22. DÖNEM ÇALIŞMALARIMDAN
SEÇİLMİŞ BİR KISMINI, "BİR SİYASAL DURUŞ" ADIYLA KİTAP HALİNE
GETİRİP, DEĞERLİ HEMŞERİLERİME, PARTİLİLERİME VE SEÇMENLERİMİZE
SUNMUŞTUM.
BU BÖLÜMDE; 22. DÖNEMDE YAPTIĞIM, TBMM PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU İLE
TBMM GENEL KURULU ÇALIŞMALARIMI KİTAP İÇERİĞİNDEKİ ŞEKİLDE ARZ
EDİYORUM. SAYFA NUMARALARI, A-4 BOYUTUNDA DEĞİŞTİĞİ İÇİN BAŞLIKLARA
GÖRE TAKİP ETMENİZİ ÖNERİRİM.
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
................................................................................................................................
5
I. BÖLÜM
GENEL KURUL KONUŞMALARINDAN SEÇMELER
1- Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmalı mı?
......................................................... 13
2- Dışa
Bağımlı Tohumculukta tarımımız nereye gidiyor?
........................................ 18
3- Sebze-Meyve ve Narenciyede neler
yapılmalıdır?............................................... 21
4- Meyve
Sineği de Küçük Ama Rusya Ticaretini Bulandırdı
................................. 23
5- Kamyoncu Esnafımızın Ocağını Söndürmeyelim
................................................... 27
6- Sebze-Meyve, Narenciye ve kesme Çiçek Üretim ve İhracatı
........................... 31
7-
Kalkınma Ajansları Fil midir, Deve midir, Kuş mudur?
................................ 40
8- İMF
Ekonomiyi İdare Ediyor, Hükümette Vaziyeti İdare Ediyor
.......................... 45
9-
Üniter Devlet Yapımız Korunmalıdır
.................................................................... 50
10-
TBMM
Başkanı Kim? Başbakan Erdoğan mı? Yoksa Siz misiniz? Sayın Arınç... 54
11-
İşsizlik Sigortası Fonunda Toplanan Para nereye Gidiyor
................................. 58
12-
Belediye Şirketleri Kamu Denetiminden Kaçırılmamalı
................... ...... 62
13-
Antalya-İbradı’da Devlet
Nerede?............................................
67
14-
Türk
Telekom Stratejik Sektördür Satılmamalı
................................. 70
15-
Teşvik İllere Göre Değil, İlçelere ve Sektörlere Göre yapılmalıdır
............. 72
16-
Eğitimde Nereye Gidiyoruz?
.................................................. 75
17-
Çiftçi Borçları Yeniden Yapılandırılmalıdır
............................................... 80
18-
Kapıkule’de ki Tır Kuyrukları ve Gazipaşa’da ki Orkinos Çiftlikleri
........... 85
19-
Kültür ve Turizm Bakanlıklarının Birleştirilmesi Yanlıştır
.................. 89
20-
Bu
Memleketi Soyup Soğana Çevirenlerin yaptıkları Yanlarına Kar mı
Kalacak 93
21-
Kanayan Yara: Kredi Kartları Sorunu
........................................... 98
22-
Kemal
Unakıtan Afları Her Şeye Rağmen Çıktı
.................................. 103
23-
Bu Ne
Biçim Af ? Çiftçi Esnaf ve Sanatkarın affı ne olacak?
...............
105
II. BÖLÜM
PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU ÇALIŞMALARINDAN SEÇMELER
1- Türkiye Turizmi Ucuza mı Gidiyor?
.................................................................. 109
2- Hükümetin Kafası Karışık ...............................
.............................. 112
3- Memurlarımızı Fitre Zekat Verilmekten Kurtaralım
..................... 115
4- Türkiye OECD Ülkeleri İçinde En Yoksul Ülke
................................. 117
5-
Abdullah Öcalan Ayrıcalıklı AB Mahkumu mu, Terör Mahkumu mu?
Adadan Dağı İdare mi Ediyor?
....................................................... 123
6- Kayıt
dışı Ekonomi Sorunu Çözülmeden, Sosyal Güvenlik Sorunu Çözülemez.
Sağlık Bakanı: Sayın Milletvekili Beni Dövecek misiniz?
............... .................. 126
7- Öğretmenlerimize Grevli Toplu sözleşmeli Sendika Hakkı Verilmelidir
............. 133
8- Sayın
Bakan Ya Tarımın Sorunlarını Çözün Ya da İstifa edin
................... 138
9- Ekonomi İyiye Gidiyor da İşyerleri Niye Kapanıyor?
........................ 142
10-
Turizmin Sorunları ve Antalya
........................................................ 147
11-
Karayolu Taşımacılığı ve Gazipaşa Hava Alanı
...................................... 153
12-
Antalya’da Elektrik Kesintileri ve Finike-Turunçova Örneği
.................. 159
13-
Hükümet AB’nin ve ABD’nin Ankara Noteri mi?
.............................. 163
14-
Milli
Savunma Bakanlığı Bütçesi ve Ülke Savunması
.............................. 167
15-
Antalya Altın Yumurtlayan Tavuk
................................................. 170
16-
Ormanı Korumanın Yolu Orman Köylüsünü Korumaktan Geçer
.................... 173
17-
Bakanların Ve Rakamların Türkiye’si İle Halkın Gerçek Türkiye’si
Farklı .... 176
18-
İMF
Politikaları Tarımı Çökertti
............................................................ 181
19-
Ulaşım Sorunları ve Finike Demre Yolu
...................................... 185
20-
Antalya’nın Yol ve Su Sorunları
........................................................... 189
21-
Hekimin Elini Hastanın Cebinden, İMF’nin Elini Hekimin Cebinden
Çekin ..... 193
22-
Kaş
Kasaba Halkı: Jandarma Karakolumuz Kalkmasın
......................... 196
23-
Antalya’da Yat Limanları ve Balıkçı Barınakları
................................. .... 198
24-
Tarımda 10 Sorun-10 Çözüm
........................................................................ 201
25-
Turizmin Başkenti Antalya
........................................................................ 205
ÖNSÖZ
BİR SİYASAL DURUŞ
Siyasal duruşun “siyasal çizginin insanı olmakla başladığı” kabul
edilir.
Çağımızda, etkin bir siyasal çizgide olabilmenin de ‘ doğru
çizgideki bir yaşam; çağdaş bilgi ve deney birikimiyle boyutlandığı
‘ bilinir.
Antalya/Finike/Yalnız Köyünde doğan; bir köylü çocuğunun
ulaşabileceği; Cumhuriyetin sağladığı olanaklar içinde; lisans, master (Yüksek Lisans) ve doktora öğrenimini yaparak kendini
yetiştirmeye çalışan;
Köy öğretmenliğinden, başlayıp Şube Müdür Yardımcığından
Genel Müdürlüğe kadar, kamu görevinin her kademesinde
sorumluluklar üstlenen;
12 Eylül 1980 Askeri darbesinden sonra aydınlara karşı
kullanılan 1402 Sayılı Yasa ile; TÖB-DER’li, solcu, CHP’li diye kamu
görevine son verilen. Üç yıllık hukuk mücadelesini kazanarak, kamu
görevi hakkını geri alan; bir kişi olarak siyasi duruşum, çizgim
belirgindi.
Böyle bir çizginin insanı olarak, cumhuriyetin verdiklerini
gelecek kuşaklara aktarma olanağı bulacağıma inandığım için, aktif
politikayı da elbette; Kuvayımilliye geleneğinden gelen, Ulusal
Kurtuluş savaşımızın önderi Mustafa Kemal’in yolundan yürüyen, anti
Emperyalist çizgideki Cumhuriyet Halk Partisinde yapacaktım.
2002’de Cumhuriyet Halk Partisinden Antalya Milletvekili
seçildim. Milletvekilliği görev ve sorumluluğumu yerine getirirken
Meclis içinde, bazen “ sesimi yükseltmek”, bazen de
“Bakan üzerine yürümek” gerekti. Meclis dışında ise;
vatandaşlarımızın ve hemşerilerimizin, kamusal ve bireysel
isteklerinin karşılanması için, hasta olanlara doktor, hastane
bulmak, işsiz olanlara iş bulmak, üniversite öğrencilerimize
yurt-burs bulmak ve diğer benzer sorunların çözüme yardımcı olmak
gerekiyordu. Ben de bu konularda olanaklar ölçüsünde gerekeni
yapmaya çalıştım ve çalışıyorum.
Parti içinde, yönetim ve parti ilkeleri ile çelişmeyen, çizgisi ve
duruşu bilinen bir Milletvekili olarak, dört yıllık TBMM
çalışmalarımın bir kısmını sizlerle paylaşmak için, Meclis
tutanaklarından, bu günden geriye doğru derleyerek kitap haline
getirdim.
Bu
kitabın;
1.
Bölümünde: TBMM Genel Kurulundaki,
2. Bölümünde: TBMM Plan ve Bütçe Komisyonundaki
konuşmalarımı,
(3,4
ve 5. bölümler için 22.dönem çalışmaları başlığı altındaki linkleri
izleyiniz)

3. Bölümünde: Kanun Tekliflerimi,
4. Bölümünde: TBMM Genel Kurulundaki sözlü ve yazılı soru
önergesi ve meclis araştırması
önergelerimi,
5. Bölümünde de çalışmalarımın Ulusal ve yerel Basına
yansımalarını bulacaksınız.
Milletvekili olmasaydım bu kitap olmayacaktı. Bu nedenle,
aynı siyasal duruşun onurunu paylaştığım sade üyesinden Sayın Genel
Başkanımız Sayın Deniz BAYKAL’a kadar tüm Cumhuriyet Halk
Partililere, hemşerilerime, bana her zaman destek olan eşim
Semahat KAPTAN’a; kitabın hazırlanmasında emekleri ve fikirleriyle
katkıda bulunan dostlarım; Fethi ESENDAL’a, Osman Nuri POYRAZOĞLU’na,
Arif ÖZ’e ve Efsun Başak SAVAŞIR’a, kitabın düzenlenmesi, dizgisi
ve baskısında emeği geçen tüm emekçilere yürekten teşekkür ederim.
Ankara Mart
2007
Dr. Osman KAPTAN
22. Dönem CHP Antalya Milletvekili
ı.
BÖLÜM
TBMM GENEL KURUL KONUŞMALARINDAN SEÇMELER
TAYYİP ERDOĞAN CUMHURBAŞKANI OLMALI MI?
*
*TBMM Genel Kurulunun, 22. Dönem 5. Yasama yılı 16 Aralık 2006
tarihinde yapılan 34’üncü Birleşimi’nde Cumhurbaşkanlığının 2007
bütçesi ve önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda yaptığım
konuşma
BAŞKAN – ......Cumhuriyet
Halk Partisi Grubu adına üçüncü konuşmacı Antalya Milletvekili Sayın
Osman Kaptan.
Buyurun efendim. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Cumhurbaşkanlığı
2007 bütçesi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış
bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.
Sayın arkadaşlarım, Anayasa’mıza göre cumhurbaşkanı devletin
başıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil
eder. Anayasa’nın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve
uyumlu çalışmasını gözetir. Gereğinde fren, gereğinde denge görevi
yapar. Sayın Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer bu görevleri
layıkıyla, saygın bir şekilde yapmaktadır. Süresi de altı ay sonra
dolmaktadır.
Sayın milletvekilleri, geçmişte yapılan cumhurbaşkanlığı
seçimlerinde de sıkıntılar, gerginlikler olmuş, krizler ve
çatışmalar yaşanmıştır. Eskiden beri cumhurbaşkanlığının yetkileri,
görev süresi, halk mı seçsin Meclis mi seçsin, asker mi olsun sivil
mi olsun, Meclis içinden mi olsun dışından mı olsun konuları hep
tartışılagelmiştir. Ancak, cumhurbaşkanı seçimi hiçbir zaman rejim
tartışmasına dönüşmemiştir. Biz dönüşmesini de istemiyoruz. Ama,
önümüzdeki 2007 Mayısında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminin ise
rejim tartışmalarını da beraberinde getireceği şimdiden
görülmektedir.
HÜSEYİN
TANRIVERDİ (Manisa) – Niyetinizi mi ifade ediyorsunuz?
OSMAN
KAPTAN (Devamla) – Bu konuda bir köşe yazarımız bakınız ne
diyor: “Şu anda AKP devletin erkini kullanarak sivil bir darbeyi
adım adım gerçekleştirmekte ve laik Türkiye Cumhuriyetini bir İslam
cumhuriyetine dönüştürme yolunda kararlı biçimde ilerlemektedir.
Hukukçular…
BAŞKAN –
Sayın Kaptan… Sayın Kaptan bir dakikanızı rica edeyim…
Sayın Kaptan, burada, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde böyle
bir konuşmayı yapamazsınız, buna Başkanlık da izin vermez. Doğrusu
size bunu yakıştıramıyorum. Bu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından
hiç kimse böyle bir şey düşünmez, düşünemez, buna da kimse müsaade
edemez. Rica ediyorum…(AK Parti sıralarından “Bravo” sesleri,
alkışlar)
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Sayın Başkan…
BAŞKAN
–
Rica
ediyorum…
BAYRAM
ALİ MERAL (Ankara) – Sayın Başkan, bir köşe yazarının
söylediklerini okuyor, kendisi söylemiyor.
OSMAN
KAPTAN (Devamla) – Sayın Başkan… Sayın Başkan…
BAŞKAN
–
Bu sözünüzü geri alın… Bu sözünüzü geri alın. Lütfen…
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Sayın Başkan, lütfen… Ya benim konuşmamı dinlemiyorsunuz. Ya
söylediklerimi anlamıyorsunuz. Ben, bir köşe yazarının yazdıklarını
okuyorum.
BAŞKAN –
Efendim, bunu bile ifade etmek yanlıştır burada. (CHP sıralarından
gürültüler)
ALİ
TOPUZ (İstanbul) – Sayın Başkan, gazeteden okuyor.
BAYRAM ALİ MERAL (Ankara) –
Köşe yazarının yazdıklarını okuyor.
BAŞKAN –
Efendim, burada bunu bile ifade etmek doğru değildir.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Sayın Başkanım, ben “Böyle bir tartışmanın olmasını istemiyorum.”
dedim.
BAŞKAN
– Lütfen efendim…
MUHARREM
KILIÇ (Malatya) – Sayın Başkan, Hatibe müdahale etmeyin.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Peki... Ben kendi fikrimi söyledim, söyleyeceğim de. Lütfen...
AHMET
ÇAĞLAYAN (Uşak) – Ortalık karıştırıyorsun.
BAŞKAN
– Buyurun efendim.
OSMAN
KAPTAN (Devamla) – Şimdi bu konuda hukukçular da, Anayasal
düzenin ille topla tüfekle değil, devletin erkini elinde
bulunanların rejimi mevcut yasalar içinde de değiştirebileceklerini
belirtiyorlar.
ABDULLAH ERDEM CANTİMUR (Kütahya) –
Hangi hukukçu o?
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Şimdi sayın arkadaşlarım, biz, Cumhuriyet Halk Parti olarak -lütfen
dinler misiniz- askerî darbeye de, sivil darbeye de karşı olduğumuzu
herkesin bilmesini isteriz.
BURHAN KILIÇ (Antalya)
–
Biz karşı değiliz sanki.
BAŞKAN –
Değerli arkadaşlar, hatibe müdahale etmeyelim.
OSMAN KAPTAN (Devamla)
–
Bu tartışmalara bizzat İktidarın, Başbakanın geçmişteki söylemleri
ve Hükûmetteki uygulamaları neden olmaktadır. Eğer siz “laiklik
elden gidecekmiş, millet istedikten sonra -eğer- gider.” derseniz,
eğer siz “ben amacıma ulaşmak için papaz elbisesi giyerim.”
derseniz, eğer siz Danıştaya “efendi, bu senin görevin değil,
Diyanet işlerinin görevidir.” derseniz...
AGÂH
KAFKAS (Çorum) – Kim diyor?
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
...eğer siz “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararını da ulemaya
sorun.” derseniz, eğer siz “Türkiye’nin yarınında, artık, Kemalizme
de, Kemalizm benzeri rejimlere de, sistemlere de yer yoktur.”
derseniz...
AGÂH
KAFKAS (Çorum) – Kim diyor bunları, kim? Açıkla. (CHP
sıralarından “Tayyip Bey söylüyor bunları, bilmiyor musunuz?”
sesleri)
OSMAN
KAPTAN (Devamla) – ...elbette ki Cumhurbaşkanlığı seçimi için
bir rejim tartışması olabilir. (AK Parti sıralarından gürültüler)
Sayın milletvekilleri, Sayın Başbakan “milletimiz laik cumhuriyete
sadakatle bağlıdır.” diyor. Çok da doğru söylüyor. Bu söylemin
altına biz de imza atarız. Ancak sorun ve tartışılan, Türk
milletinin laik cumhuriyete bağlı olup olmadığı değildir sayın
arkadaşlarım, bizzat Sayın Başbakanın ve İktidarın laik cumhuriyete
sadakatle bağlı olup olmadığıdır tartışılan. (CHP sıralarından
alkışlar)
ABDULLAH ERDEM CANTİMUR (Kütahya) –
CHP’den daha bağlıyız biz! Daha bağlıyız!
OSMAN
KAPTAN (Devamla) – Onun için insanlar cenaze törenlerinde
“Türkiye laiktir, laik kalacaktır!” onun için insanlar “Çankaya
laiktir, laik kalacaktır!” diye tepki gösteriyor.
SALİH
KAPUSUZ (Ankara) – Galiba siz oradan söylüyorsunuz bunları.
ABDULLAH
ERDEM CANTİMUR (Kütahya) – Rejimin en büyük tehdidi CHP’dir!
OSMAN
KAPTAN (Devamla) – Eğer siz “Türklük alt kimliktir.” derseniz,
eğer siz Hikmetyar’ın önünde diz çökerseniz, eğer siz Birleşmiş
Milletler terörist destekçisi listesinde olan El Kadı’ya kefil
olursanız, eğer siz seçim öncesi “dokunulmazlığı kaldıracağım.”
deyip iktidar olunca sözünüzde durmaz Başbakanlık Müsteşarı Ömer
Dinçer’in laik cumhuriyete karşı görüşlerinin arkasında durursanız,
Maliye ve Millî Eğitim Bakanlarının arasında durursanız, eğer siz
yine seçim öncesi “yolsuzluğu kaldıracağım” deyip iktidar olunca
tabanda Ali Dibo’lar, tavanda Ofer kuleleri yaratırsanız, “yolsuzluk
yapılıyor” diyen ve söyledikleri devletin resmî makamlarınca da
doğrulanan milletvekillerinizi partinizden atarsanız, bu millet
böyle bir zihniyeti cumhurbaşkanı olarak nasıl içine sindirecektir?
