önleyerek, elektrik ve akaryakıttaki vergi oranlarını düşürecek misiniz?

3-Türkiye’nin en önemli turizm ve tarım kenti olan Antalya ve ilçelerinde doğalgaz yoktur. Turizm tesisleri ve seracılıkta ise doğalgaza büyük ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle Antalya ve ilçelerine doğalgaz ne zaman gelecektir?

4- Biraz önce de sözünü ettiğim Antalya ve ilçelerinde Turunçova’daki elektrik kesintileri ne zaman önlenecektir, trafolar ve hatlar ne zaman değiştirilecektir.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Efendim, biz teşekkür ediyoruz. ……………..

......./.....

 

AVRUPA BİRLİĞİ VE KIBRIS *

Hükümet ABD nin ve AB nin Ankara noteri mi?

 *09.11.2004 TARİHİNDE; DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPTIĞIM KONUŞMADAN

BAŞKAN – ………. Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; ben de, arkadaşlarımızın sözünü ettiği konularda dışpolitika denildiği zaman üç tane temel konu önümüze çıkıyor. Bunlardan biri Avrupa Birliği, biri Kıbrıs, biri de Irak. Bu konulardaki görüşlerimi kısaca sizlere sunmaya çalışacağım.

Sayın Bakan, AB konusunda “planımız AB’ye girmektir, bunun dışında B planımız yoktur” diyorsunuz. AB konusunda, yine, Sayın Başbakan, AB ilerleme raporu için “olumlu ve dengeli bir rapor” diyor. Yani, AB raporunu hazırlayanlardan fazla raporu biz savunuyoruz; Sayın Başbakan savunuyor, Sayın Dışişleri Bakanı savunuyor, sanki AB sözcüleri gibi.

AB raporunu hazırlayanlar ise “Türkiye’yi, evet, kabul edebiliriz; ama, biz, Türkiye’ye girmiyoruz, Türkiye bize giriyor, AB’ye girecek; öyleyse, AB’nin değerlerini Türkiye kabul etmek zorunda” diyor.

Sayın Bakan, ilerleme raporunda müzakerelerin ucunun açık olmasını mı olumlu ve dengeli buluyorsunuz? Tam üyelik garantisinin verilmemesini mi olumlu ve dengeli buluyorsunuz? Azınlık tartışmasını getirdiği için mi bu raporu olumlu ve dengeli buluyorsunuz?

Sayın Bakan, biz, AB konusunda Hükümete tam destek veriyoruz, getirilen her yasayı biz de destekliyoruz; ancak, sizin ne yaptığınızı, ne yapmak istediğinizi de anlamış değiliz. Yurt içinde bize ve halka anlatamadıklarınızı yurt dışındakilere nasıl anlatacaksınız? Yurt dışındaki AB ülkeleri, bu raporu Türkler çok beğendi, bayram yapıyorlar demezler mi? Öyle olumlu bir hava yayacağınıza, Türkiye’nin beklediği, Türkiye’nin hak ettiği bu değildir, biz önümüzü görmek istiyoruz diyemez misiniz?

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; AB konusunda yapılmaması gerekenler yapılıyor, yapılması gerekenler de yapılmıyor. Bu konuda iki önemli yanlış yapılmıştır. Birinci yanlış, zina krizidir. Zina tartışması, pişmiş aşa sanki su katmıştır, AB ülkelerinin kafalarını karıştırmış, hasımlarımızın eline koz vermiş, dostlarımızı ise güç duruma sokmuştur.

İkinci hata, Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, rapor açıklandıktan hemen sonra “olumlu ve dengeli” diye konuşmasıdır. Bu hatalı yaklaşımların ülkemize pahalıya mal olacağını gözardı etmemek gerekir. Türkiye’nin hakkını yedirmeye kimsemin hakkı yoktur.

Kıbrıs’a gelince... Kıbrıs’ta 24 Nisan referandumunda Rum tarafı aleyhte oy kullanmasına karşın, resmen AB üyesi olmuştur. Bu da, Ada’da bir huzursuzluğa, dengesizliğe yol açmıştır; açıkça, Kıbrıslı Türklere haksızlık yapılmıştır. Kıbrıs’ta hiçbir konuda o günden bugüne ilerleme olmadığı gibi, her şey geriye gitmektedir. Kıbrıs Türkleri bir umutsuzluğa ve bir belirsizliğe terk edilmiştir. Sayın Denktaş “Türkiye’nin Kıbrıs politikası belirsiz” diyor. Sayın Denktaş “onbeş yıl içerisinde Kıbrıs’ta Türk kalmaz” diyor. Sayın Denktaş “korkum ve düşüncem, AB’nin Türkiye’ye özel bir statü vermesinin ötesinde bir şey yapılmayacağıdır” diyor. Yine, Rauf Denktaş “Annan Planı, Kıbrıs meselesini halletmenin ötesine geçti, Güney Kıbrıs’ı AB üyesi yapma egzersizi oldu” diyor.

Peki, ne oldu Kıbrıs’ta? AKP Hükümeti, Annan Planını Annan’dan fazla savundu. Savundu da ne oldu; yani, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine uygulanan tecrit kalktı mı, ambargo kalktı mı, bir yardım mı geldi, limanlarımıza tek bir gemi mi yanaştı, havaalanlarına tek bir uçak mı indi?.. Bir de “Ada’dan Türk askerleri çekilsin” deniliyor.

Sayın arkadaşlarım, Irak’taki olayın vahametini ise Hükümet daha yeni anlamaya başladı. “Böyle olacağını bilseydim, ben, tezkereyi geçirmezdim” diyor Sayın Başbakan, bunu yeni diyor. İkinci tezkereyi geçirdik de ne oldu; tezkere askıda kaldı, ne Irak hükümeti bizi istedi ne Kürtler bizi istedi ne de Amerika Türk askerini istedi; iyi ki istemediler. Irak, şimdi, bir kaosta, bir bataklıkta, kan gölüne döndü. Türk şoförleri kaçırılıp öldürülüyor, haraç alınıyor. Irak’ta bir can pazarı alabildiğine gidiyor. Türk işadamları kaçırılıyor. Bu konuda Hükümet ne önlem alıyor; onu, net olarak bize açıklamalıdır.

Kerkük, hassas bir bölge oldu, nüfusun yapısı değiştiriliyor. Türkiye’nin Irak politikasını net olarak bilmemizde yarar olduğu kanısındayım. Türkiye’nin Irak’taki politikasının, aslında, geçmişteki belirsizlikleri, bugüne kadar gelen yeni belirsizlikleri beraberinde getirdi. Askerlerimize Süleymaniye’de çuval giydirdiler; ses çıkarmadık. 8,5 milyar dolar verelim, Türk askeri Irak’a girmesin dediler; olur dedik. CHP’den de, kamuoyundan da tepki gelince, 8,5 milyar dolar askıda kaldı. Eve Dönüş Yasasıyla, Irak’taki teröristler eve değil, dağa döndüler; askeri yetkililer açıklıyor, 1998’deki kadar dağda terörist var diye.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; sonuç olarak, Hükümet, AB raporunu AB’den daha iyi savunuyor; Kıbrıs’ta Annan Planını Annan’dan daha fazla savunuyor. Irak’ta, ABD “gelin Irak’a girelim” diyor, benden önce konuşan bir arkadaşımın sözüyle “Irak’ı vuralım” diyor; hay hay, girelim, Irak’ı vuralım diyoruz.

AB, yok, siz giremezsiniz diyor; biz de, hay hay girmeyelim diyoruz. Bizim dış politikamız, ABD ne derse o olur mu?! Onun dışı beni ilgilendirmez mi diyoruz?! Yani, Amerika ne yaparsa, Amerika ne derse, ABD ne derse onu yaparım, ondan sonra yan gelirim yatarım mı diyoruz?! Sayın Sali “açık konuşalım, diplomat diliyle konuşmayalım” dedi; ben de, açık olarak, bunu mu demek istiyoruz?! Türkiye’nin çıkarları, Türkiye’nin imajı, Türkiye’nin onuru, gururu ne oluyor?! Şimdi, tek kutuplu bir dünya; ama, bundan sonra böyle mi kalacak hep? Elbette, AB olacak; ama, bir Çin, bir Rusya Federasyonu olabileceğini göz ardı etmemek gerekir. AB’ye onurlu ve çıkarlarımıza uygun bir şekilde girmek isteriz. Ne Amerika Birleşik Devletlerine ne de AB’ye kesinlikle karşı değiliz; ama, karşı olmayışımız, teslim olmamız anlamına da gelmemeli. Kesinlikle AB’ye girmek isteriz; ancak, tam teslimiyetçilik bize bir şey kazandırmaz; olsa olsa, Hükümeti, AB’nin ve Amerika Birleşik Devletlerinin Ankara noteri yapar ki, o da, Türkiye’nin dış politikasını temsil etmez, Türkiye’nin onurunu, gururunu, bağımsızlığını, egemenliğini, kimliğini, imajını zedeler; tabiî ki, bu da kabul edilemez.

Bütçenin hayırlı olmasını diler, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. ……..

BAŞKAN –  … Bütçe üzerindeki konuşmalar tamamlanmıştır.

Soru sorma işlemine geçiyoruz.

Buyurun Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; sorum Sayın Bakanı doğrudan ilgilendirmiyor, ancak hükümetin bir üyesi olduğu için ve Dışişleri Bakanı olduğu için ilgilendirdiği kanısındayım. ABD Başkanı Bush’un, Türkiye’yi ziyaretinde Bush’un elini sıkmak isteyen bir sayın bakanın, avuçları açtırılarak, ABD güvenlikçileri tarafından sayın bakanın elinin kontrol edilmesi basına yansımıştır ve gazete ve televizyonlarda çıkan bu olay sonunda, ben bu konuda bir soru önergesi verdim, aldığım cevap, tek satır, tek cümle. Cevapta “hükümetimizin herhangi bir bakanı böyle bir davranışa muhatap olmamıştır” diye. İkinci sorumun cevabı yok. Üçüncü soruma ise “sorunuzdaki bahse konu hiçbir olay yaşanmamıştır” şeklinde cevaplanmıştır. Keşke ben de yaşanmamasını isterdim... Sayın Bakan, bir gazetemizde “utandık” diye bir başlık, bir gazetemizde “ikinci çuval skandalı” bir gazetemizde “içinize sindi mi?” bir gazetemizde “avuç kontrolü Mecliste” deniyor, Rahmi Turan’ın “Bush’un elini sıktınız da, boyunuz mu büyüdü” diye köşe yazısı var. Ortadoğu Gazetesinde de “orada işin neydi” diye başlık var.

Sayın Bakan, sorum şu: Hakikaten bu olay olmamış mı? Olduysa niye “olmamıştır” diye cevap veriliyor...

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Olmadıysa...

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Olmadıysa, bunlar foto montaj mı? Sorum bu.

Bir de, önemli olan, Dışişleri Bakanlığımızın sayın mensupları bu protokol işlerini çok iyi bilir. Bunlar bizim bakanımızdır diye o güvenlikçilere tanıtma veya kontrol edilmemelerini sağlama yönünde bir girişimleri olamaz mıydı? Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ederiz. …………………

......./......

 

MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI BÜTÇESİ VE ÜLKE SAVUNMASI *

*8.11.2004 TARİHİNDE; MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPTIĞIM KONUŞMA:

BAŞKAN – ……………   Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım, değerli komutanlarımız, değerli basın mensupları; Sayın Bakanın da ifade ettiği gibi, Türkiye’nin millî savunma politikası, Atatürk’ün “Yurtta barış, cihanda barış” vecizesiyle belirlenmiştir. Aynı cümleleri geçen sene Sayın Bakan söylemişti. Dolayısıyla, bu, temel bir ilke olmuş oluyor.

Ülkemizin jeopolitik durumu, güçlü ve etkin bir savunma sistemimizin olmasını zorunlu kılmaktadır. Güneyimize baktığımız zaman Amerika, Amerika’nın yanında Ortadoğu ülkeleri, kuzeyimize baktığımız zaman Rusya, doğumuzda İran, Kafkaslar, batımızda Yunanistan, Balkanlar. Çevremizdeki ateş çemberi içerisindeki Türkiye’nin elbette ki güçlü bir savunma sisteminin olması gerekir. Kendi içimizde de terör sorunumuz var. Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle mücadeledeki başarısını kutluyoruz. Aslında, çok büyük işler yapıldı, çok büyük başarılar sağlandı; ama, buna karşın, Türkiye’de terör henüz bitmiş değil. Askerî yetkililerimizin açıklamalarına göre, 1998 düzeyinde dağlarımızda terörist var. Irak’tan gelen teröristlerin, Eve Dönüş Yasası gereği eve dönmeyip, dağa döndükleri anlaşılıyor.

Sayın Bakan, sayın arkadaşlar; Türkiye’nin güvenliğini etkileyecek belirsizlikler, muhtemel gelişmeler, istikrarsızlıklar -arkadaşlarımız anlattı- devam etmekte. Bunların başında Irak var. Irak bir kaosa döndü, bir kan gölüne döndü. Irak’ta Kerkük hassasiyetini koruyor, günden güne artıyor bu hassasiyet, nüfus yapısı değiştiriliyor. Hepsinin yanında, Irak’ta şoförlerimiz, iş adamlarımız kaçırılıyor, öldürülüyor, her gün televizyonlarda bunları izliyoruz.

Kıbrıs önemini koruyor, giderek belirsizlikler artıyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti aleyhine işleyen birtakım uluslararası ilişkiler, Kuzey Kıbrıs’ın lehine işlemiyor maalesef. Uluslararası ticarete Kuzey Kıbrıs’ın açılması söz konusu olmadı Annan Planından bu yana, tek bir gemi Kuzey Kıbrıs’a yanaşmadı, tek bir uçak Kuzey Kıbrıs’a inmedi, dolayısıyla tek bir yardım da yapılmadı. Kuzey Kıbrıs hassasiyetini koruyor ve Sayın Denktaş da her gün şikâyetlerini söylüyor, “Türkiye’nin, hükümetin tutumu Kuzey Kıbrıs konusunda belirsiz” diyor.

AB’de durum yine farklı değil. AB’de 31 tane fren var. Üye devletlerin her birisi istediği zaman bu frene basabilecek; nerede basacak, nasıl basacak belli değil.

Dolayısıyla, bu açık uçlu sorular, açık uçlu müzakereler de bizim önümüzdeki ciddî sorunlardan olabilir.

Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesini isteyenler, Avrupa Birliğindeki yolumuzda ilerlemede önemli bir mesafe kat etmemiz için Kıbrıs’ta askerimizin geri çekilmesini isteyenler elbette var. Aynı şekilde, geçmişte “8,5 milyar dolar size verelim, Türk askeri Irak’a girmesin” denildi; hükümet de bunu kabul etti; ama, Anamuhalefet Partisi olarak Cumhuriyet Halk Partisinin tepkisi ve kamuoyu tepkisi sonucunda bu 8,5 milyar dolarlık yardım askıya alındı.