AKP’nin kendi başına cumhurbaşkanı seçmesi halinde yüzde 65’in
temsil edilmemesi kamu vicdanını nasıl rahatlatacaktır?
Sayın milletvekilleri, böyle bir seçim Anayasa’nın lafzına uygun
gibi görünse de ruhuna tümüyle uygun olmadığı kanısındayım.
ABDULLAH ERDEM CANTİMUR (Kütahya) –
CHP’nin demokratik anlayışına uygun değil bu!
HÜSEYİN TANRIVERDİ (Manisa) –
Balık baştan kokar!
OSMAN
KAPTAN (Devamla) – AKP’nin uzlaşmadan, tek başına cumhurbaşkanı
seçmesinde hukuki bir engel yok.
SALİH
KAPUSUZ (Ankara) – Elbette seçeceğiz.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Ancak, demokratik meşruiyeti de yoktur. Hukuki olan bir seçim her
zaman meşru sonuçlar da doğurmayabilir. Nitekim, Almanya’da 1933
seçimleri de hukuki idi. Adolf Hitler, yasalara uygun bir şekilde,
yüzde 33 oyla iktidara gelmişti. Sonunda faşizm Almanya’nın da,
dünyanın da başına bela olmuştu.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; cumhurbaşkanlığı ele
geçirilmesi gereken bir mevki değildir, cumhurbaşkanlığı siyasal bir
makam değildir. “İktidarın başı benim, devletin başı da ben
olacağım, devletin bütününü ele geçireceğim” görüşü kriz yaratır.
Ecevit’in cenazesinde Kocatepe Camii’nde olduğu gibi, Çankaya
Köşkü’ne arka kapıdan girilmez. Şemsiyle Çankaya’ya çıkılmaz. (CHP
sıralarından alkışlar)
Sayın milletvekilleri, başkomutan ben olacağım, YÖK üyelerini ben
atayacağım, üniversite rektörlerini ben atayacağım, Anayasa
Mahkemesi üyelerini ve yüksek yargı organları…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, son cümlelerinizi alayım.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Son cümle Sayın Başkan.
Sayın milletvekilleri... (CHP sıralarından gürültüler)
BAŞKAN –
Sayın milletvekilleri, müdahale etmeyelim.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
…Anayasa Mahkemesi üyelerini ve yüksek yargı organları üyelerini ben
atayacağım diyeceksiniz, ama, uzlaşmayla seçilmeyeceğim, benim
kurduğum partinin, benim belirlediğim milletvekilleri de beni
seçecek diyeceksiniz. Olmaz böyle şey. Bu sıkıntı yaratır. İlle de
uzlaşmaya yanaşmıyorsanız, buyurun, o zaman, Cumhurbaşkanı
seçiminden önce erken seçim yapalım. Yenilenen Meclis
Cumhurbaşkanını da seçsin. O zaman kimsenin söyleyecek sözü olmaz.
Biz, Cumhuriyet Halk Partili olarak rejimi tehlikeye sokacak
krizlere karşıyız, biz çareyi halkta, biz çareyi sandıkta görüyoruz.
Bütçenin hayırlı olmasını diler, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve
şahsım adına yüce Meclisi saygıyla selamlarım. (CHP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN –
Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.
......../.........
DIŞA
BAĞIMLI TOHUMCULUKLA TARIMIMIZ NEREYE GİDİYOR?*
İthal Tohum Altından pahalı
*TBMM
Genel Kurulunda, 22. Dönem5.Yasama Yılı, 31 Ekim 2006
tarihinde yapılan 12. Birleşiminde; TOHUMCULUK KANUNU GÖRÜŞÜLÜRKEN,
KANUNUN 35 MADDESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ İÇİN VERDİĞİMİZ ÖNERGE ÜZERİNE,
ÖNERGE SAHİBİ OLARAK YAPTIĞIM KONUŞMA
BAŞKAN –
Önerge sahipleri adına
Buyurun Sayın Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar) Süreniz 5 dakika.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla
selamlıyorum.
Bir
ülkenin tarım sektörünün en stratejik, en temel unsuru tohumdur.
Tohumun üretim ve dağıtımını yabancıların ve çok uluslu şirketlerin
eline bırakan ülkelerin bağımsız bir tarım politikası oluşturmaları
ve uygulamaları olanaksızdır. Türkiye’de sebze tohumculuğunun yüzde
90’ı dışa bağımlıdır. Hollanda, İspanya, İsrail gibi ülkelerin
firmaları ve yerli ortakları tohum üretmekte, dağıtmakta ya da
doğrudan ithal satış ağını oluşturmaktadır. Bu durum, yerli
çeşitlerimizin neredeyse tamamının kaybolmasına neden olmaktadır.
İthal tohum, altından pahalıdır. Sebze üreticisi “bittik” diyor,
sebze tüketicisi “pahalı, alamıyoruz, yiyemiyoruz” diyor. Türkiye
Büyük Millet Meclisinde de şimdi kanun çıkarıyoruz. Tohumculuk
uluslararası şirketlerin eline bırakılıyor. Kamu bu alandan
çıkarılıp, tohumculuk tamamen piyasaya teslim ediliyor. Bu konuda
deneyim kazanmış Avrupa Çiftçiler Koordinasyonu, Türkiye Büyük
Millet Meclisine, bize mektuplar yazıyorlar “yanlış yapıyorsunuz”
diyorlar “dikkatli olun ey Türkiye Cumhuriyetinin milletvekilleri”
diyorlar.
Sayın milletvekilleri, dünyanın her yerinde tarım destekleniyor, her
ülke tarım sektörünü destekliyor. Japonya, dünyada teknoloji
üretiminde en önde gelen bir ülke; ürettiği pirinç dünya piyasasının
3-4 kat daha üzerinde pahalıya mal oluyor. Buna rağmen, Japonya,
pirinç üreticilerini daima destekliyor. Bunun nedenini de şöyle
açıklıyor: “Elektronikte birinciyiz. Bir gün gelir bize diğer
ülkeler pirinç vermezlerse, o zaman makineleri yiyemeyiz. İşte onun
için, pirinç üreticilerimizi destekliyoruz” diyorlar. Bizde ise
Hükümet “tarım sektörünü destekliyoruz” diyor, ama, lafta
destekliyor. Narenciyeye verdiği ihracat desteği, Hükümetin
iktidarda olduğu dört yıl boyunca, 2002 yılındaki desteğin sürekli
altında olmuştur.
Bakınız, Mersin’deki narenciye üreticisi bir muhtar, bu konuda ne
diyor? Köylerinde geçen yıl on bahçenin kökünden söküldüğünü,
portakalın kilogramı 340 bin liraya mal olurken, 100 bin liraya zar
zor satabildiklerini anlatarak şöyle devam ediyor: “üç yıldır
narenciye satarak cebine para sokan görmedim. Mesela, son sezonda 98
kişinin ürünü dalında kaldı, satılmadı. İcra geliyor, kâğıt geliyor,
ödeyemezsen ne yapacaksın; mülkünü satacaksın. Bazı tüccarlardan çek
alıyoruz, bakıyoruz karşılığı yok, sonra bul bulabilirsen. Çekin
karşılıksız çıkınca BAĞ-KUR primini ödeyemiyorsun, hastane sana
bakmıyor, borcunu döndüremiyorsun.”
Yine, bir başka çiftçi diyor ki: “Tarım bitirildi bence. Bahçem var,
ama şehirde iş buldum, orada çalışıyorum; yani, şehirdeki işsiz
adamın da işini engelliyorum. Oysa, ben, çiftçiyim, tarım yapmam
lazım. Hükümet bu gerçeği anlamıyor.” Evet, çok doğru söylüyor bu
çiftçi kardeşimiz. Hükûmet bu gerçeği anlamıyor. Ben bu konudaki
önerilerimi 17’nci maddedeki konuşmamda Genel Kurula arz etmiştim,
tekrar etmeyeceğim.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükümet ve Tarım Bakanı lafa
gelince, sanki Konya Ovası’na su getirmiş gibi, sanki GAP projesini
bitirmiş gibi, sanki köylüyü, çiftçiyi destekleyerek başını göğe
çıkarmış gibi Hükümet övünüyor, ama Hükümetin bitirdiği bir şey var,
o da tarımı bitirdi, köylüyü bitirdi, çiftçiyi bitirdi. Sanki “bu
millet yemeyip içmeyip sizi mi besleyecek” siz demediniz. Sanki
“anamız ağladı” diyen çiftçiye, “ananı da al git” diyen siz
değilsiniz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun efendim, konuşmanızı tamamlayın.
OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sanki portakaldan, limondan, domatesten
yüzde 8 KDV alırken, bunların suyundan yüzde 18 KDV alan siz
değilsiniz. Sanki buğdayın sapıyla samanını karıştıran siz
değilsiniz. Buğdaydan yüzde 1 KDV alınırken, samanından yüzde 8,
sapından yüzde 18 KDV alan bu Hükûmet değil mi? Bu Hükûmet değil mi
ki 1 Ağustos 2004’te pırlanta, elmas, inci gibi değerli taşların
KDV’sini yüzde 18’den 0’a indiren. Bu Hükûmet değil mi ki pastörize
ve likit yumurtadan yüzde 18 olan KDV’yi, yüzde 8’e indiren. Sizin
hiç vicdanınız sızlamıyor mu? Bu vergi indirimleri Maliye Bakanının
oğluna var da, çiftçiye, köylüye niye yok? Bu vergi indirimleri
zenginin kullandığı inciye, pırlantaya yapılırken, fakirin,
üreticilerin girdilerine niye yapılmıyor; sizin adalet anlayışınız
bu mu? Bu anlayış sizin sonunuzu getirecektir. Hayırlı olsun.
Teşekkür eder, hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN –
Teşekkür ederim Sayın Kaptan.
Önergeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler…
Önerge kabul edilmemiştir.
Maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler…
35’inci madde kabul edilmiştir.
.........../.........
SEBZE-MEYVE
VE NARENCİYEDE NELER YAPILMALI*
*TBMM
Genel Kurulunda, 22. Dönem 5. Yasama Yılı, 12 Ekim /2006 tarihinde
yapılan 7. Birleşiminde;
TOHUMCULUK
KANUNU GÖRÜŞÜLÜRKEN,; KANUNUN 17. MADDESİ İLE İLGİLİ VERDİĞİMİZ
DEĞİŞİKLİK ÖNERGESİ ÜZERİNE, ÖNERGE SAHİBİ OLARAK YAPTIĞIM KONUŞMA:
BAŞKAN –
........ Sayın Kaptan, buyurun. ..........
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; ben, narenciye ve
sebze üzerine, onların tohumla olan ilişkiselliğinden doğan
sorunların genel sorunlar içerisindeki yerini dile getirmeye
çalışacağım.
Sayın arkadaşlarım, Hükümet narenciyeye, ihracatta bu yıl bir destek
verdi; ama, verilen destek…
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, önergeye döner misiniz. Bakın, tohumculuk konusunu
konuşuyoruz.
NECATİ UZDİL (Osmaniye) –
Bırak Başkan ya, tarımı konuşuyor tarımı, önergeyi değil.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Ama, verilen destek…
HÜSEYİN ÖZCAN (Mersin) –
Madem tohum var, narenciyeyi de konuşsun.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Peki Sayın Başkan.
Şimdi, sebzenin de, narenciyenin de, tohumla, fidanla doğrudan
ilişkisi vardır Sayın Başkan, ben madde madde önerilerimi
anlatıyorum.
1-
Domatese ve narenciyeye bütün kalemlerde ton başına 100 dolar
ihracat teşviki verilmelidir. Bu yıl, narenciyeye, portakala,
mandalinaya, greyfurda, limona verilen teşvik, dört yıl önceki
teşvikin daha altındadır.
2-
İhracatlık ürün yetiştiren üreticiler teşvik edilmelidir.
Teşvikte süre, hasat aylarını kapsayacak şekilde düzenlenmelidir.
Domates, kasım ve aralık, mayıs ve haziran aylarını kapsayacak
şekilde verilmelidir. Geçen sene domatese 50 dolar ton başına
ihracat desteği verildi; ama, bu destek, ocaktan mayıs ayına kadar
verildi, haziran ayı ve bir önceki yılın kasım ve aralık ayları
ihracat teşviki dışında kaldı, bu da üreticileri ve ihracatçıları
mağdur etmiştir.
3-
Modern seracılık üretimi de kendine özgü teşvik sistemiyle
desteklenmeli,en az 1 yıl geri ödemesiz, 4-5 yıl vadeli krediler
verilmesi sağlanmalıdır.
4-
Dış pazarda talebi yüksek narenciye türleri yetiştiren ve
yetiştirmek isteyen üreticilere de aynı şekilde kredi desteği
sağlanmalıdır.
5-
Sözleşmeli üretim yaygınlaştırılmalı ve teşvik edilmelidir.
6-
Yaş sebze-meyve ve narenciye nakliyesinde kamyonculara, TIR’cılara,
nakliyatçılara mazot desteği verilmelidir.
7-
İlaç, gübre, tohum, mazot, sulama elektriği gibi girdilerin KDV’leri
indirilmelidir.
8-
OECD ülkeleri içerisinde istihdamdan en fazla vergi alan ülke
Türkiye’dir. İstihdamdaki sigorta ve vergi oranlarının indirilmesi
sağlanmalıdır.
9-
Meyve suyu sanayisi desteklenmeli, portakal, greyfurt, nar, domates,
havuç gibi sebze ve meyve sularının KDV’si yüzde 18’den yüzde 8’e
indirilmelidir.
10-
Yurttaşlarımızın Coca-Cola, Pepsi Cola, Cola Turca gibi içecekler
yerine yerli meyve suyu, sebze suyu içmeleri de özendirilmelidir.
11-
Yaş sebze ve meyve narenciyesinin iç piyasadaki tüketimi
özendirilmelidir.
12-
Sebze ve meyve ithalatında yerli üreticiler korunmalıdır.
13-
İhracat yaptığımız bazı ülkelerdeki maksimum ilaç kalıntı limitleri
konusunda yaşanan sorunlar, İtalya ve İspanya’nın yaptığı gibi,
ikili anlaşmalarla çözümlenmelidir.
14-
AB ülkelerine ihraç ettiğimiz ürünlere uygulanan gümrük vergileri
sorunu da çözümlenmelidir.
15-
Yaş sebze-meyve ve narenciye ihracatımızın yüksek olduğu Almanya ve
Rusya gibi ülkelerde tarım müşavirlikleri kurulmalıdır.
16-
Toptancı Haller Yasası değiştirilmelidir. Toptancı hallerdeki gıda
kontrolü Sanayi ve Ticaret Bakanlığı yerine Tarım Bakanlığına
verilmelidir.
17-
Büyük ölçekli toptancı hallerde uluslararası akredite laboratuarları
kurulması ve mevcut laboratuarların yaygınlaştırılması
sağlanmalıdır.
18-
Dış ülkelerden aldığımız petrol, doğalgaz gibi bazı ürünlerin parası
sebze, meyve ve narenciye olarak ödenmelidir.
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
BAŞKAN –
Teşekkür ederim Sayın Kaptan.
......../..........
MEYVE SİNEĞİ DE KÜÇÜK AMA TİCARETİ BULANDIRDI*
Rusya İhracatımızı niye durdurdu?
*TBMM
Genel Kurulunun, 22. Dönem, 3. Yasama Yılı, 09/6 /2006 günü yapılan,
110. Birleşimde, Rusya'nın, Türkiye'den sebze ve meyve alımını
durdurmasının, ülke ekonomisine olumsuz etkilerine ve bu konuda
alınması gereken tedbirlere ilişkin yaptığım gündem dışı konuşma
BAŞKAN-
Buyurun Sayın Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar)
OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekili
arkadaşlarım; Rusya'nın Türkiye'den sebze ve meyve alımını
durdurması konusunda gündem dışı söz almış bulunuyorum; hepinizi
saygıyla selamlıyorum.
Sayın arkadaşlarım, geçen hafta Rusya, Türkiye'den yaş sebze, meyve
ve kesme çiçek ithalatını durdurmuştur. Bu durdurma kararı
karşısında, Türkiye'de yer yerinden oynamıştır. Fethiye'den Hatay'a
kadar bütün üreticiler, halciler, ihracatçılar, nakliyeciler perişan
olmuşlardır, âdeta şok geçirmişlerdir, hâlâ bu şok da devam
etmektedir. Domates fiyatı dibe vurmuştur, domates fiyatı 10-15 Yeni
Kuruşa inmiştir. Şu anda, Demre halinde resmî fiyat 10 Yeni Kuruş,
tüccarın aldığı fiyat ise 5 Yeni Kuruştur. Biberde ve diğer
sebzelerde, piyasa fiyatı ile tüccarın alım fiyatı arasında yarı
yarıya fark bulunmaktadır.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bu konuda Tarım Bakanı istifa
ettirilerek sorun çözülmüş olmuyor. Rusya, Türkiye'den sebze ve
meyve alımına niye yasak koymuştur: Geçen yıl, 2004 yılı mart
ayında, Hatay'dan Rusya Federasyonuna yapılan bir limon ihracatında
-portakal ihracatı da var- Akdeniz meyve sineği bulunduğu yönünde,
Rusya, uyarı yazısı yazmıştır. Aradan beş ay geçmiş, geçen yılın
sekizinci ayında, tekrar, yine "Hatay'dan gelen narenciyede Akdeniz
meyve sineği var" uyarısında bulunmuştur Rusya. Üç ay sonra, 2004'ün
kasım ayında, Rusya Federasyonu Türkiye'yi daha ciddî bir yazıyla
uyarmıştır "30 tane bitki sağlığı sertifikanızda sorun vardır, bu
sorunun nedeni nedir" diye bize soru sormuştur. "Eğer, bu sorunun
nedenini açıklamazsanız ve bu durum böyle devam ederse, ihracatınızı
durdururum" demiştir. Ama, sayın arkadaşlarım, ne yazıktır ki, yedi
aydır bu yazıya Türkiye'den cevap verilmemiştir. En sonunda, 19
Mayıs ve 20 Mayıs 2005 tarihlerinde, Rusya'ya gönderilen
kesmeçiçekte Kaliforniya haşaratı bulunmuştur. Bunun üzerine, Rusya
Bitki Sağlığı ve Veterinerlik Karantina Servisi Başkanlığı Türkiye
Tarım Bakanlığına yazı yazarak "30 Mayıstan itibaren ithalatı
durdurdum" demiştir. Bu ithalatın içinde, Türkiye'den yaş sebze ve
meyve almayacağını ve kesmeçiçek almayacağını resmen bildirmiştir.
Sayın arkadaşlarım, Tarım eski Bakanı Sami Güçlü Bey diyor ki: "Bu
yazı benim elime geçmedi." Yani, Rusya'nın yedi ay önce yazdığı yazı
benim elime geçmedi diyor.
Peki, bu konuda kim sorumlu?.. Dışişleri Bakanlığı mı sorumlu?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN-
Sayın Kaptan, toparlayabilir misiniz. Buyurun.
OSMAN KAPTAN (Devamla)-
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Türkiye'nin Moskova Büyükelçisi mi sorumlu? Türkiye'de, Dışişleri
Bakanlığı mı sorumlu? Türkiye'de, Dış Ticaret Müsteşarlığı mı
sorumlu yoksa Tarım Bakanlığı mı sorumlu? Bu konuda ciddî bir görev
ihmali bulunmakta olduğunu herhalde hepimiz biliyoruz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hükümet ne yapıyor? Sinek
küçük; ama, mide bulandırır derler. Adı üstünde, Akdeniz meyve
sineği; narenciyede ve nar gibi meyvelerde bulunuyor. Peki, sebze
niye yasaklanıyor? Domateste, şimdiye kadar, Akdeniz meyve sineği
görülmüş müdür; hayır. Peki, domates üreticisinin, halcinin,
nakliyecinin, ihracatçının bunda suçu nedir?
Hükümet, Hatay'daki üç beş narenciye üreticisinin ürününde bulunan
ve bu ürüne "ihraç edilebilir" diye bitki çıkış belgesi veren,
sağlık belgesi veren devletin karantina bürosunun hatasını tüm
ülkeye, tüm üreticiye niye çektiriyor?
Rusya'nın 2 Kasım 2004'te yazdığı yazıya hükümet yedi aydır niye
cevap vermemiştir?
Akdeniz meyve sineğiyle mücadele çok basit olduğu halde
çiftçilerimiz niye uyarılmamıştır?
Sayın arkadaşlarımız, bu, Akdeniz meyve sineğiyle mücadele için
bütün bahçeyi, bütün ağaçları ilaçlamaya gerek yok. Belli ağaçların,
güney bölgesinde, pekmez veya şekerli suya ilaç karıştırılarak
ilaçlanması halinde etkili bir mücadele yapılmış oluyor.
Sayın arkadaşlarım, Rusya'nın, Bitki Sağlığı ve Veterinerlik
Karantina Servisinin koyduğu kuralların ve standartların uygulanması
konusunda ne kadar hassas olduğunu hükümet elbette, herhalde
biliyordur. Önceden Hollanda'yla, Belçika'yla ve diğer Avrupa
ülkeleriyle Rusya'nın bu türlü problemleri olmuştur; peki, bunu
hükümet bilmiyor mu? Bildiği halde niye önlem almamıştır? Sorumlu
kimdir, suçlu kimdir; Rusya'nın, Kaliforniya haşaratı var diye geri
gönderdiği kesme çiçeklere, Türkiye'de bitki sağlık belgesi verip
Rusya'ya gönderen devlet mi, domates üreticisi mi, domates
ihracatçısı mı, nakliyeci mi veya Anadolu'nun değişik bölgelerinden
üretim bölgelerine gelen, tuvaletsiz, susuz…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, lütfen toparlar mısınız.
Buyurun.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Toparlıyorum Sayın Başkanım.
BAŞKAN -
Son 1 dakika, Sayın Kaptan.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
İptidaî koşullarda, bez çadırlarda, naylon çadırlarda, tuvaletsiz,
susuz çadırlarda yatıp, kalkarak amelelik yapan tarım işçilerinin mi
bunda sorumluluğu var, yoksa hükümetin mi?
Sayın arkadaşlarım, biz, bu konuyu ciddîye alıyoruz; çünkü, bizim
ihracatımızın üçte 1'i Rusya'ya yapılıyor. Yaş sebze ve meyve
ihracatımızın üçte 1'inin Rusya'ya yapılması, bu konunun önemini ve
ciddiyetini ortaya koymaktadır. O nedenle, biz, araştırma önergesi
verdik; bu araştırma önergesinin kısa zamanda Genel Kurulumuza
indirilerek, burada komisyonun kurulup, konunun, enine boyuna
incelenmesi, araştırılması ve sebze, meyve üreticimizin sorunlarının
çözülmesi, ihracatımızın önünün açılması gerekmektedir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Son cümlem Sayın Başkan.
BAŞKAN -
Lütfen, Sayın Kaptan…
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın arkadaşlarım, ihracatın durumu bu; ama, Türkiye'nin geleceği
ihracat ve turizmde. İhracatın durumu bu olunca... Akdedeniz
çanağındaki turizmle ilgili ülkelerin hepsinde KDV yüzde 6 ile yüzde
8 arasında değişiyor, bizde ise yüzde 18. Biz, yüzde 18'in yüzde
8'lere indirilmesini beklerken, hükümet şimdi de konaklama vergisi
diye yüzde 3 daha vergi getirmeyi düşünmektedir. Bu, yanlış bir
uygulamadır. Böyle bir uygulamanın önüne geçilmesi gerekir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Kaptan…
OSMAN KAPTAN-
Son
söz olarak Sayın Başkanım, şunu söylemek istiyorum…
BAŞKAN - Sayın Kaptan, teşekkür eder misiniz lütfen.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Turizm Bakanlığının bu konuya sahip çıkması gerekir, hükümetin bu
konuya sahip çıkması gerekir.
Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.
........./...........
KAMYONCU ESNAFIMIZIN OCAĞINI SÖNDÜRMEYELİM *
Hükümet Deniz Taşımacılığında ÖTV siz Mazot veriyor, kara
taşımacılığında da versin.
*TBMM
Genel Kurulunda, 22. Dönem, 4. Yasama Yılı, 27 Nisan 2006 tarihinde
yapılan 95. Birleşimde, “Özel Tüketim Vergisi Kanunu’nda
Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Tasarısının 4. Maddesi
üzerine CHP grubu ve şahsım adına yaptığım konuşmadan
BAŞKAN – .......Buyurun Sayın Kaptan.
OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
görüşülmekte olan 1112 sıra sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanununda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının 4 üncü maddesi
üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına söz almış
bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.
Sayın arkadaşlar, ülkemizde karayolunun payı; yolcu taşımacılığında
yüzde 96, yük taşımacılığında ise yüzde 92 gibi büyük bir orana
sahiptir.
Ulaştırma Bakanlığınca hazırlanan 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunu
10 Temmuz 2003’te Genel Kurulumuzda kabul edilmiştir. Kanunun
öngördüğü Karayolu Taşıma Yönetmeliği de 25 Şubat 2004’te yürürlüğe
girmiştir. Bu yönetmelik sorunları çözmemiş, bilakis sorunları
artırmıştır.
Bugüne kadar bu yönetmelikte iki yıl içinde 5 defa değişiklik
yapılmıştır. Yani, 25 Şubat 2004’te yönetmelik çıkıyor, yedi ay
sonra Eylül 2004’te bir değiştiriliyor. Aradan üç ay geçiyor,
aralıkta tekrar değiştiriliyor. Aradan iki ay geçiyor, Şubat 2005’te
tekrar değiştiriliyor. Yedi ay sonra da tekrar değiştiriliyor. Dört
ay sonra tekrar değiştiriliyor.
Yani, el insaf, sayın arkadaşlar, dünyanın hiçbir yerinde Ortalama
dört ayda bir değiştirilen bir yönetmelik yoktur; ancak, bu, bizde
yapılmaktadır. Onun için de, inandırıcılığı, kalıcılığı olmayan,
devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan, yönetim ve bürokrasi anlayışından
yoksun, Hükümetin tipik bir uygulamasıdır bu yönetmelik.
Kısaca, bu Hükümet, görüldüğü gibi,
başarısızlıkta çok başarılıdır.
Değerli arkadaşlarım, Anayasanın 173 üncü maddesinde “devlet, esnaf
ve sanatkârı koruyucu ve destekleyici tedbirleri alır”
denilmektedir. Anayasamızın bu kesin hükmüne karşılık, ne yazık ki,
Hükümet ve Ulaştırma Bakanlığı, bırakın kamyoncu esnafını, şoförü
korumayı, desteklemeyi bir tarafa bırakın, kamyoncu esnafının,
tabiri caizse, ocağını söndürücü bir yönetmelik çıkarıyor. Bu
yönetmelik, kamyoncu esnafını esnaf sınıfından çıkarıp tüccar
sınıfına sokuyor. Taşıma yetki belgesi almak için, gerçek ve
tüzelkişilerden, ticaret ve sanayi odalarına kayıtlı olduklarına
dair belge istemektedir. Halbuki, 507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar
Kanunu kapsamına giren onbinlerce kamyon türü araç sahibi
vatandaşımız, Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonuna bağlı
meslek odalarına kayıtlı üyelerdir. Bu kişiler, ticarî şirket sahibi
ve üyesi değil, sınırlı olan sermayesine emeğini de katarak, ekmek
parası kazanmaya çalışan, zar zor senedini ödemeye, vergisini
vermeye çalışan küçük esnaflardır. Bunları küçük esnaf sınıfından
çıkarıp tüccar sınıfına sokmanın, ülke gerçekleriyle bağdaşan bir
ilgisi yoktur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yine, bu yönetmelik, Türkiye
genelinde, kamyoncu kooperatiflerini kapatma noktasına getirmiştir.
Yüzbinlerle telaffuz edilen kamyoncu esnafımız perişan edilmektedir.
Bir taraftan, 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanununu çıkarıyoruz;
diğer taraftan, 1163 sayılı Kooperatifler Kanununu yok sayıyoruz. Bu
yasalar, yönetmelikler çıkarılırken, Sanayi ve Ticaret Bakanlığının
Haberi yok mu? Yönetmeliğin 4 üncü maddesindeki öz mal tanımı, 1163
sayılı Kooperatifler Yasasına aykırıdır. Yönetmelikte, yetki belgesi
sahibi adına motorlu araç tescil ve motorlu araç trafik belgelerinde
kayıtlı taşıtlar tanımı yapılmaktadır; oysa, kooperatifler bir emek
birliğidir, kooperatif adına tescilli kamyon yoktur. Bu yönetmeliğe
göre, kooperatif üyeleri, sahip oldukları kamyonları kooperatif
adına tescil ettirmeye; yani, ortaklar, kamyonlarını kooperatif öz
malı yapmaya mecbur edilmektedir. Bu durum, Kooperatifler Yasasına
veya Anayasaya aykırı değil midir; elbette aykırıdır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun efendim, konuşmanızı tamamlayın.
OSMAN KAPTAN (Devamla) - Anayasanın örgütlenme, çalışma ve sözleşme
yapma haklarına aykırıdır.
Sayın milletvekilleri, Hükümet şimdi işin kolayını buldu; sayıları
300 000’i bulan kamyoncu esnafına parayla yetki belgesi satıyor,
işin özü bu. Önce miktarları yüksek tutuluyor; tepki gelince yetki
belgesi fiyatları biraz indiriliyor. Süre önce kısa tutuluyor;
kamyonculardan tepki gelince süre biraz uzatılıyor. Kısacası, ne
alınabilirse kâr mantığıyla kamyoncu esnafımıza belge satmaya devam
ediliyor.
Kamyon yaşı 19’a düşürülerek, daha yaşlı araçların taşımacılığına
izin verilmiyor. Aracını yenileme olanağı olmayana devlet destek
verecek mi; hayır, vermeyecek. Peki, bu insanlar evlerini neyle
geçindirecekler? Sayın arkadaşlar, Allahaşkına, bu insanlar nasıl
geçinecek? Zaten şimdi geçinemiyorlar; iş yok, arabaları takozda,
kamyoncuların çoğu borç içinde, senetlerini ödeyemiyorlar; şimdi,
bir de yetki belgesi çıktı karşılarına, olacak iş değil. Kamyoncu
şoförümüz mecburiyetten canı pahasına Irak’a gidiyor ve Irak’a bile
bile ölüme gidiyorlar. Niye; mecburiyetten.
Sayın Arkadaşlar, bu uygulama yoluyla, belge ücretleri yoluyla bir
bakıma dolaylı vergi toplama yoluna gidiliyor. Hükümet, belki
yurtiçi ve yurtdışı taşımacılıkta bu işten 100 trilyon lira para
bekliyor. Bu rakamı Ro-Der telaffuz ediyor. Bu, olanaksızdır.
İnsanlarımızı perişan etmeye hakkımız yoktur. Bu yasada,
yönetmelikte yeniden düzenlemeler yapılmalı; gerçekçi ve
uygulanabilir olmalıdır.
Ayrıca, yönetmeliğin ilk şeklinde, Ulaştırma Bakanlığı, yetki
belgelerinin ulaştırma bölge müdürlüklerinden alınmasını istemiştir.
Bölge…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Kaptan, konuşmanızı tamamlayın.
OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın Başkanım, benim kendi adıma ve Grup
adına 15 dakikalık konuşmam var.
BAŞKAN – Efendim, grup adına ben sordum, konuşmadınız. Ben, grup
kısmını geçtim, şahıslar kısmındayım. Orada bir sizin…
OSMAN KAPTAN (Devamla) – Peki.
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hükümet deniz
taşımacılığında ÖTV’siz mazot veriyor, kara taşımacılığında da
ÖTV’siz mazot vermelidir.
Ayrıca, bu sebze ve meyve taşıyan kamyoncuların, nakliyecilerin
yollarda başlarına gelmeyen kalmamaktadır, onların da önlenmesini
istemektedirler.
Son
olarak şunu söylemek istiyorum. Kamyoncularımız diyor ki: Denetim
yapılmasın demiyoruz, yapılsın; ancak, biz, eroin taşımıyoruz, sebze
taşıyoruz, bu kadar sıkı kontrollerde zaman kaybedilmesin. Yaş sebze
ve meyve sabah erken hale girmezse, yolda ürün bozulursa, çürürse,
fire verirse, halciler veya malı gönderenler nakliye ücretimizden
para kesiyorlar. Zaten nakliye ücretimiz mazot parasını
karşılamıyor. Mazot ucuzlarsa, navlun da ucuzlayacak; dolayısıyla,
sebze ve meyvenin de tüketim bölgelerindeki fiyatı ucuzlayacaktır.
Ayrıca, deniz taşımacılığında ÖTV’siz mazot veriliyorsa, bize de bu
mazot verilsin diyorlar.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son olarak şunu söylemek
istiyorum: Kamyoncularımızın, nakliyatçılarımızın sorunları yanında,
turizm sektöründe de ciddî sorunlar vardır. Rezervasyon iptalleri
ciddî boyutlara ulaşmıştır. 2006 yılının turizmde kayıp yılı
olmaması için hükümet acilen önlem almalıdır. Turizmde de KDV ve
ÖTV’nin indirimi yapılmalıdır.
Yüce Meclisi saygıyla selamlarım. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.
............/............
SEBZE-MEYVE, NARENCİYE VE KESME ÇİÇEK ÜRETİM VE İHRACATI*
*TBMM Genel Kurulunda; 22. Dönem,
4. Yasama Yılı, 63. Birleşim, 15/Şubat/2006 tarihinde:
Ülkemizde, yaş sebze-meyve,kesme çiçek üretim ve ihracatında
karşılaşılan sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin
belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin
önergemin, TBMM Genel kurulunda görüşülmesi sırasında, önerge sahibi
olarak yaptığım konuşma
BAŞKAN –
Önerge sahibi olarak, Antalya Milletvekili Osman Kaptan; buyurun.
(CHP sıralarından alkışlar)
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçen yıl, Rusya’nın
Türkiye’den yaş sebze, meyve ve kesme çiçek alımını durdurması
üzerine gündem dışı bir konuşma yapmış ve bir de Meclis araştırma
önergesi vermiştim. Şimdi, bu önergemin birleştirilerek gündeme
alınması üzerine söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla
selamlarım.
Sayın milletvekilleri, önce, ülkemizin yaş sebze ve meyve
potansiyelinin ne olduğunu ortaya bir koyarsak, durumun ne kadar
ciddî olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Ülkemiz, yaş sebze ve
meyve üretiminde, yılda 43 000 000 tonla, Çin, Hindistan ve Amerika
Birleşik Devletlerinden sonra, dünyada dördüncü sırada yer
almaktadır. Sebze üretiminde ise, dünyada, yaklaşık 116 000 000 ton
domates üretilmektedir; bu miktarın 16 000 000’u -15 800 000 milyon
tonu- AB ülkelerinde, 8 000 000 tonu da ülkemizde üretilmektedir.
Dünya üretiminin yüzde 7’si, AB ülkeleri içindeki üretimin de yüzde
50’si ülkemizde yapılmaktadır. Domates üretiminde, AB ülkeleri
içinde birinci sıradayız. Aynı şekilde, patlıcanda, biberde ve
hıyarda da, salatalıkta da, aynı şekilde, yine, birinci sıradayız.
Meyve üretiminde, AB ülkeleri içinde, fındıkta, kayısıda, incirde,
kirazda, kavunda, karpuzda birinci sıradayız. Elmada, portakalda,
mandalinada, limonda üçüncü sıradayız; Finike portakalında, Çavdır
portakalının tadında ve kalitesinde ise, tabiî ki, dünyada birinci
sıradayız. Armutta, şeftalide, üzümde ise dördüncü sıradayız. Ancak,
ihracatta, ne yazık ki, aynı başarıyı gösteremiyoruz. Peki, niye
gösteremiyoruz arkadaşlar?.. İşte, esas, bunun araştırılması lazım.