Kısaca, Irak, Kıbrıs, Amerika’nın Ortadoğu projesi başta olmak üzere, azınlık tartışmaları, küreselleşme boyutunda yerelleşme ve özelleştirme, üniter devlet tartışmaları güvenliğimizi doğrudan etkiliyor.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Avrupa Birliğinin yolu -bunu dünya âlem herkes bilmeli ki- üniter devletten geçer. Avrupa Birliğinin yolu Ankara’dan geçer. Ordumuzun gücünün, kuvvetinin, saygınlığının korunmasını, devletimizin, milletimizin bölünmez bütünlüğüyle, laik cumhuriyetimizin temel değerlerinin korunmasıyla eşanlamlı olarak görmek gerekiyor ve ordumuza sahip çıkmalıyız, yüceltmeliyiz, saygınlığını korumalıyız.

Sözlerimi bitirirken üç soru sormak istiyorum tekrar söz almamak için.

Birincisi -doğrudan orduyla ilgisi olmasa bile, Millî Savunma Bakanlığıyla ilgisi olduğu için dolayısıyla orduyla da ilgili oluyor- Millî Savunma Bakanlığından Başbakana yakın olan Albayraklar Grubu arka arkaya ihaleler alıyor diye haberler çıkıyor basında. Bu doğru mudur? Doğruysa, bunlar hangi ihalelerdir?

İkincisi, yine Sayın Bakana, 30 yataklı seyyar cerrahî hastane projesi ihalesinin iptal edilmesi için Sayın Başbakanın bir danışmanı mektup yazıyor ve bu ihale iptal ediliyor. Bu doğru mudur?

Üçüncüsü, Kilis’in Suriye sınırında, Kıbrıs büyüklüğünde mayın döşeli arazinin mayınlardan temizlenerek, oradaki 5 000 civarında çiftçiye organik tarım yapmak üzere dağıtılacağı yönünde basında bir yazı okumuştum. Bu doğru mudur? Eğer doğruysa, ne zaman gerçekleşecektir? Çünkü, 5 000 kişiye toprak verilmesi, orada tarım yapılması, hayvancılık yapılması önemli bir şey arz etmektedir, bu konuda bilgi rica edeceğim.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz.  ………….

......./......

ANTALYA ALTIN YUMURTLAYAN TAVUK *

Bayındırlık Bakanlığı Bütçesi  görüşülürken, Antalya’nın sorunları için verdiğim önerge

*05.11.2004 TARİHİNDE; BAYINDIRLIK VE İSKAN BAKANLIĞI,  BAĞLI VE İLGİLİ KURULUŞLARIN  2005 BÜTÇELERİ PLAN VE BÜTÇE  KOMİSYONUN DA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMALARDAN

 BAŞKAN – …….. Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar; Antalya, Türkiye'nin gayrisafi millî hasılaya en fazla katkı sağlayan illerinin başında geliyor, 7 nci, 8 inci sırada Türkiye ekonomisine omuz verme açısından. Ama, kamu hizmetlerinden pay alma açısından 28 inci sırada.

Antalya demek Türkiye demek. Türkiye'ye gelen turistlerin yarısı Antalya’ya geliyor. Yine, turfanda sebze, meyvede ve narenciyede Antalya Türkiye ekonomisinde önemli yer tutuyor, ihracatında da öyle. Fakat ne yazık ki, Antalya’daki yatırımlar uzun süre sonuçlandırılamamış oluyor. Antalya, ekonomik açıdan altın yumurtlayan tavuk, fakat bu altın yumurtlayan tavuğa gerekli önem verilmiyor. Biz, doğuya, Karadeniz’e, Türkiye'nin diğer illerine hizmet yapılmasın demiyoruz, oralara da yapılsın; ama, Hükümet Programında kamu yatırımlarının gelir getirici projelere öncelik verilmesi yazılmaktadır. O nedenle Antalya’daki birtakım yol, köprü gibi hizmetlere öncelik verilmesi gerekir kanısındayım. Son yıllarda Antalya sosyo ekonomik yönden gelişmiş iller sıralamasında geriye giden bir il. Eskiden Türkiye'de ilk baştan 7 nci idi, 1996 yılındaki yapılan araştırmalarda. 2003’ün sonunda Antalya 10 uncu sıraya düştü. Türkiye'nin değil, dünyanın en güzel portakalının yetiştirildiği Finike, ilçeler sıralamasında eskiden 210 uncu sıradaydı, şimdi 218 inciliğe düştü. Bir Gündoğmuş İlçemiz var; Türkiye'deki ilçeler arasında 1996’da 611 inci sıradaydı, şimdi 630’ların üzerine çıktı.

Turizm denildiği zaman Antalya akla geliyor, yol denildiği zaman da Alanya-Antalya yolu geliyor. Turizm açısından bu yol çok önemli. Sayın Bakanın konuşmasındaki metinde de var, “Antalya-Alanya yolu bitirildi” dedi Sayın Bakan.  Bu yol yüzde 90 oranında bitirilmiş, yüzde 10 daha gerçekleştirilmesi gereken işler vardır ve bunun için de 50 trilyon liraya ihtiyaç vardır. Sayın Bakanın konuşma metninde de bu aynen var. Sayın Bakan, o zaman sizden rica ediyoruz, birinci soru olarak bu 50 trilyon lira ödenek bütçeye konularak bu yüzde 90’ın üzerinde kalan yüzde 10’luk bölüm,  bu yıl,  yani önümüzdeki yılın bütçesinde yer alacak mı? Yol tamamlanacak mı? Birincisi bu. Sayın Başkanım, tekrar soru sormamak için, aynı zamanda konuşmamı sorulara göre de ayarladım.

İkincisi, Antalya’da turfanda sebze denildiği zaman da Antalya’nın batısı akla gelir; Finike, Kumluca, Demre. Bu ilçelerde patlıcan, domates, sivribiber, hıyar, narenciye... Buranın yolu da Finike-Elmalı-Korkuteli üzerindendir. Bu yoldan günde 2 000 kamyon ve TIR sebze taşır. Ama, yolun iyi  olmaması nedeniyle her zaman büyük kazaların olduğu bir yoldur. Kemer üzerindeki yol ise, günde 40 000 aracın geçtiği bir yol olduğu için, turizm ağırlıklı bir yol olduğu için, şoförler o yolu tercih etmezler, kısa olduğu için Elmalı yolunu tercih ederler. Ama, Elmalı yolunda, Finike-Elmalı arasındaki Aykırçay Bölgesinde öyle bir bölüm var ki, hem eğilimli, dik yokuşlarla hem S  ve Z şeklinde yollar, buranın yapılması lazım. Bu konuda 2 500 000 TL’ye ihtiyaç var yeni Türk Lirasıyla. Bu yol aslında üç etapta yapılacak; ama  birtakım bölümlerinde kamulaştırma sorunları var, orası için demiyorum, bu bölümün bitirilmesi için biz bir önerge de vermiş bulunuyoruz, 2 500 000 Türk Lirasına ihtiyaç var, eski rakamlarla 2,5 trilyon liraya ihtiyaç var. Eğer bu yolun yapılması halinde, sebze meyve ihracatı açısından önemli bir açılım olacaktır. İkinci sorum budur, bunu ödeneğe koyup Elmalı-Finike yolundaki Aykırçay bölümündeki bu ikinci etabı yapıp burayı rahatlatacak mısınız?

Üçüncüsü, Antalya’nın çevre yolları var. Bu çevre yollarına da bir önem ve öncelik verilmesi gerekiyor, bir kısım yerleri yapılıyor, bir kısım yerleri yapılmıyor, bunların yapılması gerekir.

Dördüncü olarak, Akseki-İbradı yolu. Bu yol da hakikaten önemli bir yol, yani burada yol yok demek daha doğru. Halbuki, İbradı tarihî bir ilçemiz.

Beşinci olarak da, Finike-Demre yolu; bu yola başlanmıştır. Hakikaten yıllardır yapılmıyordu, bu yollara başlanmış olması önemlidir. Çünkü, Demre de önemli bir sebze kaynağımızdır. Türkiye'de ilk sivribiberin, patlıcanın, domatesin yetiştiği bir ilçemizdir ve buradan ihracat yapılması için Finike-Demre arasındaki –yeni adıyla Kale- 25 kilometrelik bu yolun bitirilmesi gerekir. Bu konudaki çalışmalara hız verilerek bitirilmesini talep ediyoruz.

Bu arada, Antalya-Kemer arasındaki yol inşaatı da devam etmektedir. O yolun da yapılması memnuniyet vericidir; hakikaten turizm açısından çok önemli olacaktır. Onun da bitirilmesi önümüzdeki yıl sağlanacak mıdır?

Bir başka sorum, yedinci sorum da, Kaş-Patara arasında bir yolumuz var. Bu yol ne zaman bitirilecektir.

Sekizinci olarak, Antalya-Elmalı arasındaki yolların dışında, 1986 yılında başlanan Çayboğazı barajı var Sayın Bakanım. Bu barajın bitmek üzere, fakat sulamaya açılması gerekiyor. Eğer barajın sulamaya açılması halinde 140 bin dönümlük Elmalı Ovası bu barajdan da sulanma imkânına kavuşacaktır ve dolayısıyla ekonomimize büyük bir katkı sağlanmış olacaktır.

Kısacası, Antalya’daki tüm yol, köprü ve Bakanlığınıza bağlı yatırımların bitirilmesi için gerekli ödeneğin bütçeye konulması, Antalya’nın değil Türkiye'nin yararına olacaktır. Bir turizm kenti olarak, bir tarım kenti olarak Antalya’nın da bunu hak ettiği kanısındayız.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. ………………..

Finike-Elmalı Karayolu için Osman Kaptan ve arkadaşlarınca  önerilen ödenek artırma teklifi hükümet kanadının oyları ile reddedilmiştir.

BAŞKAN – Önerge var; okutuyorum:
(Osman Kaptan ve arkadaşlarının önergesi okundu)
BAŞKAN – Hükümet katılıyor mu?..
BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI ZEKİ ERGEZEN (Bitlis) – Hayır.
BAŞKAN –
Önerge sahibi gerekçeyi mi okutalım?
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Gerekçe okunsun.
BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:
(Gerekçe okundu)
BAŞKAN – Evet, hükümetin kabul etmediği önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir. …………………

............/.....

 

ÇEVRE VE ORMAN BAKANLIĞI BÜTÇESİ VE KEMER-GÖYNÜK  *

 Ormanı korumanın yolu, Orman köylüsünü korumaktan geçer.

*05.11.2004 TARİHİNDE; ÇEVRE  VE ORMAN BAKANLIĞI  2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE  KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMALARDAN

BAŞKAN –  ………. Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; ülkemizdeki toplam orman alanının 20,7 milyon hektar dolayında olduğu, bunun da yarısının verimsiz olduğu bilinmekte. Ülkemizde kişi başına düşen orman alanının yaklaşık 0,31 hektar olduğu, ama komşumuz Yunanistan’da bile bunun iki katı olduğu, İspanya’da bizim iki katımız olduğu, bunun yanı sıra, Finlandiya’da bu oranın 4,42 hektar, İsveç’te de 3,46 hektar olduğu bilinmekte. Diğer ülkelere göre zaten az olan kişi başı orman alanımız, daha da azalma eğilimindedir. Yangınlar oluyor, anız yakılıyor, bilerek bilmeyerek, kasti olarak veyahut olmayarak yangın olayları var, hastalıklar var, zararlı böcekler var, kar oluyor, doğal afetler oluyor, bu orman alanları giderek azalma eğiliminde. Bir de hepsinden önemlisi, yasadışı işgaller var tabiî. Bunun yanı sıra, yol mu yapılacak orman var, enerji hattı mı geçilecek işte orman var, çöp döküm alanı mı orman, mezarlık mı orman, elbette bazı yerlerde hastane ve okul mu hep ormana geliniyor. Bazı yerlerde elbette ki ormanın dışında bir yer yok, o zaman mecbur kalınıyor belki bu izinler alınarak. Ormandan işte çöp alanıydı, mezarlıktı, kullanılabiliyor; ama, bazı yerlerde de aslında o köylerde alan var veyahut o yerleşimlerde alan var. Burada öncelikle ormana değil, başka yer yoksa ormanın bu konuda izin vermesi gerektiği kanısındayım ben. Yani, ormanı yapan yok kesen çok, ormanı yakan çok, ormanı işgal eden çok... Bu durum karşısında, hatta özel orman yapılan yerler bile, denetim yetersizliğinden bu özel orman alanları, kişilerin yaptığı yapılaşma, sınırı aşıldığından sanki orman alanından çıkmış durumda. Bu konularda Orman Bakanlığının daha hassas olması ve bu özel orman alanlarının denetlenmesi gerekiyor.

 

Ormanlara sahip çıkma yönünden, benim bildiğim kadarıyla, köy enstitüsü dönemlerinde bir öğretmenin stajyerliğinin kalkması için 20 tane ağaç dikme zorunluluğu vardı. Zaman zaman çeşitli belediyeler de bu işi özendirmek için evlenmelerde ağaç dikme, işte üniversitelerden yararlanma, askeriyeden yararlanma gibi kampanyalar yürütülür;  fakat bu kampanyalarda süreklilik olmuyor. Bunlara süreklilik de kazandırılması gerektiği kanısındayız.

 

Bir de, sayın arkadaşlar, bu yangın olaylarında çok nadir de olsa alışkanlık haline getirilmiş bir geçim kaynağı olarak özel yangın çıkarılma durumlarının olduğuna da tanık olunabiliyor. Bu konularda kesin mahkeme kararı olmamakla birlikte örneğin geçen yıl çıkan bir yangında ve mühendislerin, ormancıların öldüğü bir yangında ben o yörenin savcısıyla görüştüm. Önce ormancılarla görüştüm, sonra da savcıyla görüştüm. Savcı bunun nedenini şuna bağlıyor: Elimizde kesin kanıt yok; fakat, burada fakir fukara insanlar var. Orman yanıyor, ormanın temizlenme işi onlara veriliyor. Dolayısıyla her biri yılda 5-6 milyar lira para kazanıyor ormandan, diyor. Hem ormanı yakıyor, hem de ormandan para kazanıyor, diyor. Burada yapılması gereken, ormanın ilgilileri, yetkilileri tutanak tutarken bir önceki yangında, “doğal nedenlerle, doğal etkilerden dolayı yangın çıktı” deniyor, diyor “o nedenle oralar o köylülere veyahut o yörede yaşayan insanlara yine oranın temizleme işi veriliyor. Bu temizleme işinin verilmemesi gerekir” diyor. Bu sene aynı yerde yangın çıkıyor, geçen sene aynı yerde yine yangın çıkmış. Bunları Sayın Bakan biliniyordur herhalde. Bu konuda tedbir alınması gerekiyor.

 

Yani, orman köylülerini korumak lazım. Orman köylülerinin de ormanı koruması gerekiyor.