Burada, siyasal iktidarların, yönetim zafiyeti var mıdır, yok mudur;
bunun da araştırılması gerekiyor. Ürettiğimiz yaş meyve ve sebzenin
ancak yüzde 3’ünü, 4’ünü ihraç edebiliyoruz. İhraç ettiğimiz
ürünlerin yaklaşık üçte 2’sini AB ülkelerine, üçte 1’ini de Rusya’ya
ihraç ediyoruz.
Sayın arkadaşlarım, rakiplerimiz, bir yıl önceden, ne satacaklarsa
onu üretirlerken, biz, ürettiklerimize pazar bulmaya çalışıyoruz.
Pazar bulamadığımız, ihraç yapamadığımız zaman da, ürün dalında
kalıyor; ya satamıyor döküyoruz ya da ürünü ucuza satılan üretici,
zarar ediyorum diye, örneğin pamuk ekimini bırakıyor, yerine
portakal, limon fidanı dikiyor. Üretici, dört-beş yıl toprağı
sürüyor, suluyor, ilaçlıyor, gübreliyor, her türlü bakımını yapıyor,
ağaçlar dört-beş yıl sonra meyve vermeye başlıyor, bu sefer de,
pazar yok, satılamıyor. Bu kez de, narenciye para etmiyor diye,
portakal, limon bahçesini çiftçilerimiz tekrar köklüyor, sebzeye
dönüyor. Sebze de kolay üretilmiyor; camekândı, seraydı, naylondu,
kışın yağmurdu, çamurdu, fırtınaydı, dondu, doluydu, seldi derken,
çiftçilerimiz perişan oluyor. Bu kısır döngü, velhasıl, devam edip
gidiyor.
İlaç, gübre, naylon, mazot, elektrik, her şeyin fiyatı son üç yılda
sürekli artmıştır. Sebzenin, narenciyenin üretim bölgesindeki fiyatı
ya yerinde saymış ya da üç yıl öncekinin altına inmiştir. Örneğin,
2003 yılı şubat ayının ilk yarısında domatesin kilogramı Demre’de,
700 000 lira idi, bu yılın şubat ayının ilk yarısında 500 000
liradır. Sivribiber, yine Demre’de, 2003 yılı şubat ayının ilk
yarısında 3 000 000 liraydı, bu yıl, 2006 yılı şubat ayının ilk
yarısında 2 100 000 liradır. Narenciyede durum daha da kötüdür.
Sayın Ali Er burada mı bilmiyorum, Alanya’dan biraz önce arkadaşlar
telefon ediyor, 100 000 liraya 100 ton limon verebiliriz diye.
Kısacası, üreticilerimizin aldıkları girdiler altın pahası, sattığı
ürünler yok pahasına gitmesine karşın, bu ucuzluk tüketicilere de
aynı oranda yansımamaktadır.
Yine, girdilerin yüksek, döviz kurunun düşük olması, ihracatçının,
üreticiden düşük fiyata ürün almasına sebep olmakta, sonuçta yine
üretici zarar görmektedir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'nin sebze ve meyve
ihracatının üçte 1’i Rusya’ya yapılırken, Rusya, 30 Mayıs 2005
tarihinde, ihraç ettiğimiz meyvelerin bir kısmında Akdeniz meyve
sineği bulunduğu, bu konuda birçok defa Türkiye'yi uyardığı,
Rusya’nın yazdığı 2 Kasım 2004 tarih ve 1300 sayılı yazılarına yedi
aydır cevap alamadıkları gerekçesiyle, Türkiye'den mal alımını
durdurmuştu. Bu karar sonunda, sebze, narenciye ve kesme çiçek
üreticileri âdeta şok geçirmişler, büyük zarar etmişler, mağdur
olmuşlardı. Eski Tarım Bakanı Sayın Sami Güçlü, 2 Haziran 2005
tarihinde, istifa etmeden önce, Genel Kurulda “Rusya’nın böyle bir
yazısı bana gelmedi” demişti, şimdiki Sayın Bakan da, yine “bu
yazıyı ben görmedim, bana da gelmedi” dedi.
Peki, sayın arkadaşlar, bu işte kim sorumlu? Sonuç ne oldu? Bu
konuda ciddî bir görev ihmali yok mu? Geçen zaman içinde, hükümet,
bunun sorumlusunu niye bulamadı? Bu türlü olayların olmaması için,
hükümet ne gibi tedbirler aldı? Yoksa, sorumluluğun altında yine
üretici mi kalıyor, yine ihracatçı mı kalıyor? Yoksa, Anadolu’nun
dört bir yanından üretim bölgelerine, Antalya’ya, Demre’ye,
Fethiye’ye, Mersin’e, Finike’ye, Kumluca’ya, Gazipaşa’ya, ekmek
parası için aileleriyle birlikte kalkıp gelen, tuvaleti olmayan,
suyu olmayan naylon çadırlarda, bez çadırlarda, çalı çırpıdan yapılı
tek gözlü barınaklarda yatıp kalkan sebze işçileri mi bunun
sorumlusu? Elbette, hükümet sorumlu. Bakanı istifa ettirmekle bu
işin üstü kapatılamaz ve kapatılmamalı da.
Sayın arkadaşlarım, hem yeni Bakan, kusura bakmasın, eski Bakanı da
aratmaktadır. Biz de bunu anladığımız için, bir bakanı istifaya
çağırırken, gelen gideni aratmasın diye, gelecek olanın adını da
söylüyoruz artık; Unakıtan gitsin, Şener gelsin diye bundan diyoruz.
Hükümetin de zaten dinlediği yok. Dinlemiyor da, sanki iyi mi
yapıyor?! Hayır, iyi yapmıyor. Biz, kuş gribi, tedbir alın diyoruz;
siz, yok, zatürree diyorsunuz. Sonuç ortada; köylünün tavuğu, okula
giden çocuğuna yedireceği bir yumurtası bile kalmadığı gibi,
Cumhurbaşkanlığı yapmış bir kişinin, Sayın Demirel’in, Ankara’nın
göbeğindeki birkaç tavuğunu bile koruma becerisini gösteremediniz.
Bir de, sıkılmadan, televizyonlarda, Unakıtan yumurtalarının reklamı
yapılmaz mı?! Bu bir fırsatçılık değil midir, bu bir aymazlık değil
midir; takdirlerinize bırakıyorum.
Değerli arkadaşlarım, tarımı, narenciyeyi, sebzeyi, meyveyi,
ihracatı destekleyin diyoruz, desteği artırma yerine azaltıyorsunuz.
Domatese ihracat primi verildi; ancak, dağ fare doğurdu. 1 Ocak –
30 Mayıs 2006 tarihlerini esas aldınız; halbuki, üretim ve ihracatın
yoğun olduğu Aralık 2005 ve Haziran 2006 dönemleri kararname dışında
tutulmuştur. Bu iktidarın üretim sezonunu bilmediğinin tipik bir
göstergesi değil midir bu örnek?!
Yine, rakiplerimiz sebze ve narenciyeye ton başına 100-200 dolar
teşvik verirken, siz niye 50 dolar veriyorsunuz?!
Bazı iktidar milletvekilleri, bu kürsüden “çiftçi hükümete Allah
razı olsun diyor” diye konuşmalar yapıyor. Bunların birisi de Sayın
Ali Er’dir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, lütfen toparlar mısınız; buyurun.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Toparlıyorum Sayın Başkanım.
Sayın Ali Er, 29 Aralık 2005 tarihinde bir konuşma yapıyor; diyor ki
bu konuşmasında “çiftçiler bizden Allah razı olsun, biz AK Partiyi
destekledik, bundan sonra da desteğimiz samimiyetle devam eder”
diyor; tutanaktan okuyorum.
ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) –
Ali Bey burada sayın milletvekilim, ona göre.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Tutanaktan okuyorum, sayın arkadaşım.
Peki, bu kürsüden bunları söylüyorsunuz da, çiftçiye “bu millet hep
sizi mi besleyecek” dediğiniz için mi size “Allah razı olsun” diyor
bu çiftçi?! Tarımda kullanılan elektriğin fiyatının indirilmesi
isteğine karşılık Sayın Başbakanın “devlet, hayır kurumu değil;
bedava mı verelim, Allah’tan korkun” dediği için mi çiftçi bu
hükümete “Allah razı olsun” diyor?! Sayın Başbakanın çiftçiye
“artistlik yapma lan” dediği için mi çiftçi size “Allah razı olsun”
diyor?! Yoksa “benim mahsulüm öldükten sonra mı değerlenecek, iki
senedir anamız ağladı” diyen çiftçiye, Başbakanın “hadi, ananı da al
git buradan” dediği için mi çiftçi size “Allah razı olsun” diyor?!
Yoksa, siz, sayın arkadaşlarım, Başbakana atılan portakalları,
yumurtaları iltifat mı kabul ediyorsunuz; bunları dua mı kabul
ediyorsunuz?! Ben, hükümete dua eden hiç üretici görmedim; ama,
beddua edeni ise çok gördüm. Çiftçi “iktidarın boynu devrilsin”
diyor. Bu bedduaysa…
MAHFUZ GÜLER (Bingöl) –
Yok öyle bir şey.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Nasıl demesin ki?! Cumhuriyet tarihinde bu iktidar kadar çiftçiyi
aşağılayan, horlayan, çiftçiye hakaret eden başka bir iktidar olmuş
mudur?! Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hükümet çiftçinin
ahını almasın.
Narenciyenin her kalemine ve domatese ton başına 100 dolar ihracat
teşviki verilmelidir. Teşvik tarihi olarak da yoğun hasat dönemi
olan aralık ile haziran aylarını kapsayan bir düzenleme
yapılmalıdır. Üretim ve pazar planlaması yapılmalıdır.
Finike portakalı marka olarak tescil edilmelidir.
Sebze ve meyve üreticilerine, yerli üreticilerimizin, sebze ve meyve
ithalatında yerli üreticilerimizin korunacak şekilde önlemler
alınması gerekir.
Rusya ve diğer ülkelerden aldığımız gaz ve petrolün bedelinin bir
kısmına karşılık nakit para değil, narenciye, sebze ve meyve
verilmelidir.
ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) –
Doğru.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Öbür söylediklerim de doğruydu sayın vekilim.
Hal
Yasasından üreticiler de, tüketiciler de, nakliyeciler de, halciler
de memnun değildir. Hal Yasası değişmelidir. Sanayi ve Ticaret
Bakanı helal gıda yönetmeliğiyle çok fazla uğraşıyor. Hal Yasasını
bir an önce hazırlaması gerekmektedir.
Yine, Sayın Ali Er, burada “seksenbeş yıldır çiftçinin durumu kötü”
dedi.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Bitiriyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN –
Buyurun Sayın Kaptan.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Sayın arkadaşlar, Sayın Ali Er “seksenbeş yıldır çiftçinin durumu
kötü” demişti. Cumhuriyetin ilk yıllarında çiftçi milletin
efendisiydi; son elli yıldır, sağ iktidarlar döneminde, çiftçinin
durumu kötüleşmiştir.
ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) –
Elli yıldır söyledikleriniz…
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Ama, çiftçi, efendilik bizde kalsın diye sesini çıkarmamaktadır.
Sesini çıkardığı zaman da, karakollara alınmakta, hakkında davalar
açılmakta, susturulmakta ve eline yazılarak televizyona çıkarılıp
özür diletilmektedir.
Sayın arkadaşlarım, her seçim döneminde siyasî parti değiştirerek
kendi milletvekilliğini düşünenler çiftçiyi düşünemezler, çiftçi
dostu olamazlar. Bir sayın arkadaşımız burada –Ali Er, onu
söyleyeyim; ismini de veriyorum- dedi ki “ben sizden bir ay önce
konuştum” dedi. Sayın Ali Er, ben sizden de bir sene önce konuştum.
İşte, önerge vermişim.
AHMET SIRRI ÖZBEK (İstanbul) –
Bravo Kaptan!..
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Yine, Sayın Ali Er diyor ki…
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, önergeyle ilgili konuşur musunuz lütfen.
AHMET SIRRI ÖZBEK (İstanbul) –
Önergeyle ilgili, tam göbeğinden, önergenin ortasından konuşuyor.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Peki.
Her
seçim döneminde sık sık siyasî parti değişerek iktidara kalma
yerine…
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, teşekkür eder misiniz… Teşekkür eder misiniz Sayın
Kaptan…
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
…çiftçinin yanında olmayı, biz Cumhuriyet Halk Parti olarak tercih
ediyoruz ve çiftçinin sorunlarının çözülmesi için bu önergeyi zaten
vermiştik, destekliyoruz.
Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN
– Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.
Yaş sebze-meyve ve kesme çiçek ihracatında karşılaşılan sorunların
araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla
verdiğim Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergemin metni ve
imzalayan CHP Milletvekillerimizin listesi *
*TBMM Genel Kurulu 22. dönem, 3. Yasama yılı, 8.6.2005 tarihinde
yapılan 109. Birleşimde okundu.
BAŞKAN -
..... Bir Meclis araştırması önergesi vardır; okutuyorum:
Antalya Milletvekili Osman Kaptan ve 24 milletvekilinin, yaş
sebze-meyve ve kesme çiçek ihracatında karşılaşılan sorunların
araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla
Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/286)
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Rusya Federasyonu, 30 Mayıs 2005 tarihi itibariyle Türkiye'den yaş
sebze-meyve ve kesme çiçek alımını durdurmuştur.
Durdurma gerekçelerindeki hususların, üretici ve ihracatçılarımızın
zararlarının, Rusya Federasyonunun 2.11.2004 tarih ve 1300 sayılı
bilgi taleplerine yedi aydır yanıt vermeyen kurum-kuruluş ve
sorumluların, yaş sebze-meyve ve kesme çiçek ihracatımızın
karşılaştığı diğer engellerin ortaya çıkarılıp, gerekli tedbirlerin
alınması amacıyla Anayasamızın 98 inci ve Türkiye Büyük Millet
Meclisi İçtüzüğünün 104 ve 105 inci maddeleri gereğince Meclis
araştırması açılmasını saygılarımızla arz ederiz.
1-
Osman
Kaptan (Antalya)
2-
Gökhan Durgun (Hatay)
3-
Ali Cumhur Yaka (Muğla)
4-
Ali Oksal (Mersin)
5-
Mustafa Özyürek (Mersin)
6-
Abdulaziz Yazar (Hatay)
7-
Tacidar Seyhan (Adana)
8-
N. Gaye Erbatur (Adana)
9-
Nail Kamacı (Antalya)
10-
Hasan Fehmi Güneş (İstanbul)
11-
Orhan Ziya Diren (Tokat)
12-
Hüseyin Ekmekcioğlu (Antalya)
13-
Atila Emek (Antalya)
14-
Osman Özcan (Antalya)
15-
İsmet Atalay (İstanbul)
16-
Uğur Aksöz (Adana)
17-
Ahmet Yılmazkaya (Gaziantep)
18-
Mehmet Vedat Yücesan (Eskişehir)
19-
Ramazan Kerim Özkan (Burdur)
20-
Kemal Sağ (Adana)
21-
Mustafa Erdoğan Yetenç (Manisa)
22-
Ali Arslan (Muğla)
23-
Yılmaz Kaya (İzmir)
24-
Ali Rıza Bodur (İzmir)
25-
Ufuk Özkan (Manisa)
Gerekçe:
Rusya Federasyonu Federal Bitki Garantine ve Veterinerlik Servisi
(ROSGOS Karantin) Başkanı, 26 Mayıs 2005 tarih ve N.FS-3/3217
sayıyla, Türkiye Cumhuriyeti Tarım ve Köyişleri Bakanı Sami Güçlü'ye
bir yazı yazarak, 30 Mayıs 2005 tarihinden itibaren Türkiye'den
bitkisel ürünlerin ithalatını durduğunu bildirmiştir. Bu yazıda,
Türkiye'nin, Rusya Federasyonuna gönderdiği bitkisel ürünlerde Rus
bitki karantina kurallarının sürekli ihlal edilmesinden ve bu konuda
değişik zamanlarda Türkiye'yi uyardıkları halde, bu ihlallerin devam
ettiğini, 2.11.2004 tarihli 1300 sayılı bilgi taleplerine hâlâ yanıt
alamadıklarını belirtmişlerdir.
Rusya'ya yapılan ihracatımızın durdurulması, sebze ve meyve
üreticilerimize ve ekonomimize büyük zarar vermiştir.
Sebze ve meyve ihracatımızın üçte 1'inin Rusya'ya yapılması,
Rusya'nın önemli bir pazar olduğunu göstermektedir. 2004 yılında
Rusya'ya 455 000 ton ihracat yapılmış, 200 000 000 dolar gelir elde
edilmiştir. 2005 yılı ilk beş ayında ise Rusya'ya ihracatımız 160
000 ton olmuş, 100 000 000 dolar gelir elde edilmişken, 30 Mayıs
2005 tarihi itibariyle, Rusya, Türkiye'den yaş sebze-meyve ve kesme
çiçek alımını durdurmuştur.
Rusya'nın bu kararı sonunda sebze ve meyve üreticilerimiz çok zor
duruma düşmüşlerdir. Domates fiyatları dibe vurmuştur, 10-15 yeni
kuruşa kadar fiyatlar düşmüş, çok miktarda meyve-sebze çürümüştür,
dökülmüştür veya dalında kalmıştır.
Sebze üreticilerimiz, ihracatçılarımız mağdur olmuşlar, zarar
etmişlerdir.
Ekonomimiz milyonlarca dolar kaybetmiştir.
Bakan istifa etmiş, sebze sezonu bitmiş; ancak, Rusya koyduğu yasağı
kaldırmamış, sınırlarını Türkiye'den yapılacak sebze-meyve ve
bitkisel ithalata kapamıştır. Ne zaman açılacağı konusunda da bir
bilgi mevcut değildir.
Yukarıdaki arz ettiğim hususların açıklığa kavuşması için Meclis
araştırması yapılması gerekliliği vardır.
........./........
KALKINMA AJANSLARI, FİL MİDİR ? DEVE MİDİR ? KUŞ MUDUR ?*
İMF, Dünya Bankası, AB istiyor. Hükümet Başüstüne diyor.
*TBMM
Genel Kurulunda, 22. Dönem, 4. Yasama Yılı, 24/Ocak/2006 günü, 53
Birleşimde yaptığım konuşma.
BAŞKAN -
Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Antalya
Milletvekili Sayın Osman Kaptan; buyurun. Şahsınız adına da söz
hakkınız var; iki süreyi de kullanmak istiyor musunuz?
OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Süre yetmezse…
BAŞKAN -
Peki efendim, anlaşıldı.
CHP
GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) - Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; kalkınma ajanslarının kuruluşu hakkındaki 920 sıra
sayılı kanun tasarısının geçici 4 üncü maddesi hakkında Cumhuriyet
Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla
selamlarım.
Sayın arkadaşlarım, tasarının geçici 4 üncü maddesinde "kalkınma
kurulu, kuruluş kararnamesinin yayımlandığı tarihten itibaren bir ay
içinde, ajans merkezi olarak tespit edilen ilin valisinin
başkanlığında ilk toplantısını yapar" denmektedir. Kalkınma
kurulları, bu tasarının 7 nci maddesinde belirtilen ajansların örgüt
yapısı içinde yer almakta, oluşturulması 8 inci maddede, görev ve
yetkileri de 9 uncu maddede açıklanmıştır; ancak, geçici 4 üncü
madde hakkında değil de, tasarının özü hakkında söylenecek çok şey
vardır. Bu tasarı, tümden gereksiz, sorun çözmeyecek, sorun
yaratacaksa, Türkiye kamu yönetiminde bir örneği de olmayan, bütün
sistemi altüst eden bir tasarıysa -ki, öyledir- o zaman, bunun,
maddeden çok, tasarının kendisi, tasarının mantığı, tasarının
yaklaşımı, yasalaşması sonrasında ortaya çıkacak sorunları önceden
görme, ona göre tavır koyma, tepki koymanın daha önemli olduğu
kanısındayım.
Sayın arkadaşlarım, bu kalkınma ajansı, bizim için yeni bir kavram,
yeni bir kurum oluyor. IMF, Dünya Bankası ve AB, kamu yönetiminizi
yeniden düzenleyin diyorlar, bu hükümet de baş üstüne diyor. Yoksa,
bu düzenlemeler, 1960'tan beri süren Türkiye'de kamu yönetiminin
yeniden yapılandırılmasına ilişkin çalışmaların bir sonucu değildir
bu yapılanlar. MEHTAP raporunun, KAYA raporunun bir sonucu değildir
bu yapılanlar. Bu yapılan düzenlemeler, iç dinamizmimizin, kendi
toplumsal taleplerimizin karşılanmasına dönük bir düzenleme
değildir; dış dinamiklerin baskısı, diktesi sonucunda yapılan
düzenlemelerdir. Nitekim, kalkınma ajansları, 25 Nisan 2003 tarihli
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısının 25 inci maddesinde "bölge
kalkınma ajansları kurulur" diye yer almaktadır taslakta; sonra da
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısından çıkarılıp, tek başına ayrı
bir tasarı olarak ortaya çıkarılmıştır. Bu süreçte, bölge kalkınma
ajansının "bölge" sözcüğü kaldırılıyor. Bölge yönetimi, eyalet
sistemini çağrıştırıyor; bu ise, toplumda tartışmaya neden oluyor
gerekçesiyle "bölge" sözcüğü çıkarılıyor, sadece "kalkınma ajansı"
kalıyor.
Sayın arkadaşlarım, Türkçemizde bazı sözcüklerin sözel ve eylemsel
anlamları birbirinden farklı, hatta, zıt anlam bile ifade
edilebildikleri görülmektedir. Örneğin, "danışma", "çalışma" gibi
sözcükler, emir sözcüğü şeklinde kullanıldığında, olumsuzluğu ifade
etmektedir. "Kalkınma" sözcüğü de, işte, böyle bir olumsuzluğu ifade
eden bir emir sözcüğüdür; kalkınma!.. Kim emrediyor "kalkınma" diye;
küreselleşmeciler. Niye diyorlar; çünkü, kendileri kalkınacak, bize
de "kalkınma" diyorlar. Onun için de "kalkınma ajansı kur"
diyorlar." Bölge' sözünü şimdilik deme, eyalet sistemini
çağrıştırıyor, muhalefet ve ulusalcılar karşı çıkıyorlar; onları
susturmak için 'bölge' sözünü kullanmayın doğrudan 'kalkınma ajansı'
deyin" diyorlar. Biz de "pekâlâ, öyle deriz" diyoruz. Biz dediğim,
iktidar tabiî ki. Bu ajanslar, zamanla, Türkiye açısından kalkınmama
ajansları haline dönüşecektir.
Değerli arkadaşlarım, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde ajansın karşılığı;
1-
Haber toplama ve yayma işiyle uğraşan kuruluş (Anadolu Ajansı),
2-
Bir ticarî kuruluş, işkolu, iş bürosu,
3-
Radyoda, televizyonda haber bülteni,
Anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde
ajansın, kamu kuruluşlarına, örgütlerine verilen bir ad olmadığı
görülüyor. Ajans, Batı dillerinde de temsilcilik anlamında
kullanılmaktadır. Peki, bizdeki bu temsilcilik de neyin nesi?!
Sayın arkadaşlarım, kalkınma ajansları bir merkezî kamu kuruluşu
mudur; hayır. Bir özel kuruluş mudur; hayır. Bir yerel yönetim
kuruluşu mudur; hayır. Peki nedir; fil midir, deve midir, kuş mudur?
Buna fil desek, hortumu yok; deve desek, hörgücü yok; ama, buna,
yine, kuş desek, kanadı yok. Kamu kaynağı var; kamu denetimi yok.
Sayın arkadaşlarım, bunun tam anlaşılmaması için zaten böyle bir
adla, böyle bir gerekçeyle, ne olduğu tam belli olmayan bir şey
getiriliyor, tam belli olsa, belki toplum, muhalefet ayağa kalkar,
tepki gösterir diye. Bu tasarının genel gerekçesi 15 sayfa, madde
gerekçeleri 10 sayfa, toplam 25 sayfa gerekçeleri var; kanun
metninden fazla gerekçe, allanıp pullanarak, elma şekeri haline
sokulmak için çok özenerek bezenerek yazılmış.
Sayın arkadaşlarım, dikkat edelim elma şekerinin ortasında kazık
vardır!..
BAŞKAN -
Sayın Osman Kaptan, bir dakikanızı rica ediyorum.
Süre dolmak üzere; bu maddenin oylaması bitinceye kadar çalışma
süresinin uzatılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul
etmeyenler… Kabul edilmiştir.
Devam edin Osman Bey.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın arkadaşlarım, bu tasarının genel gerekçesinin birinci
paragrafında sosyal devlet anlayışının gereğinden, ikinci
paragrafında sosyal adaletten, üçüncü paragrafında insanımızın hak
ettiği bir yaşam düzeyinin sağlanmasından, bir başka paragrafında da
GAP hariç olmak üzere, hazırlanan bölge planlarının başarısız
oluşundan söz edilmektedir.
Sayın arkadaşlarım, tasarının gerekçesi GAP'ı başarılı görüyor,
maddelere geçilince GAP kaldırılıyor. Bu ne biçim çelişkidir?! GAP
için tasarı gerekçesinde iyi deniyor, metinde kaldırılıyor. İyi ise,
Türkiye için iyi olan kurumlar niye kaldırılıyor. GAP, Türkiye için
başarılı ise -ki, öyledir- o zaman hükümetin teklifinde GAP niye
kaldırılıyor?!
Sayın arkadaşlarım, kalkınma ajanslarını kim istiyor; AB istiyor.
AB, kalkınma ajanslarını kurarsan sana fondan para vereceğim diyor.
Peki, AB ülkelerinin hepsinde bu ajans var mı; yok; bazılarında var,
bazılarında yok. Peki, kendilerinde olmayanı bizden niye istiyorlar;
ajans olmayan ülkelere AB fonlarından para nasıl veriliyorsa bize de
öyle verilemez mi; verilir de, bizde bu soruları soracak iktidar
yok.
Sayın arkadaşlarım, İngiltere'de, istatistik amaçlı bölge sınırları
1991 yılında çizilmişti. Bu bölgelerde 1998'de bizdeki niyete benzer
ajanslar kuruluyor ve 2003 yılında eyalet sistemine geçiş anlamına
gelen Bölge Meclisleri Yasası çıkarılıyor. İngiltere, bugün
tartışıyor; bu, bölgeciliktir, bizim bölgeciliğe ihtiyacımız yok
diye. Peki, Türkiye'nin gündemine getirilen nedir; Türkiye'nin,
bölgeciliğe, isteği, ihtiyacı ve tahammülü var mı; bu nasıl bir
sistem, bunu hangi toplumsal gruplar istiyor ve destekliyor? Bu
kalkınma ajanslarının nihaî amacı, bölgenin özel sektörünü
desteklemektir.
Kamu kaynağı, önce özel sektöre devredilecek, sonra da rekabet gücü
olan yabancı sermayeye. Bizim yerli firmalarımız on-onbeş yıl sonra
tasfiye edilip, yabancıların iş takipçileri mi olacak?! Bu olasılığı
şimdiden hesap etmek gerekir. Şimdi, iş takipçiliği yapan bu
kalkınma ajansları eliyle, kamu kaynakları ve sermayesi, önce özele,
rekabet gücü olmayan özelden de, yabancıya, ulusaldan, ulus ötesi,
uluslararası, küresel güçlere mi aktarılacaktır?
Değerli milletvekili arkadaşlarım, bu konuda, Yerel Yönetim
Araştırma, Yardım ve Eğitim Derneğinin bir yayınında, bu düzenleme,
bölgelerarası eşitsizliklerin artması, vatandaşlık kurumunun ortadan
kaldırılması, halkın devlet yönetiminde denetim ve karar alma
süreçlerinden dışlanmasına dayalı bir yönetim anlayışının ürünü
olduğu ifade edilmektedir. Yine "bu anlayış ve düzenlemelerle,
bölgeselleşmiş devlet yapısının zemini oluşturulmaktadır" denilmekte
"bu zemin üzerine, ulus üstü tekellere ve Brüksel'e bağlı özerk
bölge yönetimleri yerleştirilmeye çalışılmaktadır" denilmektedir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hükümeti, Türkiye'nin zararına
olan şeylerle değil, Türkiye'nin yararına olan şeylerle uğraşmaya
davet ediyoruz. Hükümetin, üretimi artıracak, işsizliği önleyecek,
fakirin fukaranın derdine çare olacak şeylerle uğraşmasını
istiyoruz. Hükümeti, domatese, limona, portakala ton başına 100
Amerikan Doları ihracat teşviki vermeye davet ediyoruz. Sebze ve
narenciye üreticileri kan ağlamaktadır; domates, salatalık fiyatları
çökmüştür. Demre'de domatesin iyisi 450 000 lira, kötüsü, çıkmasıysa
150 000 liradır; limon, portakal fiyatları da öyledir. 2001 krizinin
altındaki fiyatlardan da daha düşüktür fiyatlar.
Hükümet çiftçiyi unuttu, çiftçi de hükümeti zaten gözden çıkardı. Bu
hükümet, çiftçi dostuyum dedi, iktidar oldu. Şimdi size soruyorum,
bu hükümet, çiftçinin gerçekten dostu mu? Dostu olmadığı aşikârdır.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına Yüce Meclisi saygıyla
selamlıyorum.
Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)
.........../.........
BU HÜKÜMET TURİZMDE BİNDİĞİMİZ DALI KESİYOR*
İMF Ekonomiyi İdare Ediyor, Hükümet vaziyeti idare ediyor.
*TBMM
Genel Kurulunda, 22. Dönem, 4. Yasama Yılı, 39. Birleşim,
22/Aralık /2005 günü; Kültür ve Turizm Bakanlığı 2006 yılı
bütçesi TBMM Genel Kurulunda görüşülürken CHP grubu adına yaptığım
konuşma
BAŞKAN -
........ Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı,
Antalya Milletvekili Osman Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar)
Süreniz 10 dakikadır Sayın Kaptan.
CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; Kültür ve
Turizm Bakanlığının 2006 yılı bütçesi hakkında, Cumhuriyet Halk
Partisi Grubu adına, söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla
selamlarım.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hükümet, kültüre ve turizme
gerekli önemi vermediği için, bütçeye de gerekli parayı
koymamaktadır. Enflasyondan arındırılmış hesaplamayla, AKP
iktidarında, bakanlık bütçesi 2002 yılı düzeyinin altındadır. Bugün
için, Türkiye'de yaklaşık 3 milyon insanımız, turizmde istihdam
edilmektedir. Yine, dış ticaret açığımızın yarıya yakını, turizm
gelirlerinden karşılanmaktadır. Böylesine, önemli bir sektöre
gerekli önemi veriyor muyuz diye sorduğumuzda ise, üzülerek
söyleyeyim ki, gerekli önemi vermiyoruz. Hele hele bu hükümet,
bindiğimiz dalı kesiyor. Üç yılda üç bakanın değiştirilmesi, Kültür
ve Turizm Bakanlıklarının birleştirilmesi yanlış olmuştur.
Sayın arkadaşlarım, Sayın Turizm Bakanı, yasakların yasak olduğundan
söz ediyor Plan-Bütçedeki konuşma kitabının daha birinci sayfasında.
Sayın Bakan, sizin hükümetiniz, yasakları kaldırmıyor; yeni,
yasaklar koyuyorsunuz. Koyduğunuz yasaklarla da turizme zarar
veriyorsunuz. Son içki yasağı, Almanya gibi en çok turist gelen
ülkenin 4,5 milyon tirajlı en çok satan Bild Gazetesinin birinci
sayfasında haber oluyor. Almanya dışında, Rusya'da, Amerika'da ve
diğer basın organlarında, yurtiçinde ve yurtdışında içki yasağı
tartışılırken, bizim Turizm Bakanımızdan hiçbir ses çıkıyor, tık
yok; sanki, Sayın Bakan, dilini yuttu.
Sayın Arkadaşlarım, turizmin en önemli sorunlarından birisi de
altyapı sorunudur. Eskiden, önce altyapı yapılır, sonra tesis
yapılırdı. Şimdi, tam tersi yapılıyor; "sen tesisini yap, altyapın
için Turizm Bakanlığına para ver; Hasan almaz basan alır; Turizm
Bakanlığı, altyapıyı yaptırır" diyor. Antalya-Lara Bölgesinde, tesis
sahiplerinden, altyapı için para toplandı. Kanun değiştirildi,
yönetmelik değiştirildi. Arazi tahsis edilen kişilerden 200 trilyon
lira para toplandı. Toplanan bu paraların çoğu da başka yerlere
gönderildi. Sayın Başbakan "tahsislerden toplanan paranın 45
trilyonu Antalya'ya gönderildi" diyor. Peki, Sayın Başbakan, 155
trilyon lira nereye gönderildi? Antalya'dan toplanan paralar, niye
Antalya'ya gönderilmiyor?
Yerel seçimlerde, sayın arkadaşlarım, Antalya'da Büyükşehir
Belediyesinin tüm bilbordlarına, Sayın Başbakanın resimleri asıldı.
Resimlerin altında da "Antalya hak ettiğini alacaktır" yazısı vardı.
Gelinen noktada görülüyor ki, Antalya'nın hak ettiği verilmediği
gibi, Antalya'nın hak ettiği elinden alınıyor. Bu konuda, ben ve
arkadaşlarım, Meclis araştırma önergesi verdik, bu işi sonuna kadar
takip edeceğiz.
Sayın arkadaşlarım, Almanlar Lara'yı örnek vererek "Lara gibi
altyapısı olmayan tatil bölgelerine gelmeyiz" diyorlar. Bazı
yerlerde deniz kirliliği arttığı için mavi bayraklar geri
alınmaktadır.
2002 yılında yapılan turizm şûrasında, yılda 450 milyon dolar
paranın altyapı, tanıtım ve teşvik için bütçeye konması istenmesine
karşın, şimdiye kadar, maalesef, bütçeye bu para konmamaktadır.
Bir
önceki Turizm Bakanı "Antalya'nın altyapı sorunu 2004'ün Mayısına
kadar bitirilecektir" demişti. 2006 geldi geçti, 2006'nın başına
geldik, hâlâ, bir Antalya'nın altyapı sorunu çözümlenmedi.
Sayın Bakan, rakip ülkelerde KDV yüzde 5 ile yüzde 8 arasında. Peki,
Sayın Bakan, bizde niye yüzde 18 ? Bir de bu yetmiyor gibi, yüzde 3
de konaklama vergisi getirmeye çalışıyorsunuz. Bu cironun, cirodan
alınması düşünülen bu verginin, kârın yüzde 20'sine tekabül ettiğini
herhalde hesaplıyorsunuzdur.
Sayın Başbakan "turizmde KDV'yi indireceğiz" demişti; ne oldu, niye
indirmiyoruz;
çünkü, IMF izin vermiyor, değil mi?! Sizi, Türk halkı, IMF'nin
dediğini yapsın diye mi seçti? Sayın arkadaşlar,
MF, ekonomiyi idare ediyor. Peki, siz,
neyi idare ediyorsunuz Sayın Bakan?! Siz de vaziyeti idare
ediyorsunuz.
ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) -
O da IMF'yi idare ediyor.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
IMF'yi idare etse, KDV'leri indirir.
ŞÜKRÜ ÜNAL (Osmaniye) -
İdareyle oluyor bu işler…
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; bir araştırmaya göre, Türkiye'ye
gelen turistlerin yüzde 72'si tatil için geliyormuş. Bizim Turizm
Bakanı da otuz yıldır tatil için geliyormuş. Bizim Turizm Bakanı da
otuz yıldır tatil yapmamış, onunla övünüyor; sanırım, Sakal-ı Şerif
olayı gibi, bu da, dünyadaki tek örnektir.
Yine bu araştırmada, turistler, esnafın kendilerini bunalttığından
şikâyet ediyorlar; peki, esnaf velinimeti olan turisti niye
bunaltsın; çaresizlikten… Hani güneş çarığı, çarık ayağı sıkar
örneği gibi, hükümet esnafı sıkıyor sayın arkadaşlarım; vergi,
telefon, benzin, sigorta, Bağ-Kur, elektrik parası derken, esnaf
dükkânının kirasını veremiyor. Esnafın çaresizlikten de olsa turisti
bunaltması değil de ancak hükümetin çare üretmeyerek esnafı
bunaltması hiç mi hiç iyi değildir; ama, bir gerçek var, esnafın
durumu hakikaten iyi değildir.