 

Bunun yanında, Sayın Özyürek, biraz önce sözünü etti. Bir 2-B olayı var, bir de 2-A olayı var. Antalya Kemer İlçesi Göynük’te 1988 yılında el senediyle, işte muhtar senediyle yapılan satışlardan 52 tane ev yapılıyor. O zaman hiçbir ormancının “burası ormanındır” dediği de yok. Adamlar evlerini yapıyorlar. 1994 yılında Göynük’e belediye kuruluyor. O arada da burası ormanın deniliyor. Ama, bir tane bile ağaç yok içinde. Ormanın denince mahkemelik olunuyor ve ormanın oluyor. Bu sefer belediye kişilerin mağdur olmaması için beş yıllık ormandan kiralıyor burayı. “Madem ormanın, kiralayayım kişilerin evleri yıkılmasın, devam edilsin” diyor. Ormanın müfettişleri geliyor, diyor ki: “Burası amaç dışı kullanılmış. Evler var bunun içinde. Bu evlerin yıkılması...” Şimdi, bu kasım ayının başında bu evlerin yıkılması isteniyor. Köylülerin istediği şu: Ben oradaki orman yetkilileriyle de görüştüm. Burada orman yapma imkânımız yok bu evler yıkılsa bile. Niye? Mahallenin ortasında kalmış. Diktiğimiz ağacı koruma imkânımız da yok diyorlar. Köylülerin önerisi ise: Bizim kendi evimizi  yaptığımız yerler kadar ormanın kenarlarında tarlalarımız var, orman dikilebilir, biz takas yapabilir miyiz, yani ormana bu kadar yer verebiliriz diyorlar. Bu hukuken geçerli midir? Göynük Belediyesi müracaat etmiş “49 yıllığına bize burayı verin diye, biz belediyemize burayı verelim.” Eğer bu da olmuyorsa, bu gecekonduların yıkımı için sanırım iki sene belediyelere bir zaman tanınmıştı. Bu kişilere de evlerinin boşaltılmasındaki hukukî durumlar belki ortadan kalkabilir diye bir zaman verilmesinde yarar olacağı kanısındayım.

 

Son bir örnekle sözlerimi bitirmek istiyorum: Efendim, yine bu çevre kirliliğinin, su kirliliğinin önlenmesi açısından, Elmalı ile Finike arasında Akçay diye bir nehir var. Bu nehrin kenarında üç tane köy var, Arif, Gökbük, Yalnız isimlerinde. Buralarda balık çiftlikleri var, lokantalar var ve Kumluca, Finike, Demre havalisinin insanları da o ırmağın kenarında mesire yapıyorlar. Ayrıca yol güzergahı olduğu için yolcular da  o çam ormanlarının içerisinde, ırmağın kenarında mesire yapıyorlar, ırmak ve çevresinde ise müthiş bir kirlenme var. O üç köyün muhtarları diyorlar ki, bize bir çöp kamyonu olsa, ikinci el bir kamyon da olsa, eski de olsa, biz hiç olmazsa bu nehri temiz tutarız. Çünkü bu nehrin kirlenmesi Finike’yi, Turunçova’yı da kirletiyor. Bu gibi Türkiye’de değişik yerlerde çok örnekler var. Bunun için de gerekli önlemlerin Bakanlıkça alınmasında yarar olduğu kanısındayım.

 

Teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan, teşekkür ediyoruz.

 ......./.......

BAKANLARIN VE RAKAMLARIN TÜRKİYE'Sİ İLE HALKIN GERÇEK TÜRKİYE'Sİ FARKLI *

Antalya Ferrokrom fabrikasında yetim hakkı yedirenlerin gözüne dizine dursun.

 *01.11.2004 TARİHİNDE; 2005 MALİ YILI BÜTÇE VE KESİN HESAP KANUNU TASARILARININ PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONUNDA  TÜMÜ ÜZERİNDEKİ GÖRÜŞMELERDE YAPTIĞIM KONUŞMADAN

BAŞKAN – … Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; 2005 yılı bütçesi hükümetin önümüzdeki yıl ne yapacağını, daha doğrusu ne yapabileceğini ortaya koymaktadır. Ama, hükümetin eli kolu bağlı. 2004 bütçesinden farklı bir bütçe hazırlama şansı yoktu. Nitekim, öyle de oldu. Bir yanda IMF, bir yanda Avrupa Birliği. IMF’yi biliyoruz. İşçiye, memura, çiftçiye, emekliye verme, borç ver, faiz ver. AB’nin istekleri de buna benzer isteklerin yanında, bunun da bütçeyi doğrudan ilgilendiren yanları var. Örneğin, Adalet Bakanımız Sayın Cemil Çiçek diyor ki: “Bir kentin hapishanesine 20 trilyon lira para ayrılabiliyor. Aman, hapishanede yatanlar rahat etsinler diye. Dolayısıyla, o kentin hapishanelerine ayrılan para eğitimine, sağlığına ayrılamıyor” diyor. Peki, bu paraları niye veriyoruz; IMF’nin gözüne girelim, AB’nin gözüne girelim diye. Hükümet şunu unutmasın ki sayın arkadaşlar; AB’nin ve IMF’nin gözüne girerken halkın gözünden her gün çıkmaktadır.

Köyde, şehirde oturan insanlarımız daha iyi hizmet bekliyor. Yol, su, hastane, okul, öğretmen, doktor, güvenlik istiyor. İşsizler, yoksullar iş bekliyor. Çalışanlar, memurlar, emekliler daha iyi maaş bekliyor. Çiftçilerimiz ürünlerinin para etmesini bekliyor. Çiftçilerimiz destek bekliyor. Öğrencilerimiz yurt bekliyor, kredi bekliyor, burs bekliyor. Üniversite kapısında bekleyen öğrencilerimiz ise eğitim olanağı bekliyor. Bunların hepsi hükümetin para harcamasına bağlı. Önceliklere bağlı, kaynakların rasyonel dağıtımına, kullanılmasına bağlı. Hükümet bunları yapabilmesi için ya daha çok vergi alacak ya daha çok borç alacak ya da daha çok bütçe açığı verecek. Çünkü, hükümetin bu kayıt dışını kayıt içine alma yönünde bankalarda hortumlanan paraları geri alma konusundaki gayretlerinin ne olacağı konusunda kesin bir fikri ortada yoktur.

IMF’nin 2005-2007 dönemini kapsayan üç yıllık programının varlığı biliniyor. Ama, içeriği bilinmiyor. Bilinen bir şey var. O da hükümetin 2005 yılı bütçesini IMF ile ortaklaşa hazırladığıdır. IMF’nin Türkiye’den beklentisi olsa olsa, 1- sıkı para ve maliye politikaları devam etsin. Harcamalar, enflasyon oranında artırılsın. 2- bütçe açığı büyütülmesin. 3- bütçede faiz dışı fazlaya ayrılan pay azaltılmasın. 4- faiz ödemeleri için gerekli paraya dokunulmasın. Bunlar olunca 2005 yılı bütçesi de 2004 yılı bütçesinden pek farklı olmadığı veya olmayacağı da aşikâr olarak ortaya çıkmaktadır.

2005 yılı bütçesi, sayın arkadaşlarım, bir KDV ve ÖTV bütçesidir. KDV’de hükümet yurt içinden 22, ithalattan gelen mallardan 18 milyar KDV bekliyor. Dolayısıyla, KDV’den 19,6’lık bir artışla 40,8 milyara ulaşacak bir KDV geliri bekliyor. Özel Tüketim Vergilerinden ise geçen yıla göre yüzde 29’luk bir artışla hazineye 34,7 milyarlık bir para bekleniyor. Bunun 20 milyarı akaryakıt ve doğalgaz ürünlerinden, 10 milyarı içki ve sigaradan. Sayın Bakan, Yeşilay çok etkili kampanyalar yapıyor, içki içmeyin, sigara içmeyin diye. Biz, ümidimizi bu tiryakilere bağlarsak sadece içki, sigaradan alınan ÖTV vergilerine bağlarsak bunun sonu ne olacak. Sayın arkadaşlarım, kısaca, içki içenler, sigara içenler, benzin tüketenler, şoförler, asgarî ücretliler, memurlar, işçiler bu yıl daha fazla vergi verecekler.

2005 yılı bütçesinde dolayısıyla halka hizmet yok, yatırım yok, memura, emekliye, işçiye, çiftçiye para yok. Faize teslim olmuş şekilde 2004 yılı bütçesinden bir farkı yok. Ekonominin reel olarak yüzde 5 büyümesi öngörülmekte. Ekonomi reel olarak yüzde 5 büyümesi öngörülürken bütçenin reel olarak aynı düzeyde kalması düşündürücüdür. Bunun anlamı, devletin halka az hizmet vermesi, daha az yatırım yapması, çalışanlarına daha az maaş, daha az ücret vermesi demektir. Dolaylı vergilerin yüzde 74’lere, yüzde 75’lere çıkması ise ülkemizde yoksulluğun daha da arttığını, gelir dağılımının daha da bozulduğunun göstergesi olmaktadır.

2005 yılı bütçesinde sermaye kesiminden alınan vergiler azaltılıyor. Sayın arkadaşlar, ülkemizde asgarî ücretlilerden yılda 700 milyon lira vergi alınıyor. Ama, devlet tahvili alan, borsada hazine bonoları alanlar 345 milyar lirasından vergi alınmayacak bu yıl. Geçen yıl 314 milyarından vergi alınmamıştı. Şimdi, sayın arkadaşlar, bu adalet midir, Sayın Bakanım bu adalet midir?! Asgarî ücretliden yılda 700 milyon lira vergi alacaksın. Öbür tarafta, yılda 345 milyar lira devlet tahvili alan kişinin kazancından vergi almayacaksın. Sizin adalet anlayışınız bu mudur sayın arkadaşlar, Sayın  Bakan?

Sonuç olarak, Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; hükümet ve halka göre iki Türkiye var ülkemizde. Biri, hükümete göre olan, bakanların ve rakamların Türkiye’si. Çağ atlatılan, her şey güllük gülistanlık içinde. İşlerin tıkır tıkır saat gibi işlediği bir Türkiye. Hani derler ya, mor sümbüllü yaylalarında  suların şırıl şırıl aktığı, çobanın kaval çalarak koyunlarını otlattığı bir Türkiye. Bu Türkiye’de işsizlik azalıyor. Sayın Bakanımızın sunuş konuşmasındaki notta da işsizlik azalıyor. Enflasyon düşüyor, ekonomi büyüyor, IMF ile ilişkiler iyi, Amerika ile ilişkiler iyi, AB ile iyi, emin adımlarla dengeli ve uyumlu ilerleme raporlarıyla AB’ye girme yolunda bir Türkiye. Belki de hükümetin görmek istediği Türkiye bu. Bu Türkiye, bakanlarımızın, Başbakanımızın ve rakamların Türkiye’si.

Bir de öteki Türkiye var, halka göre olan, gerçek Türkiye. Bu gerçek Türkiye’de iç ve dış borçlarımız 210 milyar doları geçiyor. Yoksulluğun, fakirliğin, fukaralığın, işsizliğin arttığı bir Türkiye. İş-Kur’a geçen yıl 2003 Temmuzunda iş için başvuran sayısı 471 081 iken, 2004 Temmuzunda bu sayının 652 623 olduğu, geçen yılın aynı ayına göre kayıtlı işsiz sayısının yüzde 38, yani, 181 000 arttığı bir Türkiye. 12,6 milyon insanımızın yoksulluk sınırında 926 000 insanımızın açlık sınırında yaşadığı bir Türkiye. OECD ülkeleri içinde en yoksul olan ve yine gelir dağılımı en bozuk olan Türkiye. 3 milyon 300 bin insanımızın geliri, gelirin ancak yüzde 6’sını, zengin olan 3 milyon 300 bin insanımızın ise aldığı pay gelirin yüzde 48’i. Bu kadar büyük bir gelir dağılımı arasında farklılık söz konusudur. Yatırımın, üretimin artmadığı, tarımın çöktüğü bir Türkiye. Geçen yıl bu vakit Antalya’da limon dalında 550-600 bin liraydı Sayın Bakan. Şimdi ise dalında limon 300-350 bin liraya satılıyor. Geçen yıl buğday 340-350 liraydı. Bu sene buğday 270-280 liraya satılıyor. Çiftçinin ürününden aldığı para geçen yılki aldığının daha altında satılıyor.

2002 ile 2004 arasını bazı tüketim maddelerinde karşılaştırdığımızda ise şunu görüyoruz: 2002’den 2004’e dana etinin yüzde 89 arttığı, Tekel 2000 sigarasının yüzde 74 arttığı, siyah zeytinin yüzde 60, çayın yüzde 64, peynirin yüzde 48, şekerin yüzde 48 arttığı bir Türkiye. Musluk suyundan da yüzde 18, viskiden de yüzde 18 KDV alınan, fakirin yediği simitten de yüzde 18, zenginin yediği havyardan da yüzde 18 KDV alınan, ama, buna karşın, pırlantadan, inciden, elmastan KDV alınmayan bir Türkiye. Kayıt dışı ekonominin arttığı ve çalışanlarımızın yüzde 51’inin kayıt dışında çalıştığı, kayıt dışındaki sigorta ve vergilerden , yılda 17 trilyon lirayı alamayan bir Türkiye. Sayın Bakan, Meclis lojmanlarını, satacağım deyip iki yıldır çürümeye terk edilip; -sadece milletvekillerine 700 milyon lira kirayla verilseydi bile 10-11 trilyon lira hazinenin geliri olacaktı- bu uygulama ile, 10-11 trilyon lira hazine zarara sokulmuştur.

Dokunulmazlıkları kaldırmadığı için yolsuzluk, rüşvet, mafya, bürokrasi ilişkiselliğinde dünya saydamlık sıralamasında geçen yıl da 77 nci sıradaydık, bu sene de yerinde sayıyoruz, 77 nci sıradayız. Angola ve Kenya ile aynı kirlilikteyiz. Yolsuzlukları önlemek için arkama baktığımda kimseyi göremiyorum diyen bir Adalet Bakanının olduğu bir Türkiye. Sayın Adalet Bakanı merak etmesin, biz de iki yıldır dokunulmazlıkların kaldırılmasını istiyoruz. Ama, arkamızda kimseyi göremiyoruz. Fakat, biz, yolsuzlukların önlenmesi konusunda Sayın Bakanın arkasındayız, merak etmesin.

“Kürdistan’ın başkenti Diyarbakır” diyenlere, Süleymaniye’de askerlerimize çuval giydirenlere gerekli, etkili cevabı veremeyen bir Türkiye. Eğitimi, bürokrasiyi siyasallaştırmakla kalmayıp, devletin rakamlarını da siyasallaştıran, türban, imam hatip liseleri, YÖK, zina gibi konularda kriz çıkararak borsayı bir indirip bir kaldıran, tren kazasında sorumluluğu Allah’a havale eden bir hükümet ve bu hükümetin 2005 yılı bütçesi... Hayırlı olsun.

 FERROKROM

 Sayın Bakana sormak istiyorum. Sayın Bakanım bu yıl Antalya ferrokrom fabrikası özelleştirildi. 15,3 milyon dolara özelleştirildi. Ama, fabrikanın stokunda bulunan işlenmiş, satışa hazır 20,217 trilyon liralık maden var. Bu fabrikanın Antalya’ya girişteki yolda  sağda, fabrikanın bulunduğu yerde  arsası  var. Bu arsanın bedelinin,  tarafsız kişiler 8-10 trilyon liradan aşağı olmayacağını söylüyorlar. Yani, Sayın Bakan, burası sadece arsasının veya sadece işlenmiş malın, işlenmiş madenin karşılığına mı verildi? Eğer böyle verilecekse, veriliyorsa, belediyelere verseydiniz bunları belediyeler de satsalardı madeni, hiç olmazsa, Antalya 354 dönümlük bir yer kazansaydı. Buranın 6 tane villa tipi lojmanı var. 370 dönüm Fethiye-Karagedik’te arsası var.  Daha  birtakım varlıkları var. Niye özelleştiriyorsunuz demiyoruz. Niye ucuza veriyorsunuz diyoruz. Belediyelere verilseydi, Antalya’ya bir katkı sağlanırdı diyoruz. Efendim, zarar ediliyor deniliyor. Ben oranın ilgili genel müdür yardımcılarıyla görüştüm. Bu yıl 1 trilyon lira kâr bekleniyor.

Şimdi, Sayın Bakanım, son sorum şu: Özelleştirmeye dil uzatanların dili tutulsun diye gazetede bir beyanatınız çıktı.

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (İstanbul) – Yanlış... Öyle değil. Sen de biliyorsun. Öyle laf kullanmam.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Bakanım, sizin sevimli, tatlı esprilerinizden basındaki arkadaşlar da etkilenmiş olabilir. Ama, ben Antalya’nın Gündoğmuş İlçesindeydim. Orada cep telefonu da çekmiyor. Gelişmişlikte 872 ilçe içinde  634 inci sıradaki bir ilçe. Oradayken aradı beni gazeteci bir arkadaş. “Sen soru önergesi vermiştin Bakana -soru önergesinde bunları sormuştum- Sayın Bakan diyor ki özelleştirmeye dil uzatanların dili tutulsun. Bakan sana dili tutulsun diyor, sen ne diyorsun” dedi. Ben de dedim ki, Sayın Bakanın böyle bir şey diyeceğini sanmıyorum; ama, dediyse ben de derim ki, yetim hakkı yedirenlerin gözüne dizine dursun derim. Ama, bunu demeyi de kendime yediremem demiştim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz.  …………

............/.......

İMF POLİTİKALARI TARIMI ÇÖKERTTİ *  

*07.11.2003 TARİHİNDE; TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI VE BAĞLI KURULUŞLARIN 2004 BÜTÇELERİ ÜZERİNE KOMİSYONDA  YAPILAN KONUŞMADAN

BAŞKAN – Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; Sayın Başkanın uyarısı doğrultusunda, önce konuşan arkadaşların söylediklerini tekrar etmemeye çalışacağım.

Sayın arkadaşlar, ülkemizde 70 milyon insanın tarımdan beslendiği kesindir. Nüfusumuzun yarısı da, geçimini tarımdan sağlıyor. Yine, nüfusun yüzde 34,5’i, çalışanların  da yüzde 43,5’i doğrudan, yarıdan çoğu da dolaylı olarak tarımla ilişkilidir.

Gayri safî millî hâsılanın yüzde 13,6’sı tarımdan sağlanmaktadır. Ülke sanayiinin yarıya yakın bir bölümü, yine tarımdan girdi temin etmektedir ve 3 milyar dolarla ihracatın yüzde 10’u doğrudan tarımdan sağlanmaktadır. Türkiye için tarım bu kadar önemli olmasına karşın, üretimi dışlayan ekonomi ve maliye politikaları, en ağır sorunları tarımda yaratmıştır. Özellikle, ekonomik istikrar politikaları, IMF politikaları, tarımı çökertmiştir. Türkiye’de, tarım artık bitmek üzeredir desek, yanlış söylemeyiz. Sayın Bakan, Türkiye’de çiftçilik ölmek üzeredir. Bizim oraların deyimiyle sekarattır. Yani, can çekişmektedir.

1980’den sonraki politikalar, özellikle 90’lı yıllardan sonra, tarım kara deliktir diye yapılan yaygara ve onun sonunda da, Et ve Balık Kurumunun, Süt Kurumunun, Yemsa gibi tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi... Şimdi de, sıra Tekel’e ve TİGEM’e gelmektedir.

Sayın Bakanım, sayın arkadaşlar; tarımdaki bu özelleştirme sevdasından vazgeçelim. Gazetelerde bugün görüyoruz; Tekel’e 1,1 milyar dolar para veriliyormuş. Sayın arkadaşlar, Tekel’in özelleştirilmesi demek, gülünç bir paraya, yok pahasına verilmesi demektir. Bunu, Tekel’in kârı, zaten iki üç yılda karşılayabiliyor.

Kısacası, Türkiye’de IMF ve Dünya Bankasının çerçevesini belirlediği tarım politikaları, hükümetin de aynen uygulamaya devam ettiğini göstermektedir. Hükümet, Acil Eylem Planında, devletin fiyatlara müdahalesi yerine, fiyatların serbest piyasada oluşması esas alınacaktır dedi. Demek ki, devletin düzenleyici etkisinden iktidar da vazgeçemedi. Fındık fiyatını devlet düzenledi. 2002 yılı fındık fiyatı 1 615 000 idi, 2003’te 2 000 000 liraya çıkarıldı. Evet, bu fiyatın çıkarılmasını biz de destekleriz, yükseltilmesi gerekiyor; ama, Acil Eylem Planında dediğini yapamıyor. Niye yapamıyor; IMF ve Dünya Bankası var. Arkadaşlar, açıkça, bunun adını koyalım. Ürün borsalarında bir yıl içinde hiçbir şey yapılmadı. Mazot desteğini verdiniz; ama, onda da, üretici olsun olmasın, tapu kaydı olanlara verdiniz ve de doğrudan gelir desteğinin parasından alarak verdiniz. 2003 yılının doğrudan gelir desteği de, bu durumda ödenemeyerek, 2004’e nakil olmuş oldu.

Tarım ve Köyişler Bakanlığı, koşullara göre ve ihtiyaç doğrultusunda yeniden yapılandırılacaktır dediniz; bu konuda da bir yapılandırma yapmadınız. Sadece kadrolaşma yaptınız. Tarım Kredi Kooperatifleri özerkleştirilecektir dediniz, hazırladığınız taslaklarda özerkleşme yerine, Tarım Bakanlığına daha da bağlanma gibi bir durum ortaya çıkmaktadır.

Sayın arkadaşlarım, hükümetin projelerinden birisi “iki sığır, iki koyun” projesidir; bu da Fakfuk Fondandır. Sayın arkadaşlar, AB tarıma 45 milyar euro destek veriyor. Biz, ise, iki sığır, iki koyunla çiftçiyi kalkındırmaya çalışıyoruz. Elbette ki, çiftçiye, köylüye verilecek ciddî projeler varsa, sonuna kadar destek vermek istiyoruz. Yani, bu Fakfuk Fondan verilecek, böyle, az, göstermelik birtakım projelerle bu sorunların çözülebileceği kanısında değiliz.

Bir diğer proje “hadi gel köyümüze dönelim” projesi! Ferdi Tayfur’un... (Gülüşmeler) “Bin köye bin tarımcı...”

Sayın arkadaşlar, gülmeyin...

GÜROL ERGİN (Muğla) – Haklılar tabiî; o projeye gülünür!.. Gülün arkadaşlar!..

MEHMET MELİK ÖZMEN (Ağrı) – Ama, çok güzel söylediniz Sayın Kaptan...

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Arkadaşlar, siz, işin kolayını buldunuz. Nasıl buldunuz; Irak Savaşı mı; tamam. Sibel Can’ı gönderelim, İbrahim Tatlıses’i... O insanlara moral verelim savaştan sonra, oranın sorununu çözüyoruz. Şimdi, köye dönüş projesi var; ben de, bu köye dönüş projesinin... Adı elbette öyle değil de, ben söylüyorum... “Hadi gel, köyümüze dönelim...” Zaten, tanıtımında da Ferdi Tayfur görev almıştı sanırım.

Arkadaşlar, bu projede inisiyatif köylü demi olacak? “Bin köye bin tarımcı...” Bu il ve ilçedeki, tarım il müdürlüklerindeki, tarım ilçe müdürlüklerindeki ziraatçıları şimdiye kadar köylerimize gönderebildik mi, gönderemiyor muyuz? Sonra, 40 000 köyde 1 000 tanesi yeterli olacak mıdır? Yoksa, bir başlangıç halinde midir? Bunu, geçmişte, yine, ütopik anlamda söyleyenler oldu, uygulayanlar oldu. Bülent Ecevit, ömrünün 40 yılını köy-kentlere verdi. En sonunda, Ordu Mesudiye’de 9 köyden 3 oy aldı. Demek ki, köylü memnun olsa, daha fazla destek görürdü bu olayda. Rahmetli Türkeş de aynı konularda tarım-kent diyordu. Şimdi, tarım-köy projeleri var...

Arkadaşlar, aslında, bu konuda, Türkiye’de, köye yönelik ciddî bir proje, köy enstitüleri projesiydi; ama, ne yazıktır ki, o da sağ siyasete kurban gitmiş ve kapatılmıştır.

MUSTAFA ÜNALDI (Konya) – Sol...

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sol mu?.. Kooperatifler Sayın Hocam... Biz, bu kooperatifleri söylediğimiz zaman -Sayın Ali Topuz burada olsaydı da, anlatsaydı, ilk kooperatifler bakanı idi- bu kooperatifçilik, komünistlik icadı deniliyordu. Sayın Bakan da,          bu broşürlerde -hakikaten kutlarım- üzerinde duruyor. Bu sorunun çözümü, çiftçinin örgütlenmesidir. Türkiye’de çiftçinin örgütlenmesi, hem tarımda hem de istihdam da yararlı olacaktır. Avrupa Birliğinde, kooperatiflerde çalışan insan sayısı 3 milyon, dünyada da 100 milyon insandan daha fazlası kooperatiflerde çalışmaktadır.

Sayın Bakan, özellikle tarımda narenciye ürünlerine teşvik veriliyor; ama, sebzeye verilmiyor, örtü altı sebzeye verilmiyor, seracılıkta teşvik yok. Ben, bu konuda bir soru önergesi verdim; önergeme “Dünya Tarım Örgütüyle anlaşma var, 40 tane ürün var, 40 tane ürünün içinde de sebze yok, sebzeye verilmez” diye Dış Ticaretten bir cevap geldi.

Sayın Bakan, eğer, ürettiğimizle, ihracatla, turizmle kalkınacaksak, bu teşviki yeni baştan düzenlemek zorundayız. Domatesinden biberine, patlıcanından kabağına teşvik vermek zorundayız. Özellikle turfanda sebzeye teşvik vermek zorundayız. Bir de, selden, doludan sera üreticilerini korumak için, sigortasının yapılması gerekmektedir. Modern sera yapanlara teşvik verilmesi sağlanmalıdır.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. .....

 BAŞKAN – Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Bakan, Antalya’nın 32 köyünde 459 mahallesinde hiç içme suyu yoktur. Yollarının da, köy yollarının da dörtte 3’ü asfalt değildir, yolsuz köy yolları vardır, köylere yol yapılmasını ve köylerimize su getirilmesini diliyoruz.

Teşekkür ederim.

............/.......

 

ULAŞIM SORUNLARI VE FİNİKE-DEMRE YOLU *

*06.11.2003 TARİHİNDE; ULAŞTIRMA BAKANLIĞI 2004 BÜTÇESİ ÜZERİNE KOMİSYONDA YAPILAN KONUŞMA

BAŞKAN – .... Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları ; hepimizin bildiği gibi ulaşım, tüm sektörleri yakından ilgilendiren bir hizmet. Ulaşım, tarımı da , ticareti de, turizmi de sanayii de, nakliyeyi de, taşımayı da tüm sektörlerle alt sektörleri de doğrudan etkilemektedir.

Ulaşım yoksa hayat yok. Yani, ticaret yok, turizm yok, yani sosyoekonomik gelişmişliğin bir bakıma dinamosu ulaşım oluyor. Okul var, okula gidecek yol  yoksa eğitim olmaz. Hastane var, doktor var, o hastaneye gidecek yol yoksa sağlık hizmeti olmuyor. Dolayısıyla, ulaşımın önemini, önceliğini hepimiz biliyoruz; ancak, Sayın Bakanın ifade ettiği gibi, ulaşım ana planının olmaması  Türkiye’deki bu ulaşımdaki kamu yatırımlarındaki dengesizliği de bir bakıma beraberinde getiriyor.

Sayın Bakan, geçen yılki konuşmanızda, yanılmıyorsam, “72 havaalanımız var” demiştiniz. Bu seneki konuşma metninizde 50 havaalanı var. Bu 22 havaalanımızı kapattınız mı yoksa hizmette yetersiz mi; esas ben onu vurgulamak istiyorum. Bu ulaşım ana planının olmaması Türkiye’de plansız, programsız siyaseten güçlü olan illere havaalanları yapıldı. Bu havaalanlarının arasındaki mesafe de 60-70 bilmedin 80 kilometre olan yerler vardı. Sanırsam  bu havaalanı 1-1,5 milyar doları da bulur. Değil mi Sayın Bakan?

Evet, 1-1,5 milyar dolar bir havaalanına bir harcama yapıyoruz; ama, hiçbir iş yapmadan bir süre sonra bu havaalanlarının bir kısmını kapatıyoruz. Bir tanesi Gazipaşa Havaalanı şimdi; bu havaalanı yapıldı, ama -teknik olarak yetersiz yapıldıysa bilmiyorum- “inme durumu yok”deniliyor. Peki, tüm bu Türkiye’deki yolsuzluklar hep bankalarda mı oluyor arkadaşlar? Uçak inmeyecek yere “uçak iner” diye, geçmişte herhalde bir rapor veriliyor; raporsuz, plansız, programsız  havaalanı yapılmıyor. 1 milyar 1,5 milyar dolar masraf ediliyor ondan sonra “efendim, oraya buraya havaalanı yapılması yersizmiş, bundan vazgeçtik”deniyor.

Sayın arkadaşlar, devlet yönetmek ciddî bir iştir. O zaman bu geçmişte birtakım yanlışlıklar  yapıldıysa, bu yanlışlıkların da üzerine gidilmesi , bunun hesabının sorulması gerekmez mi ?

Havaalanlarından İstanbul ve Antalya, yoğunluk açısından Türkiye havaalanlarının sanırım, yüzde 70-80’nini herhalde karşılar

ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (İstanbul) – 64

OSMAN KAPTAN (Devamla )­-  64 sade İstanbul, Antalya’yı da dikkate alırsak 70 veya 75’ini kapsayabilirler.

Öyle ise, Türkiye’deki, bu havaalanlarının açılmasında olsun, demiryollarında olsun, oto yollarda olsun muhakkak bir planın  yapılması gerekiyor.

Sayın arkadaşlar, ben, söz verdim Sayın Başkana, Sayın Kumkumoğlu konuşurken “az konuşacağım” dedim, konuşmamın yarısını ona verdim, şimdi bazı başlıkları atlayarak geçeceğim.

Bu dışarıda çalışan pilotlar Sayın Bakan, 5-6 000 dolar civarında para alıyor, 657’ye tabi olanlar alamıyorlardı; onları düzelttiniz mi ne yaptınız, yapmaya bir niyetiniz var mı; onları sormak istiyorum.