Peki, otelcinin durumu iyi mi; hayır, o da iyi değil. Son iki yılda
50 tane otel el değiştirdi; bunların yarısı da yabancıya gitti.
Hani, hükümet "işler iyiye gidiyor" diyordu ya, öyleyse bu oteller
niye el değiştiriyor?!
Etiyopya
da da Enflasyon %5, Büyüme %11,6 ama İnsanlar açlıktan
ölüyor.
Sayın arkadaşlar, işler iyiye falan gitmiyor; hükümete göre
enflasyon indi, ekonomi büyüdü. Bizde enflasyon yüzde 8, Etiyopya'da
yüzde 5. Sayın arkadaşlarım, Etiyopya'daki enflasyon bizden daha
düşük; ama, Etiyopya'da insanlar açlıktan kırılıyor. Ekonomi bizde
9,9 büyüdü, Etiyopya'da yüzde 11,6 büyüdü; Etiyopya'da ekonomi
bizden daha fazla büyümesine rağmen, Etiyopya'da insanlar açlıktan
kırılıyor.
Dolayısıyla, sayın arkadaşlarım, Türkiye'de rakamlara ve bakanlara
göre durum iyi, güllük gülistanlık; ancak, bakanların ve rakamların
Türkiye'sinin dışında bir de gerçek Türkiye var. Gerçek Türkiye'de,
çiftçi, köylü bitmiş; esnaf zorda; emekli, işçi, memur, dul, yetim,
öğrenci perişan; işsizler, zaten mutsuz ve umutsuz. Türkiye'deki
gelir dağılımı da, dünyada Mozambik, Tanzanya ve Bangladeş'ten sonra
en kötü durumda.
Sayın arkadaşlarım, Sayın Başbakanın, sanırım, dünyada ayak
basmadığı yer kalmadı; onun için de, Türkiye'de, Sayın Başbakanın
ayağı yere basmıyor. Sayın Başbakana, kaç ülkeye gittin, kaç kişiyle
gittin, kaç lira para harcadın diye sormuyorum; ama, bu konuda cevap
da verilirse, niye cevap veriyorsunuz da demeyiz; o başka. Benim
sormak istediğim, dünyanın en önde gelen bir araştırma şirketi, bir
reklam şirketi bir araştırma yaptırmış, dünyadaki 30 tane ülke
arasında yapılan bu araştırmada, biz, önce tanınmıyormuşuz, yine
tanınmıyoruz. Bu araştırmada deniyor ki Amerika'ya: "Ey Amerika,
imajını düzelt, imajın düşüşte" deniyor; fakat, Türkiye için bir
öneride de bulunamıyor; çünkü, Türkiye, önceden de tanınmıyor, şimdi
de tanınmıyor. Yoksa, sayın arkadaşlarım, bu gezilerin bir faydası
yok mu?!
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, lütfen, toparlayabilir misiniz. Buyurun.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın arkadaşlar, en güzel koylarımızı, balık çiftlikleri
kurulmasına izin vererek Tarım Bakanlığı kirletiyor. Güzelim
ormanlarımızı, sanki başka yer yokmuş gibi, golf alanına tahsis
ederek -Manavgat Sorgun'da olduğu gibi- Orman ve Turizm Bakanlığı,
birlikte, tahrip ediyor. Enerji Bakanlığı, taşocağı izni vererek,
Antalya'nın dağını taşını köstebek yuvasına çevirdi. Turizmi, bu
bakanlıklardan ve bu hükümetten korumak lazım. Turizm Bakanlığını,
ricacı bakanlıktan icracı bakanlığa dönüştürmek lazım. Bakanlığın
yetkilerinin bir kısmını turizm sektörüne devretmek lazım.
Önümüzdeki elli yıl için, stratejik turizm perspektif planı
yapılmalıdır. Turist başına 1 000 dolar gelir hedeflenmelidir. Golf,
futbol, kongre gibi turizm çeşitlerine ağırlık verilmelidir. KDV'yi
ve ÖTV'yi rakip ülkeler düzeyine indirmeliyiz. Turizmde eğitime ve
kaliteye önem vermeliyiz. Turizmin tüm ülkeye yayılmasını sağlamalı,
güvenliğe ve turist sağlığına da ayrıca önem vermeliyiz. Kışın
tesisini açana özendirici teşvik vermeliyiz.. İhracatçıya
tanıdığımız teşvikleri turizmcilerimize de tanımalıyız. Tanıtmaya,
altyapıya, teşvike, her yıl bütçeden en az yarım milyar dolar para
ayırmalıyız; çünkü, turizm yatırımlarındaki her 1 dolarlık artış,
ekonomiye 25 dolar olarak geri dönecektir. Devlet, turizm
bölgelerindeki belediyelerimizi kış nüfusuna göre değil, yaz
nüfusuna göre değerlendirmeli ve desteklemelidir. Ayrıca, 2004
yılında çıkarılan Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanununa göre,
turizmciler, müzik birliklerine fahiş miktarda telif hakkı ödemek
zorunda kalıyorlar. Bu yasanın da yeniden düzenlenmesi gerekir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN -
Lütfen Sayın Kaptan, teşekkür eder misiniz.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Turizme…
BAŞKAN -
Teşekkür için Sayın Kaptan.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Ben teşekkür edeceğim Sayın Başkan, siz mi edeceksiniz?
BAŞKAN - Buyurun, teşekkür edin.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın arkadaşlar, ayrıca, turizme ilişkin önerilerimden sonra şunu
da söylemek istiyorum: Sebze üretiminin fiyatları dibe vurmuştur.
Özellikle domates, biber ve sebze ihracatına, acilen, ton başına
teşvik verilmelidir. Bunun sağlanmaması halinde, turizm yöresindeki
tarımcı, esnafımızın yanında sebze üreticilerimiz de perişan
olmaktadır.
Hepinize saygılar sunarım, teşekkür ederim. (CHP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.
........./.........
ÜNİTER DEVLET YAPIMIZ KORUNMALIDIR*
*Türkiye
Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu 22. Dönem 3. Yasama Yılı 59.
Birleşiminde 16 Şubat 2005 günü görüşülen 5197 SAYILI İL ÖZEL
İDARESİ KANUNUNUN 13. MADDESİ ÜZERİNE CHP GRUBU ADINA YAPTIĞIM
KONUŞMA.
BAŞKAN -
………..Sayın Osman Kaptan, buyurun.
CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, çok değerli milletvekili arkadaşlarım; görüşülmekte
olan kanunun 13 üncü maddesi hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu
ve şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.
Sayın arkadaşlarım, İl Özel İdaresi Kanunu, Genel Kurulumuzda 24
Haziran 2004'te kabul edilmiştir; ancak, bu kanunun 14 maddesi,
Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından, tekrar görüşülmesi için Türkiye
Büyük Millet Meclisine geri gönderilmiştir.
Sayın arkadaşlarım, bu yasanın 1 maddesi değil, 2 maddesi değil, 3
maddesi değil, 13 maddesi ve bir de geçici maddesiyle beraber tam 14
maddesi, Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından, geri gönderilmiştir.
Değerli arkadaşlarım, bunun, sizce bir anlamı yok mu; elbette var.
Bu yasayla, il özel yönetimleri farklı boyuta taşınmak isteniyor.
İdarenin bütünlüğü ilkesi ortadan kaldırılıyor. Merkezî yönetimin
denetimi, gözetimi, hiyerarşisi yok ediliyor. Valilerin il özel
idarelerindeki yetkileri, etkileri zayıflatılıyor, yok ediliyor.
Valilerin il genel meclisi başkanlığı görevine son veriliyor.
Valiler, illerdeki devletin ve hükümetin temsilcisi olma yetkisini
yitiriyor. Valiler, iktidar partisinin güdümüne sokulan bir vali
durumuna getiriliyor. Devlet modelimiz, tekil devlet modelinden
yerel ağırlıklı devlet modeline geçişine olanak sağlayan bir modele
dönüşüyor; ki, bu da Anayasamıza aykırıdır.
Sayın arkadaşlarım, bu kanunun 13 üncü maddesi de Sayın
Cumhurbaşkanımızca geri gönderilen bir maddedir; ancak, Plan ve
Bütçe Komisyonunda bu maddede hiçbir değişiklik yapılmadan Genel
Kurulumuza aynen, eskisi gibi getirilen bir maddedir. Bu madde, il
genel meclisinin gündem maddesidir. Bu madde "gündem, meclis başkanı
tarafından belirlenir. Valinin önerdiği hususlar gündeme alınır.
Gündem, çeşitli yollarla da halka duyurulur. İl genel meclisi
üyeleri de il özel idaresine ait işlerle ilgili konuların gündeme
alınmasını önerebilir. Öneri, toplantıya katılanların salt
çoğunluğuyla kabul edildiği takdirde gündeme alınır" diyor; yani,
"iktidar partisinin dediği olur" diyor.
Sayın arkadaşlarım, il genel meclisi başkanı, yalnızca meclis
çalışmalarını düzenlemekle ve gündemi saptamakla
görevlendirilmiştir. Yalnızca bu amaç için bir meclis başkanı
seçmeye ne gerek vardır?! Vali bu düzeni sağlayamamakta mıdır?! Daha
önce yönetim tecrübesi olmadan başkan seçilen bir il genel meclisi
üyesinin, bir vali kadar ehli, liyakatli ve yeterli olabileceğini
nasıl düşünebiliriz?! Bu özelliklere sahip olmayan bir meclis
başkanı adil olmayacak, yeterli verimliliği gösteremeyecek ve
muhtemelen partizanca hareket edecektir. Bunun neticesinde
başkanlar, meclisteki üyelerin ve il halkının saygınlığını
kazanmayacak ve böylece, yönetimden kaynaklanan birçok etik sorun
ortaya çıkacaktır.
Bu
madde, illerde iki başlılığı getirmektedir. Bir yanda seçimle gelen,
çoğunlukla iktidar partisinin temsilcisi olan il genel meclisi
başkanı, diğer yanda vali. İki başlı bir yönetim. Devletin,
hükümetin temsilcisiyim diyen vali; seçimle geldim, halkın
temsilcisiyim diyen il genel meclisi başkanı. Bu iki başlılık
arasında uyum değil, çatışma olacaktır. Bu çatışmanın sonucunda vali
ya emekliye ayrılacak ya istifa edecek ya da iktidar partisinin
dümen suyuna girecektir ya da il genel meclisi başkanı valiyi ya
sürdürecek ya da merkeze aldıracaktır. Böyle bir yönetimin olmasını
istiyor musunuz; il genel meclisiyle kavgalı bir vali, o ile ne
hizmet verebilir?
Sayın arkadaşlarım, yapılan bir araştırmaya göre zaten valilerimiz
mesleklerinde nesnel kurallara göre yükselmenin mümkün olmadığını
belirtmekte, siyasî müdahalelerden ve belirsizliklerden
yakınmaktadırlar. Siyasî partilerin il ve ilçe örgütleri mülkî idare
amirlerinin atanmalarında, çalışma ve yatırım programlarına kadar
yönetsel tüm sorunlara müdahale etmektedirler. Zaten valiler,
hükümetin, bakanların, parti örgütlerinin kıskacı altındayken, bu
yetmezmiş gibi şimdi bir de meclis başkanı ve il genel meclisinin
baskısı altına sokulacaklardır.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; yoksa sizin nihai amacınız
valinin seçimle işbaşına gelmesi midir; eğer öyleyse, böyle bir
durum Türkiye'nin üniter devlet yapısını tehdit altına sokar,
federalizme geçişin önünü açar. Devlete ve hükümete karşı sorumlu
olan valiyi, il genel meclisine karşı sorumlu hale getirmek, yönetim
gelenek ve sistemimize tamamen aykırıdır. İl özel idarelerine, şimdi
olduğu gibi, valinin başkanlık yapması gerekir.
Bu
yasa, hizmetin, halka daha hızlı, daha ekonomik, daha etkin
gitmesini değil; ağır aksak, daha pahalı ve daha siyasal tercihlere
göre gitmesine neden olacaktır, devlet geleneğimiz altüst olacaktır,
hiyerarşi ortadan kalkacaktır, üniter devlet zaafa uğrayacaktır.
Valiler tamamen siyasallaşacak, milletvekilleri vali tayinleriyle
uğraşacaktır. İllerde huzur, güven, uyum, istikrar kalmayacaktır.
Hizmet üretilmeyecek, eskisinden daha kötü olacaktır. Küreselleşme,
yerelleşme, özelleştirme diyenlerin bu hoşuna gidebilir.
Küreselleşme reçetesi yazan yabancıların bu düzenleme yararına
olabilir; onların yararına olan halkımızın zararınadır, bunun böyle
bilinmesi gerekir.
Hizmetleri yerelleştiriyoruz derken, aslında, özelleştiriyorsunuz.
Özelleştirirken de parası olana hizmet var, parası olmayan hizmet
yok diyorsunuz. Böylelikle, kamu hizmetini, kamu yararını, sosyal
devleti ortadan kaldırıyorsunuz. Merkezî yönetimden hizmeti alıp
yerel yönetimlere veriyorsunuz, yerel yönetimler de malî gücüne göre
iş yapar diyorsunuz. Bunun anlamı, ben hükümet olarak yapamıyorum,
yerel yönetimler sen yap, sen de paran kadar yap diyerek topu taca
atıyorsunuz.
Sayın Bakan, sayın milletvekili arkadaşlarım; Ankara'ya günde 20
000-30 000 insanımız geliyor, bunun 10 000-15 000'i ise Meclisimize
geliyor. Bize gelen bu vatandaşlar bizden ne istiyor; iş istiyor
sayın arkadaşlarım, iş istiyor. Bu yeni düzenlemeyle, bu vatandaşlar
artık Ankara'ya gelmeyecek mi; il özel idareleri işsiz insanlarımıza
iş mi verecek; hayır. O zaman, insanlarımızın Ankara'ya gelmesini,
merkezî hükümete gelmesini nasıl önleyeceksiniz?
Sayın Başkan, sayın arkadaşlar; bu hükümetin sonunu ben hiç iyi
görmüyorum. Kamu Yönetimi Yasası, Belediyeler Yasası, İl Özel
İdareleri Yasası, Köy Hizmetlerinin kapatılması gibi yasal
düzenlemelerin uygulamaları ve halen devam eden yolsuzluklar ve çığ
gibi artan yoksulluk ve de dokunulmazlık bu hükümetin sonunu
getirecektir.
Biraz önce, hükümet adına konuşan Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı Sayın Mehmet Ali Şahin "hırsla, inatla bu yasaları
çıkaracağız" dediler.
Sayın arkadaşlarım, inatla yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş. Yine,
halkımızın bir özdeyişi vardır; zengin babayı batıran hayırsız
evlat, hükümetleri bitiren de kuru inattır.
Hükümetin kuru inadı bırakmasını diler, hepinize saygılar sunarım.
(CHP sıralarından alkışlar)
.........../..........
TBMM BAŞKANI KİM?
BAŞBAKAN ERDOĞAN MI? YOKSA SİZ MİSİNİZ SAYIN ARINÇ *
*TBMM
Genel Kurulunda; 22. Dönem, 3. Yasama Yılı, 35. Birleşim, 20 Aralık 2004 günü
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının 2005 yılı bütçesi
hakkında Cumhuriyet Halk Parti Grubu adına yaptığım konuşma.
BAŞKAN-
……..Sayın milletvekilleri, birinci turda ilk söz Cumhuriyet Halk
Partisi Grubu adına Antalya Milletvekili Osman Kaptan'a aittir.
Sayın Kaptan, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığının 2005 yılı bütçesi hakkında
Cumhuriyet Halk Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce
Meclisi saygıyla selamlarım.
Değerli arkadaşlarım, Anayasamızın 87 nci maddesi Türkiye Büyük
Millet Meclisinin görev ve yetkilerini belirlemiştir. 1982
Anayasası, yasama ve yargı karşısında yürütmenin güçlendirilmiş
olması, erkler ayrılığı ilişkilerinin bozulmasına neden olmuştur.
Sayın arkadaşlarım, hepimizin bildiği gibi, parlamenter rejimde
yasama organının yasa yapma ve hükümeti denetleme gibi iki temel
görevi bulunmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisinde yasa yapma
görevimizi biçim olarak oy verme şeklinde yapıyoruz. Ancak,
genellikle hükümetin tasarıları yasalaşıyor. Milletvekillerinin yasa
önerileri Genel Kurula bile inmiyor, inse dahi yasalaşmıyor. Hükümet
ne derse o oluyor. Dolayısıyla uygulamada yasama inisiyatifi biz
milletvekillerinin değil, hükümetin elinde bulunuyor. Örneğin,
muhtarlarımız 107 000 000 lira maaş alıyorlar, 12 nci basamaktan
ödeseler bile 208 000 000 lira Bağ-Kur primi ödüyorlar. Ben,
muhtarların maaşı asgarî ücrete çıkarılsın diye, yirmi ay önce bir
yasa teklifi vermiştim; daha komisyonda bile görüşülmedi.
Görüşmelerde, çoğu tasarıların virgülü bile değiştirilemiyor.
Halbuki, Sayın Tayyip Erdoğan, Başbakan değilken, AKP'nin ilk grup
toplantısında "milletvekilleri el kaldırma makineleri değildir;
milletvekillerinin otomatik olarak 'evet' ve 'hayır' dediği bir
Meclis olmayacak AK Parti iktidarında" diyordu. Sayın arkadaşlarım,
yoksa, şimdiki iktidar AK Parti İktidarı değil mi?!
Bakınız, bir başka AKP Grup toplantısında Sayın Başbakan "bizim sevk
ettiğimiz kanunları birtakım önergelerle değiştirmeye
çalışıyorsunuz, biz bunları okuyarak hazırlamıyor muyuz?" diyor.
Niye diyor; çünkü, artık Başbakan olmuştur, değişmiştir. Zaten "ben
değiştim" demiyor muydu?! Bu, yasama organına yürütmenin müdahalesi
değil de nedir?!
Sayın arkadaşlarım, bir de, hükümeti, yazılı ve sözlü önergeleriyle
denetleme görevimiz var; ancak, sorularımızın bir kısmına hiç cevap
verilmiyor, bir kısmına da baştan savma, bir satır cevap veriliyor.