Bir de, ben bu ulaşım konusunda iki tane önemli projenin altını çizmek istiyorum. Bunlardan birisi İstanbul  Tüp Geçit Projesi . Ben, 15 yıldır sanırsam  belki 10-15 yıldır  bu hep söylenir, yazılır, çizilir; bu tüp geçit ne hikmetse  faaliyete geçemedi, yani, temeli dahi atılamadı, yapılamadı; bu konuda ne diyorsunuz? Ama, bu, böyle siyaseten olmayacak Sayın Bakanım; bunu hakikaten yapacaksak “bunu yapacağız”diyelim.

İkincisi, bu İstanbul-Ankara hızlı tren yolu vardır. Basından okuduğumuz kadarıyla 600-700 trilyon lira bu konuda para harcanmış;ama, bu proje durdurulmuş. Şimdi daha hızlısı yapılacakmış, daha bir ayrı proje. Bu 600-700 trilyon lira, yapılan masraf boşa gitmiyor değil mi? Yani, onun devamı olan bir proje mi bu yeni proje mi  yoksa, bu 600-700 trilyonun üzerine de mi su içeceğiz Sayın Bakan ? Yoksa her bakan geldiği zaman, her hükümet geldiği zaman yeni bir proje, yeni bir plan... Pek,i bu değirmenin suyu nereden geliyor sayın arkadaşlar ?

Şimdi, kısaca denizyollarına söz etmek istiyorum. Sayın arkadaşlar, her yıl bir kabotaj bayramı yapıyoruz, Kabotaj gününde  deniz bayramı yapıyoruz; ama, denizciliğimize baktığımız da,  1950’de toplam taşıma içindeki payı yüzde 23’lerde, 1970’lerde yüzde 12’ye düşüyor, bugünlerde, yani 2000’lerde ise yüzde 2’ye, yüzde 3’e geriliyor; ama, biz, bayramı yapmaya devam ediyoruz.

 Sayın Bakanım, bayramı yapacaksak bunun hakkını verelim, deniz taşımacılığına ciddî bir önem verelim ve bir ivme kazandıralım.

Şimdi, sayın arkadaşlar, bunu önceki bakanlıkların bütçelerinde de söylemiştim. Biz, İktidar ;Partisini ciddiye alıyoruz; İktidar Partisinin de Muhalefet Partisini ciddiye alması gerekir; çünkü, dünyanın bütün devletlerinde iktidar vardır; ama, muhalefet sadece demokrasilerde vardır; demokrasinin de kadrini, kıymetini sanırım biliyorsunuzdur.

Sayın Bakan, şimdi, sizin Hükümet Programında diyor ki, ekonomik getirisi fazla olan yerlere kamu yatırımlarında öncelik verilecektir ve sizin konuşma metninizde de şöyle bir şey var; ülkemiz zengin tarihî ve doğal değerleriyle hem dünya hem de Akdeniz Bölgesi turizm pazarında rakipsiz bir konuma sahip bulunmaktadır diyerek, Akdeniz Bölgesinin, turizm bölgesinin önemini önceliklerini anlatıyorsunuz. Şimdi, Sayın Bakanım, sizi üzmek istemiyorum; ama, üç Bakan, gittiniz, kendi memleketinize Erzincan ile Üzümlü arasına 18 kilometrelik bir duble yol temeli attınız. Ben, gazetelerde okudum. Şimdi, Üzümlü’ye veya sizin Erzincan’a veyahut Doğu ve Güneydoğu Bölgesine niye yol yapılmasın, niye yapılıyor demiyorum; burada yanlış anlaşılmasın; elbette ki yol yapılsın, yolsuz yerimiz kalmasın. Ancak, ben, Antalya Milletvekiliyim. Şimdi, bir Demre ile Finike arası, 25 kilometre Sayın Bakanım, bunun çok önemli yeri de 18  kilometre; burası turizm açısından önemli, Noel Baba’nın kilisesi var, turist otobüsleri gidemez. Türkiye’de, Demre  -Kale’nin bir başka adı Demre- biberi diye biber var. Dünya turizm haritalarında Demre’nin yeri var. Yani, ekonomik getirisi fazla; fakat, o yol, eski hükümet zamanında programa alındı, ne hikmetse, sonradan tekrar çıkarıldı. Belki Üzümlü’de altın madeni falan, ekonomik getirisi daha fazla bir şey de çıkmış olabilir. Şimdi, Sayın Bakanım, kendiniz şunun önemle üzerinde durdunuz; ulaşım ana planı yok diye. Hakikaten ulaşım ana planı olmayınca, bu hükümet programında da yazılmış olsa öncelikler, öncelikler çok iyi belirlenmiyor. Bir Alanya yolu 15 senedir sürüyor, bitirilecek, bitirilmiyor. Her hükümet de yapıyor, siz de yapıyorsunuz, herkes yapıyor; ama, bitmiyor bu yol. Bunların bitmesi lazım.

Sayın Başkanım, izin verirseniz son bir şey söylemek istiyorum.

Sayın arkadaşlarım, seçimlerden önce, devlete ve siyasete güven getireceğiz dediniz.

MEHMET CEYLAN (Karabük) – İstikrar geldi, güven geldi.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Güven geldi mi?

MEHMET CEYLAN (Karabük) – Güven geldi.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Peki, güven geldiyse niye Sayın Bakan hakkında soruşturma açtırmadınız, oğlu konusunda?(Ulaştırma Bakanının oğlunun “Ballı” gemi kiralamasını kastederek) O Mecliste aklansaydı, o zaman siyasete daha fazla güven getirmek olmaz mıydı? ……

MEHMET CEYLAN (Karabük) – Mecliste aklandı.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Efendim, soruşturma açılır ondan sonra aklanırdı.

Arkadaşlar, ben, şunları söylemek istiyorum; Japonya’da elektrik kesiliyor iki saat, genel müdür istifa ediyor; iki saat su akmıyor, genel müdür istifa ediyor; bir uçak düşüyor, bakan istifa ediyor. Sayın arkadaşlar, bu siyasete güven getirmeliyiz; biz, kamuoyuna karşı, kamu vicdanına karşı aklanmamız gerekir. Bunu, iktidar da muhalefet de birlik bütünlük içerisinde yapmamız lazım. Siz, İktidar Partisisiniz şu anda, geçmişte seçimden önce verdiğiniz sözler var; biz de aynı sözleri verdik. O zaman, siyasete güven getirme konusunda çok ciddî olmamız gerektiği kanısındayım. Ortak noktalarda birleşmemiz gerektiği kanısındayım.

Hepinize teşekkür eder, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz.

Yarınki konuşmanızdan 5 dakika düşüyoruz Sayın Kaptan.

............../...........

 

ANTALYA'NIN YOL VE SU SORUNLARI *

AKP li  Milletvekilinin görüşü

*04.11.2003 TARİHİNDE; BAYINDIRLIK VE İSKAN BAKANLIĞI İLE İLGİLİ VE BAĞLI KURULUŞLARIN 2004 BÜTÇELERİ ÜZERİNE KOMİSYONDA YAPILAN KONUŞMA

BAŞKAN- ...  Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya)- Sayın Başkan, Sayın Bakanım, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinize saygılar sunarım. ……

Sayın Bakanım, size bir sözlü soru önergesi vermiştik; Konya-Antalya yolu Akseki mevkiinde -örnek olsun diye bu olayı anlatıyorum- Sayın Bakan ilgilendi ve bu yol yapıldı; onun için teşekkür ediyoruz. Ama, bu yol öyle ahım şahım bir yol değil, 50-100 milyar liraya yapılabilecek bir yoldaki çukurun düzeltilmesi olayı. Yıllarca, efendim, bir sel geliyor, çukurda olduğu için bu suyun çekilmesi bekleniyor. 50 otobüs Antalya tarafından geliyor, 100 otobüs Konya tarafından geliyor, 200-300 otobüs bekliyor orada, içinde turistler... Çok az bir parayla sorun çözülebilecek gibiydi, Sayın Bakan çözdü onu, teşekkür ediyoruz. Ama, bundan sonra, teşekkür etmemiz için daha ağır yollarımız var Sayın Bakan.

Şimdi, ekonomiyi Türkiye’de ayağa kaldırmanın yolunun yolsuzlukların önlenmesi olduğunu ve üretime, ihracata, turizme önem verilmesi gerektiğini hepimiz biliyoruz. Yolsuzluklar denince, BDDK Başkanının açıkladığına göre, bankalarda batan para 42,6 milyar dolar diye açıklandı. Sayın Bakanım, bu Bayındırlık’ta geçmişte yapılan yolsuzlukların miktarı belli mi? Yani, bir rakam verebilir misiniz bunu sormak istiyorum.

Üretim, ihracat, turizm dendiği zaman da, akla önce Antalya geliyor. Bunu Antalya milletvekili olduğum için söylemiyorum.  Sayın Uzunkaya geçen sene bana dedi ki “hep Antalya’dan bahsediyorsun.” Sevgili Bakanım, sayın arkadaşlar, Antalya’ya 81 ilden insanlar gelmiş, yerleşmiş. Antalya’da bir Çorumlular mahallesi var.  Antalya, Türkiye’de nüfus artış hızının en fazla olduğu il; binde 41,8 ve Türkiye ortalaması binde 18. Antalya’ya gelmiş insanlar yerleşmiş, bunun yanı sıra, yılda Türkiye’ye gelen turistin yarısı da Antalya’ya geliyor; yani, yılda 5 milyon turist Antalya’ya geliyor. 230 000 civarında yatak kapasitesi olan bir il.

Turizm dendiği zaman akla ilk önce ulaşım geliyor, ondan sonra konaklama, yeme-içme, gezme, alışveriş olayları. Önce, yol. Şimdi, bizim bir Antalya-Alanya yolumuz var. Artık, bilmeyen yok değil mi Sayın Bakan; söz verdiniz 2004 yılında bu yol bitecek dediniz inşallah. Ama, ben buraya bakıyorum, bu rakamlarda 161 trilyon lira, altında bir 77 trilyon lira yine yazıyor; yani, korkarım bu 2005’e falan da sarkmasın. Bitmesi için gereken ödenek 161 trilyon diyorsunuz; yani, bu yolun bitirilmesi lazım ve Sayın Bakanım, Hükümet Programında net bir ifade var. Diyorsunuz ki “ekonomik getirisi fazla olan yerlere kamu yatırımında öncelik verilecek diyorsunuz. İşte, buyurun Alanya!.. Bu yolun bitmesi gerekiyor, on beş yıldır yılan hikâyesine döndü. İkinci bir yol Lara-Belek yolu. Artık, bu Alanya-Antalya yolu bitecek ama, bittiği zaman, zaten, tesisler arasındaki sanki bir servis yoluna döndü. Belek’te 35 bin yatak var. 20 tane turistik otel de Belek ile Antalya arasında yapılıyor. Sahilden yeni bir yola kesinlikle ihtiyaç var. Bu yolun da yapılması gerekiyor. Finike-Kale yolu var. Eskiden, programa alındı...

BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI ZEKİ ERGEZEN (Bitlis) – Finike’de ne var?

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın Bakanım, Finike’nin portakalı var, yolu yok...

BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI ZEKİ ERGEZEN (Bitlis) – Oranın parasını oraya yazmadık, gizledik, kimse görmesin diye.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Türkiye’nin değil, dünyanın en güzel portakalları   -ikinci sırada mı, üçüncü sırada mı yer alıyor- Finike’de.

Finike-Elmalı yolu 76 kilometre, 11 trilyon liraya ihtiyaç var; Sayın Bakanım, bu sene koyduğunuz para 500 milyar lira. Bu gidişle bu otuz kırk sene daha süreceğe benziyor ve İç Anadolu’ya, Finike ve dört beş tane ilçenin, Kaş’ın, Kale’nin, Kumluca’nın sebze sevkıyatı o yoldan yapılıyor. Tırlar devriliyor, yabancı arabalar orada hep uçuyor falan, bu yolun yapılması lazım.

Bir de, Finike-Demre yolu var Sayın Bakanım. Bu yol, önceki hükümetler zamanında programa alındı, ne hikmetse, yine önceki hükümetler zamanında da, sizden önce, programdan çıkarıldı. Lütfen, bu yolun programa alınması... Bu da 20-25 kilometre bir yol.

Kaş-Patara yolu da çok önemli.

Sayın Bakanım, bu yollar ne zaman yapılacak? Bu yolların yapılması için gerekli ödenek bütçeye konacak mı?

Bir de bir başka örnek vereyim Sayın Bakanım. Bu Antalya turizm kenti, dünyanın turizm başşehri diyoruz ya...

BAŞKAN – Bir de Kemer’i söyle!..

OSMAN KAPTAN (Devamla) – İşte Kemer gidiyor, orada bir faaliyet var.

Kemer dediniz ve siz de iktidar partisi milletvekilleri olarak gittiniz orada bir kamp yaptınız herhalde, Kemer’e yakın bir yerde.

BAŞKAN – Parti çalışmaları...

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Bir iki gün kaldınız efendim, işte, bir frekans ayarı yaptınız, bir şey oldu orada.

BAŞKAN – Parti çalışmaları...

OSMAN KAPTAN (Devamla) – O parti çalışmaları yaptığınız yerin az ilerisinde Sayın Bakanım Çıralı diye bir yer var; taştan, kayadan ateş fışkırıyor, turistler de orayı görmek istiyor, yerlisi, yabancısı. Oranın yolu toprak yol. 5,2 trilyon lirayla yapılması gereken bir yol. Şimdiye kadar masraf edilen para 57 milyar, bu sene hükümetimizin uygun gördüğü para 1 milyar. 1 milyar kondu bütçeye.

Sayın Bakanım, uzatmadan şunu söylemek istiyorum: Hakikaten, üretim dediğimiz zaman, Antalya, turfanda sebze, meyveyle ve turizmle önde. Şimdi, yollarının yapılması lazım ve size bir şey söyleyeyim, Antalya’da 32 tane köyün hiç suyu yok, içme suyu yok. 459 tane mahallenin içme suyu yok. Ama, Türkiye’deki gelişmişlik sıralamasına baktığımız zaman, Antalya’ya bakıyoruz, doğu ve güneydoğudaki çoğu ilçelerden de geri olan, 611 inci sırada olan bizim ilçemiz var, Gündoğmuş İlçesi.

Sayın Bakanım, Antalya 1996 yılında sosyoekonomik gelişmişlik sırasında Türkiye’de yedinci il, ama, şu anda onuncu il; yani, geriliyor. Ama, Türkiye’deki bütün insanlar geliyor oraya yerleşiyor. Sizden istirhamımız...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kaptan, toparlar mısınız?

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın Bakanım, bu yolların yapılmasını sizden istirham ediyoruz, teşekkür ediyoruz.

BAŞKAN – Sayın Kaptan teşekkür ederim. .....

MEHMET CEYLAN (AKP Karabük Milletvekili )- ..... Sayın Osman Kaptan gibi Antalya’nın bütün yollarını sıralamayacağım; ama, sadece üç yola değinmek istiyorum ve yardımınızı istirham ediyorum Sayın Bakanım. Sayın Osman Kaptan sağ olsun her bakanlığın bütçesinde işte Antalya diyor, turizm diyor, şu diyor, bu diyor, yapmadığı yol kalmadı, imar etmediği içme suyu kalmadı, bütün köyleri imar etti.

ALİ KEMAL DEVECİLER (Balıkesir) – Gıyabında konuşmayın, şimdi burada yok.

MEHMET CEYLAN (Karabük) – Sayın Deveciler de Balıkesir’de bütün yolları yaptırdı; yani. Sayın Kaptan, turizm diyor, önemli bir sektör elbetti ki, …………

BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI ZEKİ ERGEZEN (Bitlis) –   Tamam, güzel...

Şimdi, Osman Kaptan'ın söylediği, Antalya-Alanya yolu, yıllardan beri devam ediyordu; doğrudur. Deminden beri söylüyorsunuz, diyorsunuz ki, efendim, bu yollar niye bölünmüş yol? Kardeşim, bu ödeneklerle bu yollar, işte, söyledik, on yıl, yirmi yıl devam edecek. Arkadaşımız yirmi yıldan bahsediyor, öbürü yirmi yıldan bahsetti.

Şimdi, Antalya-Alanya yolu, Başbakanımızın talimatıyla, 2004 yılı sonunda bitirilecek. Bununla ilgili gerekli çalışmalar yapılıyor. Biz, bunu programa koyduk; önemli yeri olduğuna inanıyoruz. 

................../........

 SAYIN BAKAN, HEKİM’İN ELİNİ HASTANIN CEBİNDEN,

 İMF’NİN ELİNİ HEKİM’İN CEBİNDEN ÇEKECEK MİSİNİZ?*

*3.11.2003 TARİHİNDE; SAĞLIK BAKANLIĞI 2004 BÜTÇESİ ÜZERİNE KOMİSYONDA YAPILAN KONUŞMA

BAŞKAN –... Buyurun Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, sayın basın mensupları; Türkiye sağlık harcamaları açısından dünyanın en geri ülkeleri arısında bulunuyor. Verilere göre Amerika Birleşik Devletlerinde 3 708, Almanya’da 2 848, Arnavutluk’ta 670, Macaristan’da 306 dolar düzeyinde bulunan kişi başına sağlık harcaması Türkiye’de 108 dolarla sınırlı. Kişi başına 108 dolarlık sağlık harcamasıyla Türkiye Benin ve Burkina gibi adı bile duyulmamış ülkelerin gerisindedir.

Türkiye’de 10 000 kişiye 25,8 hasta yatağı düşerken bu rakam Amerika Birleşik Devletlerinde 53, Almanya’da 87, Arjantin’de 48, Avusturya’da 107, Belçika’da 83, Özbekistan’da 124’tür. Özel hastanelerin sayısındaki artışa karşın verdikleri yataklı tedavi hizmetleri oldukça düşüktür. Özel hastaneler toplam poliklinik hizmetlerinin yüzde 3’ünü, toplam doğumların yüzde 8,9’unu, toplam ameliyatların yüzde 10.3’ünü gerçekleştiriyor. Yatak doluluk oranı Sağlık Bakanlığı hastanelerinde yüzde 58,5, SSK hastanelerinde yüzde 69,6, üniversite hastanelerinde yüzde 72,7, özel hastanelerde ise yüzde 26,2’dir. Antalya Devlet Hastanesinde ise yüzde 96’dır.

Kentsel kesimde her 20 000 kişiye, kırsal kesimde ise her 5 000 kişiye bir sağlık ocağı düşmesi gerekirken Türkiye’deki toplam sağlık ocağı sayısı 6 000’de kalmaktadır. Sağlık ocaklarının çoğunun binası kendisine ait değildir. Yüzde 12’sinde hekim, köy sağlık evlerinin yüzde 66’sında da ebe yoktur. Birinci basamağın en kötü olduğu Marmara’da sağlık ocağındaki bir pratisyen hekime 7 614, bir ebeye de 5 198, bir sağlık memuruna da 20 413 kişiye hizmet vermek durumundadır. İngiltere’de birinci basamakta çalışan bir hekimin yıllık geliri 110 000 dolar civarındayken Türkiye’de pratisyen hekimin aylık 750 000 000 dolayında para almaktadır. Avrupa ülkeleri arasında çocuk ve bebekleri en çok ölen ülke Türkiye’dir. Türkiye’de 5 yaş altı çocuk ölüm hızı binde 48’dir, kişi başı ulusal gelirin 1 000 doların altında olan Arnavutluk, Azerbaycan, Ermenistan, Makedonya, Gürcistan gibi ülkelerde çocuk ölüm hızı Türkiye’den daha düşüktür. Türkiye’de sağlık hizmetlerine ulaşmada bölgeler arası farklar da oldukça fazladır. Gebeliği boyunca doğum öncesi herhangi bir tıbbî bakım almamış annelerin oranı doğuda yüzde 61 iken batıda yüzde 14’tür. Doğruda doğumların yüzde 54’ü evde gerçekleştirilmektedir. Bu oran batıda yüzde 13’tür.

Türkiye’de kamu sağlık kuruluşlarında yılda ortalama 65 milyon başvuru yapılıyor bunun da 2,8 milyonu yatarak tedavi görüyor, 800 000’i ameliyat oluyor. Bu rakamlar sorunun çok ciddi olduğunu gözler önüne sermektedir. Ben zamanınızı fazla almamak için bu rakamları sizlere arz ediyorum ve sorularıma geçiyorum.

1. Sayın Bakan, hekimin elini hastanın cebinden çekileceğini, doktorların bıçak parası almasını önleyeceğinizi söylediniz. Peki Sayın Bakan, doktorların cebindeki eli de çektirecek misiniz? Doktorların cebindeki bu el IMF’nin, Dünya Bankasının eli. Yani, onlar size “maaşı artırmayın” diyor siz de artırmıyorsunuz. Dolayısıyla, biz hastanın cebinden ellerin çekilmesini, bıçak parasının alınmamasını olumlu karşılıyoruz; ama, doktorlara ve tüm sağlık çalışanlarının maaşlarının yükseltilmesini sağlayacak mısınız?

2. İthal ilaçtan 132 trilyon lira, kur farkından dolayı, kamunun  zarar ettiği doğru mudur? Yani, Eylül 2003 sonuna kadar ithal ilaçların satışına 2002’de belirlenen 1 650 000 liralık sabit dolar kuru üzerinden izin verildiği için 132 trilyon lira kamunun zarar ettiği doğru mudur?

3. Kanda yüzde 18 olan KDV’yi yüzde 8’e indirdiniz. Peki Sayın Bakanım, güzellik ameliyatı yapanlardan da yüzde 18 KDV alıyorsunuz, kalp ameliyatı yapandan da yüzde 18 KDV alıyorsunuz. Ölen kişiden de yüzde 18 KDV alıyorsunuz, kefenden de yüzde 18 KDV alıyorsunuz. Bunların da indirilmesi gerekmez mi?

Bir de, reçetesiz satılan ilaçların reklamlarını serbest bırakıyorsunuz. Bunlar maliyete yüklenmez mi, yeminli firmalar bundan zarar etmez mi? Reklam yapılan her ilaç sanki yedi derde devaymış gibi tüketiciye sunularak artık insanlar doktora bile gitmeden vazgeçmez mi?

SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandıklarının eczanelere ve ilaç depolarına kaç lira borcu vardır? Kamunun üniversite ve devlet hastanelerine kaç lira borcu vardır?

Son sorum: Antalya’ya devlet hastanesi yapılacağını Sayın Müsteşardan memnuniyetle öğrendik, Antalya’nın ilçelerindeki doktor ihtiyaçlarının, hemşire ihtiyaçlarının da karşılanmasını diliyoruz.

Teşekkür ederim, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

............/.......

 

KAŞ-KASABA HALKI: JANDARMA KARAKOLUMUZ KALKMASIN *

ÜÇAĞIZ HALKI: Arkamızda SİT-Önümüz Deniz sıkıştık kaldık

*15.03.2003 TARİHİNDE; İÇİŞLERİ BAKANLIĞI 2003 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE  KOMİSYONUN DA GÖRÜŞÜLÜRKEN İÇİŞLERİ BAKANINA SORULAN SORULARDAN

BAŞKAN –  ...   10 dakikalık süre içerisinde sorulara başlıyoruz, ilk soru Sayın Kaptan’ın; buyurun efendim.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım, değerli İçişleri Bakanlığı mensubu arkadaşlarımız ve değerli basın mensupları; sorularıma geçmeden önce birkaç konuda bilgi sunmak istiyorum.

Antalya’nın Kaş ilçesine gitmiştim. Kaş kasaba belde halkı “jandarma karakolumuz kalkmasın” diyorlar. Kaş’ta “trafik polisi çok sıkıyor” diyorlar. Kaş, Üçağız, Kekova’da, Kekova şirin bir kıyı köyümüz, “sıkıştık kaldık, karaya adım atamıyoruz SİT alanı, denize adım atamıyoruz Sahil Güvenlik var, Sahil Güvenliğin kuralları biz köylülere ağır geliyor” diyorlar. Finike Sahilkent Belediyesi için; Antalya İdare Mahkemesinin 1989’da tarımsal niteliği yüksek narenciye bahçeleri olarak saptadığı bir kararı var; buna rağmen, burası 700 dönümlük alan, imara açılmış belediye tarafından. Oranın halkı ortak imzalı müracaatta bulunmuşlar, Sayın Cumhurbaşkanına, Başbakana, İçişleri Bakanlığına, devletin bütün yetkili kademelerine dilekçe yazmışlar, bu konuda ilgililerden, yetkililerden sorunun çözülmesini bekliyorlar.

Bu bilgilerden sonra sorularıma geçiyorum.

Birinci sorum: Sayın Bakan “pişmanlık yasası hazırlığı içindeyiz” dediniz, şimdiye kadar kaç tane pişmanlık yasası çıktı? Bunlardan kaç kişi yararlandı? Şimdi, niye pişmanlık yasası çıkarmaya ihtiyaç duyuyorsunuz ve böyle bir yasanın çıkması halinde bundan kaç kişinin yararlanacağını tahmin ediyorsunuz?

İkinci sorum: “Savaşa hayır” gösterilerine katılan vatandaşlarımıza ve savaş karşıtlarına, bu Yeşillerin üyeleri ve başka ülkelerden gelen savaş karşıtlarına emniyet güçlerinin davranış sonucu oluşan manzaralar copla dövme, saçından sürükleme, tekmeleme ve tesirsiz hale getirmeye yönelik amacını aşan zor kullanma uygulamalarını nasıl karşılıyorsunuz?

Üçüncü sorum: Antalya’da bazı belediye başkanlarının çok değerli hazine arsalarını talan ettirdikleri ve yapılan yağmalama sonucunda bu başkanların büyük çıkarlar sağladıklarını geçmişte gazeteler yazmıştı. Bu belediye başkanları hakkında Bakanlığınız soruşturma açtırmış mıdır? Bunlardan görevden alınan belediye başkanı var mıdır? Mahkemesi kesinleşmiş; ama, görevden alınmamış belediye başkanı var mıdır?

Dördüncüsü aslında soru değil bir öneri: Adıyaman Milletvekili Sayın Mahmut Göksu, belediyelere nüfus ölçütünün getirilmesini istedi, 5 000’den aşağı nüfusu olan belediyelerin kaldırılmasını istedi. Ben bu öneriye nüfus yanında bir de başka belediyeye uzaklık ölçütünün de getirilmesini öneriyorum. 10 kilometrelik bir alanda 5 tane belediyenin olduğunu bizzat ben biliyorum. Aralarında 2-3 kilometre mesafe bulunuyor. Birisi ilçe, dört tane belde belediyesi bulunmaktadır. Her biri hizmet binası, makine parkı, personel alımı yaptığı için hizmetler israflı olmaktadır; bunun yanında etkin hizmet de yapamamaktadırlar. 10 kilometre içindeki belediyelerin birleştirilmesi hem olanaklarını birleştirecek hem de daha verimli daha etkin hizmet yapmalarına olanak sağlayacaktır.

Teşekkür ederim. .....

İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) –...... Şimdi, pişmanlık yasasıyla ilgili, Sayın Osman Kaptan’ın sorduğu soruya hazırlık yapmamız lazım, kaç kanun çıktı, kaç kişi istifade etti, bunu yazılı vermem gerekecek.

 ........./...

 

ANTALYA'DA YAT LİMANLARI VE BALIKÇI BARINAKLARI *

Antalya-Finike-Kemer Yat Limanları

*14.3.2003 TARİHİNDE; ULAŞTIRMA BAKANLIĞI 2003 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE  KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPTIĞIM KONUŞMADAN

BAŞKAN – Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, sayın basın mensupları; gecenin bu saatinde hepinizi saygıyla selamlarım.

Ben, ülkemizdeki deniz, hava ve demiryolu ulaşımındaki sorunların bir kısmını Antalya özelindeki örneklerle bilgilerinize sunmak istiyorum:

Sayın arkadaşlarım, turizmde en çok gelir, deniz turizmi olarak adlandırılan yat turizmi, su sporları, marinacılık, tersanecilik, çekekçilik, tekne malzemeciliği, günübirlik tekne turculuğu faaliyetlerinden sağlanmaktadır. Suyu ve denizi bol olan ülkelerde altyapı ve insan gücüne verimli bir örgütlenme ve yönlendirmeyle gayri safî millî hâsılaya en hızlı katkı sağlayan sektörlerin başında denizcilik sektörü gelmektedir. Büyük istihdam ve ülkemize direkt döviz girdisi sağlayan yat ve günübirlik yolcu gezi ve su sporları teknelerinin inşa, tadilat, bakım ve onarımlarının yapılabileceği yat, inşa ve bakım onarım yerlerine bölgesel bazda yoğun ihtiyaç vardır. Antalya Bölgesinde bulunan düşük kapasiteli üç adet yat limanı Antalya Setur, Finike Setur, Marina ve Park Kemer Marina ve üç adet balıkçı barınağı Antalya Kaleiçi, Kalkan ve Alanya balıkçı barınakları esas itibariyle bağlama ve barınma amaçlı olup, sahip oldukları kısıtlı geri sahaları ile çekek ihtiyaçları için de kullanılmaktadır.

Antalya’da özelliği olan, turizm ve tarım yatırımları içinde yer alan yat limanları ve balıkçı barınaklarından müsait olanlara deniz otobüsü ve feribot yanaşma yerleri yapılması için çalışılmaktadır. Kıyı tesisi yapım işine giren müteşebbis, çok sayıda kamu kurum ve kuruluşundan beş ayrı bakanlıktan değişik mevzuat ve normlara göre izin almak zorundadır. Kıyı yapıları izin prosedürü o kadar karmaşık ve meşakkatli bir yoldur ki, izin alma aşaması bazen yapım süresini geçmektedir. Bu nedenle, hızlı tekne sayısı artışına paralel olarak bu teknelere hizmet edecek yat limanı, yat inşa yeri ve çekek yeri yapımında geç kalınmasının önündeki en önemli temel engel bürokrasi olarak belirlenmektedir.