Ben "Amerika Başkanı Bush'un korumaları bir bakanımızın elini nasıl
kontrol eder?" diye soru sormuştum. Bu olay televizyonda ve
gazetelerde yayımlanmıştı. Bana gelen cevap tek satır: "Böyle bir
olay olmamıştır." Hayret edilecek bir şey! O görüntüler fotomontaj
mıydı yoksa?! Bazı sorularımız ise, Sayın Meclis Başkanımız
tarafından iade ediliyor. Dönem başından beri 48 soru önergesi iade
edilmiştir. Bunların hepsi de, Cumhuriyet Halk Partisi
milletvekillerine aittir. Bir tek AKP milletvekili var sorusu iade
edilen, o da Sayın Atilla Başoğlu. Önergeyi verdiği zaman, o da
Cumhuriyet Halk Partiliydi. İade edilen 48 sorudan 26 tanesi, Sayın
Başbakana sorulan sorular. Yani, Sayın Meclis Başkanımız, Sayın
Başbakana soru sormayın, o benim arkadaşımdır demek istiyor galiba.
Sayın Meclis Başkanımız "4 000 küsur soru önergesinden yüzde 1'ini
iade ettim" diyor. Doğru da, Sayın Başkanım, bu yüzde 1'ler hep
Sayın Başbakana sorulan sorulara mı rastlıyor?!
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Başbakan "Meclis
lojmanlarında milletvekilleri oturmayacaktır" dedi, AKP
milletvekillerinden yoğun alkış aldı. Bunun üzerine, Sayın Meclis
Başkanımız "lojmanları satmayacağım" diyor ve Maliye Bakanlığına
devrediyor. O tarihteki gazetelerin başlıkları şöyle: "Meclis
lojmanları kapış kapış gidiyor", "Lojmanlardan 300 trilyon lira
gelecek", "Lojmanlar para basacak", "Meclis lojmanları ticaret
merkezi oluyor" Hükümetin, basın desteğine nazar değmesin demekten
başka ne denilebilir ki! Bu desteğe karşın, sonuç ne oldu, sonuç;
lojmanlar çürümeye terk edildi. Ben, bu konuda bir soru önergesi
vermiştim, ancak 25 tane lojman satılabilmiş, bunun da 15 tanesi
vadeli satılmış. Lojmanlar milletvekillerine 700 000 000 liradan
kiraya verilseydi, hazinenin 10-11 trilyon lira kârı olurdu.
Yine, Sayın Meclis Başkanımız "milletvekillerine ev yaptıracağım"
dedi, form dağıttı, 361 milletvekili başvurdu. Sayın Başbakan
"milletvekillerine ev yapılmayacak" dedi; Sayın Meclis Başkanımız ev
yaptırmaktan vazgeçti. Biz, milletvekillerine niye ev yapılmadı
demek istemiyoruz; biz, milletvekilleri niye lojmanlarda oturmadı
demek istemiyoruz; bizim demek istediğimiz, bu kararı niye Sayın
Başbakan alıp kamuoyuna açıklıyor da, niye Meclis Başkanı, Meclis
Başkanlık Divanı bu kararları almıyor?
Cumhuriyet Halk Partisi, 126 milletvekilinin imzasıyla, TCK 6
Ekimden önce görüşülsün diye 28 Eylül 2004'te Meclisi olağanüstü
toplantıya çağırıyor. Anayasa gereği olan bu istek kabul görmüyor.
Sayın Başbakan "Avrupa Birliği bizim içişlerimize karışmasın"
diyerek gittiği Brüksel'de, dünya ve Türkiye basınının önünde,
Türkiye Büyük Millet Meclisinin 26 Eylül günü toplanacağını söylüyor
ve Sayın Meclis Başkanımız, Türkiye Büyük Millet Meclisini 26 Eylül
günü olağanüstü toplantıya çağırıyor. Cumhuriyet Halk Partisine bunu
unutturamazsınız sayın arkadaşlarım.
Değerli milletvekilleri, şimdi, sizlere sormak istiyorum: Türkiye
Büyük Millet Meclisinin Başkanı Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan mıdır;
yoksa Sayın Bülent Arınç mıdır? Biz istiyoruz ki, yasama görevimizi,
denetim görevimizi yürütme organının güdümüne girmeden yapalım.
Sayın arkadaşlarım, sabahlara kadar çalışıyoruz. Hesaplanmış,
Türkiye Büyük Millet Meclisinde her 2 saat 18 dakikada bir kanun
yapılıyormuş. Sonuç, 27'si Sayın Cumhurbaşkanı tarafından geri iade
ediliyor, 41 tanesi de Cumhuriyet Halk Partisi tarafından Anayasa
Mahkemesine götürülüyor.
Değerli arkadaşlarım, Anayasamızın öngördüğü demokratik devlet,
erkler ayrımı, parlamenter rejim, Başbakanlık İnsan Hakları
Komisyonuna göre, önce hükümetçi parlamenter rejime sonra da
Başbakancı parlamenter rejime dönüşmüştür. Bunlar yetmezmiş gibi,
şimdi de başkanlık sistemi tartışılmaya açılmak isteniyor.
Sayın Başbakan, hem Başbakan hem de Cumhurbaşkanı olmak
istemektedir. Bu, yanlış bir hevestir arkadaşlarım.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Bitiriyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, size 1 dakika ek süre vereceğim; lütfen konuşmanızı
tamamlayınız.
Buyurun efendim.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Eğer, Türkiye'nin kaderi 550 milletvekilinin değil, Türkiye Büyük
Millet Meclisinin değil, başkan olarak seçilmiş bir kişinin elinde
olsaydı, Türkiye, 1 Mart tezkeresiyle savaşa girmiş, 70 000 Amerikan
askeri Türkiye'ye gelip yerleşmiş olurdu. Bunların olmasını mı
istiyorsunuz; elbette hayır, kesinlikle hayır dememiz gerekir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'yi yönetenler gelir
geçerler, kalıcı olan Türkiye Cumhuriyetidir. Türkiye Cumhuriyeti,
şahsî ve keyfî yönetim anlayışına teslim edilemez. Rejim
tartışmalarıyla vakit geçireceğimize, çöken tarımımızı, beli bükülen
çiftçimizi ayağa kaldırmaya çalışalım; işçimize, esnafımıza,
memurumuza, emeklimize, fakirimize fukaramıza sahip çıkalım;
yolsuzlukla, yoksullukla mücadele edelim; işsizimize iş yaratalım;
ekonomimizi IMF gözetiminden çıkaralım. Yüce Meclisin ve
milletvekillerinin saygınlığını artırıcı, dokunulmazlıklar başta
olmak üzere gerekli önlemleri alalım.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisi,
ulusal iradeye dayanan Anayasal rejimine de, Yüce Ulusumuza da,
Lozan'a da, Kuzey Kıbrıs'a da sahip çıkmasını bilir, bilmelidir.
Atatürk'ün Meclisine yakışan budur.
Bütçenin hayırlı olması dileğiyle, hepinize saygılar sunarım.
(Alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ederim Sayın Kaptan.
............./........
İŞSİZLİK SİGORTASI FONUNDA TOPLANAN PARA NEREYE GİDİYOR?*
İşsize Destek yerine İktidarın Giderleri mi destekleniyor?
*TBMM
Genel Kurulunda; 22. Dönem, 2. Yasama Yılı, 117. Birleşim, 16 Temmuz 2004 günü; İşsizlik ve Yoksulluk Üzerine Yaptığım Konuşma
BAŞKAN -
Teşekkür ederim. Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına
Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan söz istemişlerdir.
Buyurun Sayın Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; görüşülmekte olan 635 sıra
sayılı Kanun Tasarısının eski 20, yeni 19 uncu maddesi hakkında,
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına söz almış bulunuyorum;
hepinizi saygıyla selamlarım.
Sayın milletvekilleri, kanun tasarısının 19 uncu maddesi, işsizlik
sigortasını düzenleyen 4447 sayılı Kanunun 49 uncu maddesinin
birinci fıkrasının değiştirilmesini içermektedir. 1999 yılında
yürürlüğe giren 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanununun 49 uncu
maddesi, sigortalılardan yüzde 2, işverenden yüzde 3, devletten
yüzde 2 işsizlik sigortası primi kesilmesini hükme bağlamıştı ve
uygulamaya da 1 Haziran 2000 yılında başlanmıştı; ancak, 2001
yılındaki ekonomik krizden sonra, ekonomiyi canlandırmak ve reel
sektörün desteklenmesi amacıyla, 2002 yılında işsizlik sigortası
primleri 1'er puan indirilmiştir. 2002, 2003 ve 2004 yıllarında
bütçe kanunlarında bu uygulamaya yer verilmişti. Şimdi ise, 4447
sayılı Kanunun 49 uncu maddesindeki değişiklik yapılarak son 3
yıldır süregelen uygulamaya süreklilik kazandırılmak istenmektedir,
bir de, Bütçe Kanunundan çıkarılıp konuyu esas, asıl mevzuatına
taşınmak istenmektedir. Bu maddenin özü budur.
Sayın arkadaşlarım, İşsizlik Sigortası Fonunda, 31 Mayıs 2004 tarihi
itibariyle, 11 katrilyon lira bulunmaktadır. Bu fondan işsizlere
ödeme ise, Mart 2002'de başlamıştır. 2004 Nisan ayına kadar da
işsizlere toplam, 232 trilyon lira ödenmiştir. Yani, İşsizlik
Sigortası Fonundaki toplam paranın ancak yüzde 2,2'si bugüne kadar
işsizlere destek amacıyla ödenmiştir.
Eksik istihdam ve mevsimlik çalışanlarla birlikte, ülkemizde 4 500
000 insan işsizdir. İşsizlik Sigortası Fonundan yararlanan
işsizlerin sayısı ise, aylık bazda, 70 000 dolayındadır. Yani, halen
işsizlerin yüzde 1,5 kadarı İşsizlik Sigortasından yararlanmaktadır.
İşsizlik Sigortası Fonundaki 11 katrilyon liranın yüzde 97,2 bono,
tahvil, dövize endeksli tahvil gibi devlet iç borçlanma kâğıtlarına
bağlanmış durumdadır.
Değerli arkadaşlarım, İşsizlik Sigortası Fonu, amacından
saptırılmıştır. Fon, işsizlere destek yerine, devlete destek, kamuya
destek fonuna dönüştürülmüştür. Geçmişteki Zorunlu Tasarruf veya
Konut Fonu kesintilerinin akıbetine, yani, kamu açıklarını desteğe
dönüşmüştür. Devlet işçiye vereceği yerde, işsizden alarak, iç borç
ödemektedir.
Değerli arkadaşlarım, işsizlik sigortasından yararlanma şartları çok
ağırdır. İşsizlik sigortasından yararlanmak için, kayıtlı ekonomi
içinde istihdam ediliyor olmak şarttır; yani, kayıt dışında
çalışmakta olan asgarî 4 000 000 kişi işsizlik sigortası kapsamı
dışında kalmaktadır.
İşten kendi istek ve kusuru olmadan çıkarılmış olması, iş sözleşmesi
feshedilmeden önceki son üç yıl içinde, en son 120 günü sürekli
çalışmış olmak koşuluyla, 600 gün sigortalı olarak çalışmış olması,
işsizlik sigortası primlerinin kesintisiz ödenmiş olması
gerekmektedir.
Evlenme, hastalanma, aileden birinin ölmesi veya çocuk okutma gibi
önemli nedenlerle bile olsa, kendi isteğiyle çalıştığı işyerinden
ayrılıp işsiz kalan bir kişiye işsizlik aylığı bağlanmamaktadır. Bu,
evlenme, hastalanma, çocuk okutma, yakının ölmesin demekten başka ne
anlama gelebilir.
Sayın arkadaşlarım, işsizlik ödeneği, asgarî yaşam standartlarını
sürdürmeye imkân verecek düzeyde değildir. Fondan yararlanma süresi
kısadır. İşsizlik ödeneğinin miktarı ise düşüktür.
Son
üç yıl içinde en az 600 gün çalışmış sigortalılara en çok 6 ay, 900
gün çalışmış olanlara en çok 8 ay, 1 080 gün veya daha fazla
çalışmış olanlara en çok 10 ay süreyle işsizlik sigortası ödemesi
yapılmaktadır. Yapılan ödenti miktarı ise, işsizin son 4 aydaki
prime esas kazancının yarısı kadardır. Eğer, bu miktar, net asgarî
ücreti aşıyorsa, ödenecek miktar asgarî ücret kadardır. Çalışma
yaşamında asgarî ücretli olan veya öyle gösterilen işsiz kalmış
birisinin yararlanabileceği işsizlik ödeneği ise, asgarî ücretin
yarısı kadardır.
Sayın arkadaşlarım, İşsizlik Sigortası Yasası, zaman geçirilmeden,
ivedilikle, yeniden düzenlenmelidir. Yararlanma koşulları işsizlerin
lehine iyileştirilmeli, kolaylaştırılmalı, kapsamı
genişletilmelidir. İşsizlere verilen destek, günün koşullarına göre
artırılmalıdır.
Değerli arkadaşlarım, Dünya Bankasının bir raporuna göre, Türkiye'de
10 300 000 kişi yoksuldur. Bunun 5 800 000'i yeşil kartlıdır, 4 500
000'i ise hiçbir sosyal güvence kapsamında değildir; yani,
sigortasızdır. Yine, OECD'nin 2003 yılı sonundaki
değerlendirmelerine göre, bir araştırmasına göre, OECD ülkeleri
içerisinde en yoksul ülke, Türkiye'dir. Avrupa Birliği ülkeleri
içerisinde ise, aday olan ülkeler dahil, gelir dağılımı en bozuk
olan ülke, yine, Türkiye'dir. Ülkemizde, 2 000 000 insanımız, günlük
1,15 dolarla, yani, 1 600 000 lirayla; 21 000 000 insanımız, günlük
4,3 dolarla, yani, 6 000 000 lirayla yaşamını sürdürmeye
çalışmaktadır.
Sayın arkadaşlarım, fakirliğin, fukaralığın, yoksulluğun temelinde
yatan işsizliktir; işsizliğin temelinde yatan da, yatırımsızlıktır,
üretimsizliktir. Hükümetin, üretimi artırmada, yatırımları
artırmada, işsizliği azaltmada, yaptığı, gözle görülür bir şey
yoktur, laf ise çoktur. İnsanlarımızın derdine derman olan, geçim
yarasına merhem olan, elle tutulur bir şey yoktur.
Değerli arkadaşlarım, halbuki, ülkemizde, işsizlik, çığ gibi
büyümektedir. Üniversite mezunu her 3 gencimizden 1'i işsizdir.
Hükümet ise, yoksulluğu önlemek için gıda bankası kuruyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, sözlerinizi tamamlar mısınız. Buyurun.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın arkadaşlarım, nedir gıda bankası; gıda bankası, lokantalardaki
artık yemeklerin ya da zabıtanın, seyyar satıcılardan,
işportacılardan el koyduğu malların yoksullara dağıtılmasıdır.
İşportacılar, seyyar satıcılar, zaten yoksul insanlardır; yani,
hükümet, yoksuldan alıp -zabıta gücüyle yoksuldan alıp-yoksula
verecek, bunun adına da "yoksullukla mücadele" diyecek!
Sayın arkadaşlarım,
bunlar ciddî değildir, çözüm değildir. Yoksullarla alay etmeyelim,
insanlarımızın onuruyla, gururuyla oynamayalım. İşsiz insanlarımızın
içerisinde bulunduğu psikolojiyi bir düşünün. Boşanma davalarının
arttığını, intiharların arttığını, hastanelerin psikiyatri
kliniklerine başvuranların sayısının arttığını düşünün. Her gün "bir
iş bulabilir miyim" diye gazete ilanlarına bakan, "aileme yük
oluyorum" diye annesinin, babasının yüzüne bakamayan, amele
pazarlarında iş arayan insanlarımızı düşünün. "Ne iş olursa
çalışırım", "her işi yaparım", "sigortasız da olsa çalışırım",
"asgarî ücretin yarısına da olsa çalışırım" diyen insanlarımızı
düşünün. Çocuğunu okula gönderemeyen, eşini doktora götüremeyen,
götürse de ilacını alamayan insanlarımızı düşünün. Her gün
milletvekillerine gelip "kızıma, oğluma ne olur iş bulun" diye
yalvaran, ağlayan annelerin, babaların yerine kendimizi koyalım.
Kendimizi koyalım ki, işsiz insanlarımızın yüreğindeki acıyı, biz de
duyalım. Bir tarafta İşsizlik Fonunda 11 katrilyon lira, öbür
tarafta 4.5 milyon işsiz insanımızı görelim. Ona göre yasal
düzenlemeleri yapalım.
Sayın arkadaşlarım, biz, CHP olarak, hükümetin işsizliği önlemeye
dönük, yoksulluğu önlemeye dönük, üretimi artırmaya dönük, çiftçiyi
desteklemeye dönük, kısacası tüm fakirin fukaranın, emeklinin,
dulun, yetimin yüzünü güldürmeye dönük alacağı her türlü karara
destek veririz. Yeter ki, hükümet, bu konuda, IMF'nin değil,
halkımızın sesine kulak versin.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsım adına hepinize saygılar
sunarım. (Alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ederim Sayın Kaptan.
Madde üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır. .........
.........../................
BELEDİYE ŞİRKETLERİ DE KAMU DENETİMİNDEN KAÇIRILMAMALIDIR*
Devletin ve Milletin Parasının ve Malının olduğu her kurum kamu
denetiminde olmalıdır.
*TBMM
Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 2. Yasama Yılı 07 Temmuz 2004 günü
yapılan 111. Birleşimde
Belediyeler Kanunu görüşmelerinde yaptığım konuşma
BAŞKAN -
Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsı adına söz
isteyen Antalya Milletvekili Osman Kaptan; buyurun. (CHP
sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; görüşülmekte olan Belediyeler
Kanunu Tasarısının 55 inci maddesi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi
Grubu ve şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla
selamlarım.
Sayın arkadaşlarım, tasarının 55 inci maddesiyle, belediyelerde
denetimin kapsamı ve türleri belirlenmektedir. Kanun tasarısında,
belediyelerde iç ve dış denetim yapılacağı, bu denetimin de 5018
sayılı Kamu Malî Kontrol Yönetimi Kanununa göre yapılacağı hükme
bağlanmıştır.