Bu husustaki çözüm yolu değişik kurumların devreden çıkarılarak kıyı yapılanmalarına izin verme işlemi Denizcilik Müsteşarlığında oluşturulacak bir kurul aracılığıyla yapılmalıdır. Bu kurulun, talepleri, üç ay gibi bir sürede ele alıp inceleme ve sonuçlandırma yükümlülüğü olmalıdır. Kıyı yapılaştırılmalarındaki mevzuat kargaşası ve çok başlılığın ancak bu şekilde aşılabileceği kanısındayız. Antalya bölgesinde teknelere bakım, onarım ve kışlama bağlama, barınma hizmetlerinin verildiği yerlerin çoğu geçici nitelikte fiziki alt ve  üst yapıdan yoksun yerlerdir. Yat turizminin yoğun olduğu, yaz dönemiyle, kışlama, bakım, onarım dönemlerinde mevcut yat limanı ve çekek yerlerinde büyük yoğunluk yaşanmaktadır.

DLH Genel Müdürlüğü tarafından yapımı sürdürülen Gazipaşa ve Alanya yat limanlarının birinci etap inşaatları tamamlanmış olup, ikinci etap inşaatları için yap-işle-devret modeliyle ihale kapsamına alınmıştır. Yat limanlarının faaliyete geçebilmesi için ikinci kısımlarının bir an önce bitirilmesi gerekmektedir. Kaş Bucak yat limanı birinci kısım inşaatı bitirilmiş, ikinci kısım üst yapı inşaatı için yap –işlet-devret  modeli ihalesi yapılmış olmasına rağmen, ihaleyi alan firma tarafından ikinci kısım inşaatına başlanmamıştır. Manavgat ırmak ağzı düzenlenmesi ve yat yanaşma yeri inşaatı Manavgat ırmak ağzı inşaatı tamamlanmış olmaktadır. Yat yanaşma iskele inşaatları devam etmektedir. Dip tarama işleminden sonra ırmağa yaz kış, tekne giriş çıkışı mümkün olabilecektir.

Bakım, onarım, tamir, inşa amaçlı küçük ölçekli yat inşa tekneleri çekek yerleri seçimi Hazine ve özel mülkiyet gözetilmeksizin tesis edilmelidir. Öncelikle, Denizcilik Müsteşarlığı, ilgili valilik, kaymakamlık, belediyeler ve özel teşebbüs işbirliği ile turizme ağırlıklı hizmet verecek yat inşa, bakım onarım yerleri ve yan sanayi tesisleri için arazi tahsisi yapılarak  bir an evvel, tıpkı o oto sanayi sitelerinde olduğu gibi devletin belli bir bölgeyi ya da alanı tekne imalat bakım onarım bölgesi ilan ederek buralara yatırım imkânı sağlanmalıdır.

Öncelikle, Antalya havalimanında yeni dış hatlar terminaline ilave olarak ikinci terminal ünitesinin yapılması gerekmektedir. Gazipaşa havaalanı terminal binası bitmiştir, imalatları tamamlanmış olup, pist inşaatlarının 1 200 metrelik bölümünün beşinci şerit beton kaplama imalatı tamamlanmıştır, altıncı şerit yapılmamıştır; ancak, toplam 1 825 metre olan pistin son bölümü olan 625 metrelik kısmının betonlaması, güvenlik, itfaiye gibi 1,8 trilyon lira bedelli altyapı tesislerinin yapılıp yapılmayacağı konusu henüz belli değildir.

Sayın Bakan, Gazipaşa havaalanı tamamlanıp hizmete girecek midir; bu projeden yoksa vazgeçilme durumu mu vardır; vazgeçilme durumu olursa bu kadar masraf edilerek devletin zarar etmesine meydan verenlerden hesap sorulacak mıdır?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Kaptana teşekkür ediyoruz.

.............../.....

 

TARIMDA 10 SORUN-10 ÇÖZÜM *

*14.03.2003 TARİHİNDE; TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI 2003 BÜTÇESİ, PLAN VE BÜTÇE  KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMADAN

BAŞKAN – Sayın Kaptan, buyurun efendim.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar; ben, tarımdaki öncelikli sorunları 10 madde halinde sizlere sunmaya çalışacağım. Bunlardan bir kısmına arkadaşlarımız değindiler; ama, ben, farklı bir açıdan değerlendirmeye çalışacağım.

En başta, tarımda çiftçi borçları gelmektedir. Birincisi, kredi borçları. Ülkemizde, son yıllarda uygulanan politikalar ve doğal afetlerin de etkisiyle, çiftçilerimiz borçlarını ödeyemez duruma gelmişlerdir. Öncelikle, çiftçilerin Ziraat Bankası, Tarım Kredi Kooperatifleri ve TİGEM’den almış olduğu tarımsal kredi borçlarının faizleri silinmeli ve anapara taksitlendirilerek, ödeme kolaylığı sağlanmalıdır. Bunun yanında, sel gibi doğal afet mağduru çiftçilerimizin borçları tamamen silinmelidir.

İkincisi, elektrik borçlarıdır, sulamada kullanılan elektrik borçları. Birim alanda elde edilen verimin artırılması bakımından, sulama yapılmaksızın bir üretim yapılması mümkün değildir. Üreticilerimizin, tarımsal sulamada kullandıkları elektrik, ürün maliyeti içerisinde oldukça büyük bir paya sahiptir. Çiftçilerimizin büyük bir kısmı, ödeme gücü olmadığından, elektrik borçlarını ödeyememişlerdir. Bu nedenle, elektrik borçlarını ödeyemeyen çiftçilerimizin borçlarının faizleri silinmeli, anapara taksitlendirilerek, ödeme kolaylığı sağlanmalı, ayrıca 2002 yılı elektrik borçları taksitlendirilmelidir. Bunun yanında, elektrik borçları, yılda 1 defa yüklü olarak istenmektedir. Elektrik borçlarının ödenme zamanı, bölgesel olarak belirlenerek, hasat dönemi sonunda ödenmesi sağlanmalıdır.

Üçüncüsü, sulama birliğine olan borçlar: Sulama birliklerine yasal bir statü kazandırılmalı ve çiftçilerin sulama birliklerine olan borçlarının faizleri silinmelidir.

Dördüncüsü, doğrudan gelir desteği: Doğrudan gelir desteği uygulamasıyla ilgili sorunlar giderilmelidir. Türkiye’de, tarımsal desteklemeler, tarımda gelişmiş ülkelere oranla düşük olmasına rağmen, yapılan maksatlı ve yanlış değerlendirmelerle, ekonomik krizlerin sebebi olarak gösterilmiş ve tasfiye edilmiştir. Asıl sorun, verilen desteklerin çiftçiye ulaşmaması, desteklemenin finansman yönteminin yanlışlığı olduğu halde, desteklerin ortadan kaldırılması, tarım kesimi ve çiftçilerimize zarar verecek bir süreci beraberinde getirmiştir. Gelişmiş ülkelerde, diğer destekler yanında, halen kredi ve girdi destekleri devam ederken, uymayı taahhüt ettiğimiz Avrupa Birliği ortak tarım politikalarında müdahale alımları, telafi edici ödemeler, prim destekleri, depolama destekleri, kırsal kalkınma destekleri sürdürülürken, ülkemizde, fiyat destekleri, gübre, ilaç, tohumluk sübvansiyonu, kredi desteği kaldırılmış, buna karşılık, ucuz tarım ürünlerinin ithalatına izin verilerek, Türk tarımı haksız rekabetle karşı karşıya bırakılmıştır.

Beşincisi, girdi kullanımı; mazot: Arkadaşlarımız söyledi, mazot ucuzlatılmalıdır, seçimlerde verilen söz yerine getirilmelidir.

Altıncı olarak, tohum: Ülkemizde, tohum da karşılaşılan sorunların başında gelmektedir, temininde ve dağıtımında aksaklıklar, üretiminde ve dağıtımındaki sorunlar, tohumluk kullanımında dalgalanmalara yol açmakta, üretici, istediği zaman ve yeterli miktarda tohumluk bulamamaktadır. Tohumluk fiyatları, üreticinin satın alma gücünü zorlamakta, hastalıklı ve bozuk tohumlarla karşılaşılmaktadır. Bu nedenle, ruhsatlı olmayan kişi ve kuruluşların tohumluk satmaları engellenmeli, ruhsatlı olanlar da tarım il müdürlükleri aracılığıyla denetlenmelidir. Açıkta, ambalajlanmamış, hiçbir garantisi olmayan, elenmemiş, ilaçlanmamış, belgesiz tohumların satışını engelleyici yasal tedbirler alınmalıdır. Tohumluk ıslah çalışmalarına ağırlık verilerek bu konuda dışa bağımlılık azaltılmalıdır.

Yedinci olarak, gübre: Çiftçiye tekniğine uygun gübre kullanımı konusunda yeterli eğitim ve yayın hizmeti götürülmelidir. Toprak analiz laboratuvarları, bölgelerin özellikleri de dikkate alınarak, yurt düzeyinde yaygınlaştırılmalı, çiftçilerimizin, gübre uygulamalarını, toprak analiz sonuçlarına göre yapmaları sağlanmalıdır.

Sekiz; sosyal güvenlik, Bağ-Kur primleri: Tarım kesiminin içinde bulunduğu mevcut durum nedeniyle, çiftçiler, artan prim borçların ödeyememektedirler. Bu nedenle, cezalı duruma düşmekte ve prim borçları katlanarak çoğalmaktadır. Çiftçilerin sattığı ürün bedellerinin yüzde 1’i kesilerek yapılan Bağ-Kur prim tevkifatı uygulamasında bazı sorunlar yaşanmaktadır. Nitekim, tahsil edilen Bağ-Kur primlerini üretici geriye alamamaktadır. Ürün satışlarından kesilen Bağ-Kur primlerinin büyük bir kısmı çiftçi hesabına yatmamaktadır. Muafiyet belgesi alımı, çiftçilerimiz için masraflı ve zaman kaybına sebep olmaktadır. Bu durumda, Bağ-Kur primlerinin ürün satışlarından tahsil edilmemesi için, ilgili yasada gerekli değişiklik yapılmalıdır.

Dokuz; ürün sigortası: Tabiî afete uğrayan çiftçilerimizin kayıplarını telafi etmek üzere, herhangi bir imkân bulunmadığından, tarımsal faaliyetlerini devam ettirmekte zorlanmaktadırlar. Bu sebeple, acil olarak, primlerin yarısının devlet tarafından ödenmesini öngören zorunlu tarım ürünleri sigortası kanunu bir an önce çıkarılmalıdır.

On; yaş sebze ve meyve: Yaş sebze ve meyve ticaretini düzenleyen 552 sayılı kanun hükmünde kararnamede 1998 yılında değişiklik yapılmış, ilgili tarafların, üreticilerin ve tüketicilerin sorunlarına köklü çözümler getirilememiştir. Yılın 12 ayında her türlü yaş sebze ve meyvenin yetiştirilebildiği ülkemizde, en büyük sorun, hasat zamanlarında arz-talep dengesinin sağlanamamasıdır. Arz fazlalığı nedeniyle, fiyatlar çok düşmekte, üretici, maliyetini dahi karşılayamamaktadır. Bu durum, ulusal servetin yok olması yanında, gelecek sezon, üreticinin şevkini kırmakta, üretimden vazgeçmesini gündeme getirmektedir. Fazla gelen ürünlerin beklemeye tahammülü olmaması, soğuk hava depolarının pahalı olması da sorunu daha da büyütmektedir. Avrupa Birliğinde, arzın olduğu dönemde, tabanfiyat uygulanarak üreticinin mağdur olması önlenmektedir. Sebze ve meyve fiyatlarının çok düştüğü dönemlerde, üreticileri korumak amacıyla, ithalat zorlaştırılmakta veya yasaklanmaktadır. Destekler, daha çok standardizasyon, üründe verim ve kalitenin yükselmesine yönelik olarak devam etmektedir. Ülkemizde de, buna benzer uygulamalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun yanı sıra, meyve suyu, konserve, soğuk hava deposu gibi tesislerin kurulması teşvik edilmelidir. 552 sayılı kararnameye istinaden oluşturulan yaş sebze ve meyve üretici birliklerinin toptancı hal sisteminde daha etkili olabilmeleri sağlanmalıdır.

BAŞKAN – Sayın Kaptan, toparlar mısınız.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkanım.

Zincir marketlerin tekel oluşturmaları önlenmeli, fiyatların rekabet ortamında oluşmasına imkân sağlanmalı, üretici ve tüketicilerin zarar görmeleri önlenmelidir. Yaş sebze ve meyve ihracatında zaman zaman problemler yaşanmaktadır. Bu sorunların çözümü için, üreticinin eğitimi, yanlış ilaç kullanımının önlenmesi, Avrupa Birliğinde kullanılmayan ilaçların ruhsatlarının iptal edilmesi, bu konuyla ilgili gerekli laboratuvarların kurulması ve reçeteyle ilaç satışlarının gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Sayın Başkanım, izin verirseniz, çok kısa, Antalya’nın birkaç sorunun söyleyerek sözlerimi bitirmek istiyorum.

Sayın Bakanım, 21 inci Yüzyılın başında, Türkiye’nin turizmin başkenti Antalya’da, halen 32 köy ve 459 mahallede olmak üzere, 491 yerleşim yerinde içmesuyu yoktur. 12 köy ve 26 mahalle olmak üzere, toplam 38 yerleşimde ise, içmesuyu yetersizdir. 8 259 kilometre olan köy yollarının 4 635 kilometresi asfalt değildir. 547 köyden sadece 3 adetinde kanalizasyon tesisi bulunmaktadır. 1 000 hektar tarım arazisi sulamaya açılmasını beklemektedir. Kumluca, Mavikent, Beykonak sel felaketi; Demre dolu ve hortum mağduru çiftçilerimiz destek beklemektedir.

Antalya Köy Hizmetleri makine parkındaki araçlarına yedek parça gereklidir, bunun için 7,5 trilyon ödeneğe ihtiyaç bulunmaktadır.

Sayın Bakanım, Antalya’ya yol istiyoruz, içme suyu istiyoruz.

Teşekkür ederim, saygılar sunarım.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz.

............../................

 

TURİZMİN BAŞKENTİ ANTALYA *

 *07.03.2003 tarihinde; 2003 Mali Yılı   Bütçe ve Kesinhesap Kanunu Tasarılarının Plan ve Bütçe Komisyonunda Tümü  Üzerindeki Görüşmelerde yaptığım konuşmadan

BAŞKAN –... Söz sırası Sayın Kaptan’da. Buyurun efendim.

OSMAN KAPTAN (Antalya) –  ...   Sayın arkadaşlarım, gerek iktidar partisindeki milletvekili arkadaşlarımız gerekse muhalefet partisindeki arkadaşlarımız, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun iyi olmadığını açıkça ifade ettiler. Bu doğru; Türkiye, hakikaten, dünyada, hak etmediği bir yerde; ekonomi olarak hak etmediği bir yerde, dışpolitika olarak hak etmediği bir yerde. Biz, iktidarıyla muhalefetiyle, Türkiye’yi hak ettiği noktaya taşımak görevinde olan insanlarız; milletin vekilleriyiz. Bu noktadan konuya bakmamız gerekiyor.

Bütün krizlere karşın, bütün sorunlara karşın, Türkiye’nin belli olanakları da var. Türkiye, dünyanın 20 nci, Avrupa’nın da 6 ncı büyük ekonomisine sahip. Kim ne derse desin... Avantajları var, dezavantajları var. Evet, Türkiye’de büyük bir işsizlik sorunu var; ama, bunun yanı sıra, 16 000 000 genç nüfus da var; üretime hazır bir üretim faktörü; kullanılabilirse... Kişi başına millî gelirimiz düşük; ancak, doymamış, büyük bir pazar potansiyelimiz olduğu da kesin. Bu olanakları harekete geçirmede bütçeyi bir araç olarak kullanmak da bir vizyon işi; bu hükümetin işi.

Sayın arkadaşlarım, yani, Türkiye’nin doğal kaynakları var, insan  kaynağı var, genç insan kaynağı var, büyük bir pazar olanağı var; ama, yıllarca, işin ehlî olmayan yönetimlerin elinde bu durumlara gelmiş; yani, bizim helva yapacak unumuz var, şekerimiz var, yağımız var; fakat, helva yapamamışız. Bizim derdimiz, şimdi, helva yapmak ve helvayı adaletli bir şekilde paylaştırmak.

Arkadaşlarımız anlattı; Türkiye’nin bu hale gelmesinde, özellikle -ben, arkadaşlarımın anlattığının bir farklı boyutları olarak bakıyorum konuya- yolsuzluk ve yoksulluk  iki temel neden. Dün de bu konunun altını çizmiştim ve biz; yani, iktidar partisi ve muhalefet partisi olarak siz ve biz, yolsuzluktan hesap soracağız dedik, burunlarından fitil fitil getireceğiz, bu paraları geri alacağız ve yoksulluğu da kaldıracağız dedik; fakirliği fukaralığı ortadan kaldıracağız dedik. Bu konuda duyarsız olan partiler, biraz önceki arkadaşımın dediği gibi, geldiler, “biz 4 yıllığına geldik, 5 yıllığına geldik, ilk önce halkımıza bir acı reçeteyi sunalım,  ekonomiyi düze çıkarırız sonunda halkımız bizi anlar” dediler. Ne yazık ki, onların hiçbirisi şimdi burada yok. Aynı şey sizin de başınıza gelebilir.

Sayın arkadaşlar, Türkiye’nin bu hale gelmesindeki sorun, …..  Türkiye’de, son 12 yıl içerisinde, 209 milyar dolar faiz ödemişiz. Bu nedir; biz, faize, Türkiye’nin millî gelirinin üzerinde para ödemişiz. Borçla borç ödemişiz, faizle faiz ödemişiz.

Sevgili arkadaşlar, Sayın Bakan, …… 1999 seçimlerinde de, biz, bakanlık sayısının inmesini istemiştik; ancak, sadece bakanlık sayılarını indirmekle bu tasarruf da sağlanmış olmuyor. Memurlarımızın emekli keseneğinden yüzde 1 daha fazla kesmekle, çiftçiye desteği kesmekle, fakirin fukaranın, işçinin, memurun, işsizin lokmasından bir lokma daha almakla tasarruf olmaz. Sayın Bakanım, lütfen, bunu düzeltmeniz lazım.

Peki, ne yapacağız o zaman: Sayın arkadaşlar, Türkiye’nin içindeki sorunlarından  çıkışının tek yolu, üretimdir, ihracattır, turizmdir, yabancı sermayedir ve güvendir; içte ve dışta güvendir. Bir önceki hükümet bu güveni sağlayamadı. Bizim bu güveni sağlamamız gerekiyor.

Öyleyse, Türkiye  şu anda yabancı sermaye açısından çok da cazip değil. Hele hele savaş arifesinde, oldu olacak, girdi girecek, tezkere bir- iki derken, Irak olayında, Türkiye yabancıların güvenle bakıp, yatırım yapacağı bir ülke durumunda değildir. O zaman, ne kalıyor sayın arkadaşlarım?.. İzninizle bu güven konusunda bir şeyi daha hatırlatmak istiyorum. Kıbrıs konusunda birtakım görüşler ortaya çıktı, ver-kurtul anlamında gazetelerde yazılar  yazıldı ve bu konuda hiçbir açıklamada yapılmadı. Dün Sayın Denktaş geldi, Parlamentoyu kutlamak gerekir -şahsen ben de kutlarım- birlik, beraberlik içerisinde Kıbrıs politikası konusunda net bir görüşümüz ortaya kondu. Bu görüş daha önceleri de konabilirdi.

Sayın arkadaşlarım, şimdi, turizm ve ihracat denince, akla Antalya geliyor. Sayın Zeydan, sabah konuşmalarında Hakkâri’den söz ettiler, Hakkâri milletvekili olarak, Hakkâri’ye yatırımların verilmediğinden, ihmal edildiğinden söz ettiler ve de çok önemli bir şey söylediler “Arkadaşlar, ben bağımsız milletvekiliyim, ben bundan sonra yine gelirim; ama, siz kendinize bakın, kendinize çeki düzen verin” anlamında ima ve dokundurmalar yaptı. Doğrudur, katılıyorum.

Sayın arkadaşlar, turizm ve ihracat denince Antalya akla geliyor ve buradan da Sayın Bakana iki tane paket önereceğim. Bu iki paketin toplamı da 6 milyar dolar olabilir Sayın Bakanım; yani, Amerika ile elimizi güçlendirme pazarlıkları falan var ya, doğru eğri bilmiyorum; ama,  üretim, ihracat dendiği zaman Antalya akla gelir.

Sayın arkadaşlarım, Antalya 120 000 vergi mükellefi ile Türkiye’de 5 inci sırada. 2002 yılında vergi gelirlerindeki yüzde 68 artış oranı ile Türkiye ortalamasının üzerinde bir artış var. Ama, büyük beş yıldızlı tatil köylerinin ve otellerinin sahiplerinin çoğu da İstanbul ve İzmir’de vergilerini veriyorlar; yani, Antalya’da yatırım yapmışlardır, ama vergilerini diğer illerde verirler. Şimdi, ihracat ile turizm ile döviz gelirleri arasındaki ilişki, günümüzdeki en önemli konularından biri olduğu bir gerçektir. Döviz geliri bakımından,  Antalya’nın ve turizm sektörünün katkısı son derece önemli ve bu önemde hâlâ anlaşılmamakta. 8.5 milyar dolar döviz geliri sağlayan turizm, 35 milyar dolarlık ihracat içerisinde 8 milyar dolarla birinci sırada. Hazır giyim sektörünün önünde en fazla döviz kazandıran bir sektörümüz. Dolayısıyla, turizm sektörüne birinci sektör dersek, bir gerçeğin altını çizmiş oluyoruz. Buna rağmen turizm hükümetlerce -sadece sizin hükümet değil- hak ettiği değeri görmemekte, hak ettiği yere yatırımlar verilmemekte. Hatta Yüksek Planlama Kurulu gibi platformlarda bile temsil edilmemekte.

Şimdi, Türkiye’deki turizm gelirinin yarıdan fazlası Antalya’da sağlanmakta. Antalya’ya gelen (2002 yılı rakamlarına göre) yaklaşık 5 milyon turistin ortalama konaklama süresi 10.5 gündür. Diğer illerimize gelen yaklaşık 7 milyon turistin ortalama konaklama süresi 2.5 veya 3 gündür. Turizm sektöründeki 31 milyar dolara ulaşan yatırımların üçte ikisine sahip olan Antalya, Akdeniz Bölgesinde şehirler ile değil, ülkelerle karşılaştırılabilecek bir kapasiteye sahiptir. Halen 12 aylık kapasitenin yüzde 60’ı kullanılmaktadır; yani, gerekli önlemler alındığı takdirde, Antalya turizm sektörü,  Türkiye’ye yaklaşık 4 milyar dolar döviz geliri hatta daha fazlasını kazandırabilecek bir potansiyele sahiptir. Bunları bir Antalya Milletvekili olarak söylemiyorum. Bu konuda ciddî çalışmalar var, 2 milyar dolar da narenciye, sebze, meyve, turfandanın ihracatını yaparsak  toplam 6 milyar doları bulmuş oluyoruz.

Sayın arkadaşlar, kişi başına kamu yatırımı açısından Antalya’ya baktığımız zaman, İller arasında 28 inci sıraya düşmüştür. Antalya’nın altyapı yatırım açığının süratle tamamlanması gerekmektedir. 10 yılda alınan kişi başı kamu yatırımı miktarı Ankara ve Muğla’da 1 900, İzmir’de 1 400, Bursa, Eskişehir, Isparta’da 1 100, İstanbul’da 920 dolar iken, dikkatinizi çekerim, Antalya’da 795 dolar olarak gerçekleşmiştir. Nüfus artış hızında birinci sıra, nüfus bakımından yedinci, gelir bakımından sekizinci sırada olan ve turizmde olduğu gibi tarımda da ilk sıralarda olan Antalya’nın yatırım sıralamasında 28 inci sıraya düşmesi, altın yumurtlayan tavuğu kesmekten başka bir şey değildir. Bu hem yatırım önceliği anlamında hem de yerel yönetimlerin yetki kaynak kullanımları düzeyinde çözümlenmesi gereken bir sorundur.

Sayın arkadaşlar, bir başka şey de, Antalya turizmin başkentidir, Antalya’ya Türkiye’nin 81 ilinden insanlar gelip yerleşmiş. Antalya demek küçük Türkiye demek, Antalya’ya yapılan yatırım, bizzat Türkiye’ye yapılan yatırım olarak bakmamız gerekiyor.

İkinci öncelikli paket açısından baktığımız zaman; Antalya’nın bu konudaki, diğer illerle birlikte, turizm kenti olarak özel statüye kavuşturulmasıdır. Bunun için turizm hizmet birliği modelinin Antalya’ya uygulanması mümkündür. Bu modelin hukukî alt yapısı mevcuttur. Aksi halde yerel yönetim reformu kapsamında bir düzenleme yapılması mümkündür.

Uluslararası turizme hizmet veren kent  belediyelerin, 2002 yılı gelirleri 100 trilyon civarındadır, 4 milyar dolar döviz geliri yaratan Antalya yerel yönetimlerinin geliri, -ilçelerle birlikte- 80 milyon dolar bile değildir. Antalya, son 15 yılda, 30 milyon turist ağırlamış ve yaklaşık 20 milyar dolar döviz yaratmıştır. Antalya’nın bu düzeyi hak ettiğine ve bu takdirde turist sayısının ve gelirinin iki katına rahatlıkla çıkarabileceğini bilgilerinize arz ediyorum.

Sayın Zeydan yine burada Hakkâri’yi örnek verdiği zaman; yani, Türkiye’nin işte böyle gelir yaratan kenti Antalya’ya ilişkin sadece sağlık açısından bir örnek vermek istiyorum...

BAŞKAN – Sayın Kaptan, son 2 dakika efendim.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Türkiye ortalaması açısından, 10 000 kişiye düşen yatak sayısı açısından, Türkiye ortalaması 23 kişi, Antalya’da 16, yani Türkiye ortalamasının altındadır.  Yatak sayısı açısından 10 000 kişiye 16 yatak düşmekte. Hakkâri’de 7 yatak, bizim bitişiğimizdeki Isparta’da 54 yatak düşmektedir. Tabiî orası Başbakan ve Cumhurbaşkanı çıkarmıştır. Şimdi, İstanbul’da 33, Ankara’da 37 falan; yani, Sayın Zeydan merak etmesin, Antalya ile Hakkâri’nin arasında pek bir fark da yok.

Sayın arkadaşlar, sözlerimi toparlarken, tabiî, bu turizm konusuna önem verilmesi, ihracata önem verilmesi, özellikle turfanda sebze açısından ve narenciye acısından Antalya ve Antalya’nın çevresindeki illerle beraber, Türkiye’nin büyük kaynakları vardır, bunların değerlendirilmesi gerekmektedir.

Sayın Bakanım, yolsuzluklara giden paranın geri alınması gerekiyor. Bu paraları geri alacağız, hukukî düzenlemeleri yapacağız. Efendim, bu 607 milyar, hani vergi dısı var ya, çok konuşuluyor, çok dikkat çekiliyor, bu Adalet ve Kalkınma Partisinin adalet anlayışına ters düşer. Bunun yanı sıra 6 milyar dolara, hani hükümet direkt vermemiş olabilir, ama hükümet bu devleti idare ediyor, öyleyse onun bilgisi dahilinde olabilir, bazı bankalara bu türlü destek çıkılması da yanlıştır.

Bu bütçe, sosyal yönü olmayan, çiftçiyi, fakiri, fukarayı, memuru, işsizi, emekliyi ihmal eden bir bütçe olduğunu arkadaşlarımız söyledi, ben de söylüyorum. IMF programına sosyal içerik kazandıracaktınız, bu da kazandırılmadı, tam IMF’ye teslim olundu. Hele hele sabah arkadaşlarımızın aktardığı gibi, bu Sayın Bakanın açış konuşmasını yaptığı kitapçıkta, bu IMF sözcüğünün girmesi onur kırıcıdır; yani, biz, efendim Vergi Barışı Yasasından 2.4 katrilyon lira bekliyoruz, IMF bunu 750 trilyon lira kabul ediyor sözünü ben kabul edemiyorum.

Dış konjonktür çok önemli, yani savaş çok önemli, ihracat için önemli, Türkiye’deki turizm açısından da önemli. Bu bütçe, olası bir savaşta alt üst olur, petrol fiyatları altına üstüne gelir ve bu bütçeyi yapmak yanında, savaşa hayır diyebilmek yürekliliğini, geçenlerde tezkere oylamasında gösterdik, bundan sonra da devam etmemiz lazım.

Sayın arkadaşlar, birincisi, Derviş araba devrildikten sonra getirildi, Arjantin olmayalım diye getirildi. İkincisi “Sosyaldemokratlar, Cumhuriyet Halk Partililer güzel konuşurlar, üretim yapmazlar” dendi. Bu söze kesinlikle katılmıyorum. Türkiye’de değil, dünyada devlet kuran tek parti Cumhuriyet Halk Partisidir ve Cumhuriyet Halk Partisini de kuran; devletimizin, cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk. Bu örnek, herhalde size yeter. İkinci örnek, İnönü. 1950’de çok partili hayata ikinci genel başkanımız zamanında geçildi. Şimdiki, Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal’ın arkasında yolsuzluk dosyaları yoktur. Yolsuzluklar karşısında hükümet yıkan tek liderdir, vizyon olarak, misyon olarak Türkiye’deki performansı ortadadır. Seçimlerde siz de, biz de önce insan dedik; ama, biz Şeyh Adibali’yi, 1300’lü yıllardaki insanı öne çıkararak, o insanın her zaman arkasındayız. Siz ise, ekonomide, kalkınmada insanı odaklaştırmayı, insan odağından hareket etmeyi ahlakî bir ilke saydığınızı yazdınız, seçim bildirgenizde. Sayın arkadaşlarım, peki, sizin insan anlayışınızda mı bir değişiklik oldu, ahlak anlayışınızda mı bir değişiklik oldu? Takdirlerinize sunarım.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz.

.............../.....

 

 

 

 

© Website powered by Cahit Tosun