Sayın arkadaşlarım, bilindiği gibi, Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol
Kanunu ve Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısıyla teftiş kurulları
kaldırılmıştır. Onların yerine iç denetim getirilmiş ve iç
denetimin, iç denetçiler tarafından yapılacağı belirtilmiştir.
Teftiş kurullarının ortadan kaldırılmak istenmesi, soruşturma ve
teftiş fonksiyonuna yer verilmemesi büyük tepkilere ve eleştirilere
neden olmuştur. Bunun üzerine, sonradan yapılan birtakım
düzenlemelerle, bazı teftiş kurullarının ve müfettişlerin de görev
yapmaya devam edebileceği izlenimi yaratılmak istenmiştir.
Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun 75 inci ve 77 nci
maddelerinde yapılan değişiklikle, İçişleri ve Maliye Bakanlığının,
bazı koşullar altında teftiş ettirme yetkisi getirilmiştir; ancak bu
yetki, sadece iki bakanlığa verilmiş bir yetkidir. Bu da, bir
yolsuzluk veya usulsüzlük olayının soruşturulması yetkisini
içermemektedir; örneğin, herhangi bir ihalede ortaya çıkan somut
yolsuzluk iddialarının soruşturulmasını kapsamamaktadır.
Sayın arkadaşlarım, Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısının 18 nci
maddesindeki düzenlemede ise, Maliye, Millî Eğitim, Sağlık ile
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığında temel görevlerin bir gereği
olarak, üçüncü kişilere ve kurum dışı işyeri ve mükelleflere yönelik
İçişleri Bakanlığının da yerel yönetimlere yönelik rehberlik ve
denetim birimi oluşturabileceği belirtilmiştir. Ana hizmet birimi
olarak kurulan birimlerin rehberlik ve denetim birimi olacağının
özellikle vurgulanması, bu birimlerin teftiş ve soruşturma
yetkilerinin olmadığının somut bir göstergesidir. Kaldı ki,
Belediyeler Kanunu Tasarısının 55 nci maddesinde düzenlenen İçişleri
Bakanlığının yerel yönetimlere yönelik idarî denetiminin sınırlı bir
yetki olduğu, teftiş ve soruşturma yetkilerini içermediği ortaya
çıkmaktadır.
Sayın milletvekilleri, yolsuzluklarla ilgili soruşturmalar
konusunda yaratılan boşluk, bu yasa tasarısında da devam etmektedir.
Yasa tasarıları, denetim faaliyetinin uluslararası standartlara göre
yürütülmesinin en temel koşulu olan bağımsızlık sorununa çözüm
getirmemiştir. Denetim birimlerinin teftiş kurulları şeklinde
örgütlenmesi, bu kurulları bir ölçüde bağımsız kılıyordu. Bu
kurulların bağımsızlığını artıracak düzenlemeler getirilmesi
gerekirken, teftiş kurullarının güçlendirilmesi gerekirken hepten
kaldırılıyor. Anlaşılır gibi değil.
Sayın arkadaşlarım, kamu yönetiminde yapılacak iş teftiş
kurullarını kaldırmak değil, güçlendirmektir. Tabiî ki, bunu biz
dediğimiz zaman muhalefet dediği için yapmayacağınızı biliyoruz;
belki, Amerika örneği sizde etkili olabilir diye bir örnek vermek
istiyorum. Amerika Birleşik Devletlerinde 6 Kasım 2003 tarihinde bu
konuda bir kanun tasarısı verildi. Bu tasarıyla teftiş kurullarının
var olan yetkilerini daha da artıran bir düzenleme yapılması
isteniyor. Bu tasarıya göre, Amerika Birleşik Devletlerinde
müfettişlerin bağımsızlıkları artırılıyor, teftiş kurullarının
kaynakları artırılıyor, müfettişlerin niteliği artırılıyor,
raporlarını Kongreye doğrudan göndermeleri sağlanıyor. Amerika'da
bunlar olurken,Türkiye'de teftiş kurulları kaldırılıyor.
Değerli arkadaşlarım, denetim konusundaki eksiklikler, hatalı
yaklaşımlar sadece iç denetim alanında değildir. Bu yasa tasarısının
dış denetim konusundaki yaklaşımı da hatalıdır. Kamu Yönetimi
Temel Kanunu Tasarısının 40 ıncı maddesinde yerel yönetimlerin dış
denetiminin Sayıştay’ca yapılacağı veya yaptırılacağı hükme
bağlanmıştır. Denetimi özel sektöre yaptırabilme yetkisi, kamu
hizmetlerinin özelleştirilmesi sürecinin bir parçasıdır. Bu, dünya
sayıştayları arasında yaygın bir uygulama değildir. Böyle bir
uygulama örneği İngiltere'de vardır; o da yüzde 5'i geçmemektedir.
Tasarı, Sayıştay'a, özel ihtisas daireleri ve bölge düzeyinde taşra
birimleri kurabilmesi ve gerektiğinde denetimi özel kuruluşlara
yaptırabilmesi için yetki vermektedir. Taşra teşkilatı kurmanın
denetimi etkinleştirmeyle hiçbir ilgisi yoktur. Sayıştay'ın taşra
teşkilatı kurması, sadece daha fazla kadrolaşmaya yarayacaktır.
Dünyadaki yaygın uygulama, yerel yönetimlerin, Sayıştay'ın taşra
teşkilatları aracılığıyla denetlenmesi değildir; yerel yönetimlerin,
oluşturulacak ayrı bir yerel yönetimler sayıştay’ı tarafından
denetlenmesi daha doğrudur, özellikle Anglosakson ülkelerindeki
uygulama böyledir. Türkiye'deki özel denetim firmaları, hukuka
uygunluk ve performans denetimi yapmıyorlar, sadece malî tabloların
onaylanmasıyla ilgileniyorlar.
Sayıştay'ın, altından kalkması zor iş yükü yüzünden, yeterli kalite
kontrollerini yapamayacağı göz önünde tutulduğunda, yerel
yönetimlerin özel denetim firmalarınca denetlenmesinin kaçınılmaz
sonucunun denetim değil, denetimsizlik, usulsüzlük, yolsuzluk ve
karmaşa olacağı aşikârdır. Kaldı ki, özel denetim firmalarının yerel
yönetimleri denetleyebilmesiyle, Sayıştay'ın, yerel yönetimleri
özel denetim firmalarına denetletmesi birbirinden çok farklıdır.
Bugün, bankalar ya da firmalar özel denetim şirketlerince
denetlendirilmekte; ama, bu durum, bankalarda Bankalar Yeminli
Murakıbının, şirketlerde Maliye Bakanlığının denetim yapmaması
sonucunu doğurmamaktadır. Tasarıdaki düzenleme bu türlü
uygulamalardan farklıdır. Tasarı, Sayıştayın yapması gereken
denetimi özel denetim firmalarına yaptırmaktadır. Halbuki, denetim,
devletin devlet olma, belediyenin belediye olma özelliğinin olmazsa
olmazıdır; denetim, kamunun aslî görevidir.
Sayın arkadaşlarım, Belediyeler Kanunu Tasarısının 69 uncu
maddesinde, belediyenin kendisine verilen görev ve hizmet
alanlarında sermaye şirketlerini kurabileceği hükmü getirilmiştir.
Belediyeler Kanunu Tasarısının 18 inci maddesinde ise, belediye
meclisinin görev ve yetkileri düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre,
belediye meclisi, bütçe içi işletmeler ile Türk Ticaret Kanununa
tabi ortaklıklar kurulmasına veya bu ortaklıklardan ayrılmaya,
sermaye artışına ve gayrimenkul yatırım ortaklığı kurulmasına karar
vermeye yetkilidir.
Yine, Belediyeler Kanunu Tasarısının 71 inci maddesine göre,
belediye, özel geliri ve gi-deri bulunan hizmetlerini İçişleri
Bakanlığının izni ile bütçe içerisinde işletme kurarak yapabilir.
Kısaca ifade etmek gerekirse, belediyelerin hangi konularda şirket
kurabileceği, eski kanunda olduğu gibi ve Anayasa uygun biçimde
hizmet alanları itibariyle sayılmamıştır. Bunun yerine,
belediyelerin görev ve hizmet alanlarında şirket kurabileceği hükme
bağlanmıştır. Bu düzenleme, belediye şirketleri konusundaki yoğun
yakınmaları gidermeyecek, azaltmayacak, daha da arttıracaktır.
"Mahallî müşterek ihtiyaç" olarak adlandırılan her çeşit hizmetin
şirket kurma yoluyla yerine getirilmesine sınırlama getirilmemiştir.
Getirilen bu yasal çerçeve içerisinde, yerel yönetimlerin kamu
hizmeti sunan idarî birim olma özelliği tümden ortadan kalkabilir.
Belediyelere verilen her türlü görevlerin şirketler aracılığıyla
yerine getirilmesinin yolu açılabilir. Geçmiş dönemde en çok şikâyet
edilen şeyin, özel hukuk hükümlerine tabi belediye şirketlerinin
yeterince denetlenmemesi neticesi, kamuoyunda usulsüzlük
iddialarının yoğunlaşması olduğu ve bu gerçeğin İçişleri Bakanlığı
genelgesine yansıdığı unutulmamalıdır. İstanbul Belediyesine
bağlı BİT'lerdeki soruşturmalarda yasal takibe gerek görmeyen
müfettişlerden bazılarının vali yapıldığının, yine, İstanbul
Belediyesinden kaç kişinin milletvekili, kaç kişinin bakan
olduğunun, kaç kişinin dokunulmazlık zırhına büründüğünün kamuoyunda
tartışıldığını unutmayalım.
Sayın milletvekilleri, yasa tasarısında şirketlerin denetimi
konusundaki düzenlemeler eksiktir, yetersizdir. Belediye şirketleri,
anonim şirket statüsünde olup, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine
tabidir. Belediyeler Kanunu Tasarısının 55 inci maddesinde,
belediyelere bağlı kuruluş ve işletmelerin iç ve dış denetim
esaslarına göre denetleneceği ve malî işlemler dışında kalan idarî
işlemlerin idarenin bütünlüğü ve kalkınma planı ve stratejilerine
uygunluğu açısından İçişleri Bakanlığı tarafından denetleneceği
yazılıdır. Halbuki, belediyelerin denetimi açısından üç farklı yapı
söz konusudur. 1- Belediyelerin yürüttüğü hizmetler için
oluşturulan kamu tüzelkişiliği; 2- Özel gelir ve gideri bulunan
hizmetlerin yürütüldüğü bütçe içinde kurulan işletmeler; 3-
Belediyelere verilen görev ve hizmet alanında kurulan sermaye
şirketleri bulunmaktadır. Yasa tasarısında bunların denetiminin
nasıl yapılacağı açık ve net biçimde belirlenmemiştir.
Sayın arkadaşlarım, belediye şirketlerinde kamu parası kullanıldığı
tartışmasız bir gerçek olduğundan, belediye şirketlerinin de kamu
denetimine tabi tutulması gerekmektedir. Devletin ve milletin
parasının ve malının olduğu her yerde kamunun denetim yetkisi
vardır, olmalıdır. Yoksa "tüyü bitmemiş yetimin hakkını yedirmeyiz"
iddiası, boşlukta kalmaya mahkûmdur.
Sayın arkadaşlarım, öte yandan, performans denetimi ve performans
ölçümü için getirilen mekanizmalar da, tutarlılığı,
uygulanabilirliği, etkinliği ve işlevselliği olmayan
mekanizmalardır. Sayıştaya performans denetimi yapma yetkisi 1996'da
verilmiştir. Aradan geçen 8 yıl içinde Sayıştayın yaptığı performans
denetimi sadece 8'dir. Yani, yılda ortalama bir performans denetimi
yapmış oluyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, toparlar mısınız. Buyurun.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Toparlıyorum Sayın Başkan.
Halbuki, 2001 yılında İngiltere Sayıştayı 53, Amerika Birleşik
Devletleri Sayıştayı da 786 adet performans denetimi yapmıştır.
Sayıştay, mevcut görevini bile yapamazken, Sayıştayın hem görev
yükünü artıracağım diyeceksiniz hem de boş bulunan 8 Sayıştay
üyeliği için beş aydır seçim yapmayacaksınız, bir de performans
denetiminden söz edeceksiniz. İsmet İnönü'nün ünlü sözüyle "hadi
canım sizde" demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum.
Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan. .........
................./.................
ANTALYA İBRADI’DA DEVLET NEREDE? *
*TBMM
Genel Kurulunda;
22. Dönem, 2. Yasama Yılı, 105. Birleşim, 23Haziran2004 günü;
İl özel İdareleri Kanununun görüşülmesi sırasında yapılan konuşma
BAŞKAN -
Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Antalya
Milletvekili Sayın Osman Kaptan; buyurun. (CHP sıralarından
alkışlar)
CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın arkadaşlarım, tasarının 38 inci maddesi, il özel idarelerinde
denetimin kapsamını ve türlerini belirlemektedir. Kanun tasarısında,
il özel idarelerinde iç ve dış denetim yapılacağı, bu denetimin de
5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununa göre yapılacağı
hükme bağlanmıştır.
Değerli milletvekilleri, bu tasarı, yolsuzlukları önlemeye değil,
özendirmeye yarayacaktır. Günümüzde, kara para aklama, kaçakçılık,
vergi kaçakçılığı, rüşvet ve görevi kötüye kullanma suçları bir
arada olabilmektedir. Bu türlü suçlar, suç örgütleri tarafından
organize olarak birden çok şehir ve birden çok ülkede kurulan
şirketler veya organizasyonlar tarafından yürütülmektedir. Bu tür
suçları, il özel idarelerinin iç denetçileri ortaya nasıl
çıkaracaktır, yargıya nasıl intikal ettireceklerdir?
Maliye Bakanlığı müfettişlerince son yapılan Örümcekağı Operasyonu
26 ilde gerçekleştirilmiştir. Yaklaşık 665 Milyon dolarlık hayalî
ihracat tespit edilmiş ve savcılığa intikal ettirilmiştir. Şimdiki
yeni düzenlemeyle, bırakın 26 ilde birden operasyon yapmayı, tek bir
ilde, kendi ilinde bile iç denetçiler bir tek operasyon yapamazlar;
çünkü, bu konular uzmanlık isteyen konulardır. Geçmişte kamuoyuna
mal olmuş, henüz belleklerimizden silinmeyen Bufalo, Fırtına, Mavi
Akım, Neşter, Balina, Beyaz Enerji, Örümcekağı, Kasırga gibi büyük
operasyonların tamamında Meclis araştırması komisyonları
çalışmalarının hepsinde müfettişler görev almışlardır. Şimdi ne
yapıyoruz; şimdi müfettişlik sistemini kaldırıyoruz; olacak iş değil
bu.
Değerli arkadaşlarım, bir Neşter Operasyonu vardı. Hani, 250 Milyon
dolarlık fazla bir ödeme yapılmıştı. Devletin 2 250 dolara aldığı
stent'ler, operasyondan sonra 250 dolara alınmaya başlanmıştı. İşte,
bu operasyon Maliye müfettişlerinin katılımıyla yapılmıştı. Bunları
ne çabuk unuttuk. Kamu yönetiminde yapılacak iş, teftiş kurullarını
kaldırmak değil, güçlendirmektir. Tabiî ki, bunu biz dediğimiz
zaman, muhalefet dediği için yapmayacağınızı biliyoruz. Belki,
Amerika örneği size etkili olabilir diye bir örnek vermek istiyorum:
Amerika Birleşik Devletlerinde, 6 Kasım 2003 tarihinde, bu konuda
bir kanun tasarısı veriliyor. Bu kanun tasarısıyla, teftiş
kurullarının var olan yetkileri daha da artırılıyor. Bir düzenleme
yapılıyor ki, bu tasarıya göre, Amerika Birleşik Devletlerinde
müfettişlerin bağımsızlıkları artırılıyor, teftiş kurullarının
kaynakları artırılıyor, müfettişlerin nitelikleri artırılıyor,
raporlarını Kongreye doğrudan göndermeleri sağlanıyor. Amerika'da
bunlar olurken, Türkiye'de, teftiş kurulları kaldırılıyor, iç
denetçilik kurumu ile bağımsızlığı olmayan, meslekî nitelikleri
belirsiz, birim amirinin atadığı, görevden aldığı amir-memur
ilişkisi elinde siyasal etkiye açık bir denetim modeli oluşturulmak
isteniyor. Sayın arkadaşlarım, bu, yanlıştır; gelin, bu yanlıştan
dönelim.
Kanun tasarısının 38 inci maddesinde, yine "Denetim, iş ve
işlemlerin hukuka uygunluk, malî ve performans denetimini kapsar"
denilmektedir.
Sayın arkadaşlarım, ülkemizde, tahminlere göre yüzde 40'la yüzde 70
arasında değişen kayıt dışı ekonomi bulunmaktadır. Yani, ekonomik ve
ticarî faaliyetlerin yarıya yakını devletin bilgisi dışındayken
neyin performans denetimi yapılacaktır?! Bu noktada, olsa olsa, iç
denetçilerin görevi, ancak, hortumlanan kamu kaynaklarından arta
kalan miktarın performans niteliklerine uygun kullanılıp
kullanılmadığını ölçmek olacaktır.
Bir de, bazı ilçelerimizde asaleten görev yapan kamu yöneticileri
yoktur. Şu anda 159 ilçemizde kaymakam yoktur. Örneğin, Antalya'nın
İbradı İlçesinde sekiz aydır kaymakam yoktur, iki yıldır ilçe millî
eğitim müdürü yoktur, bir yıldır mal müdürü yoktur, üç yıldır nüfus
müdürü yoktur, bir yıldır tarım ilçe müdürü yoktur, dört yıldır halk
eğitimi merkezi müdürü yoktur, altı aydır özel idare müdürü yoktur;
bir adliyesi vardı, şimdi de, onu siz kaldırıyorsunuz. Yani,
söylemeye dilim varmıyor; ama, Antalya İlimizin İbradı İlçesinde
devlet yoktur demiyorum; ama, vekâleten vardır.
Şimdi soruyorum sayın arkadaşlarım size; İbradı İlçemizin
performans denetimi nasıl yapılacaktır? Burada, olsa olsa, hükümetin
performansı ölçülebilir; o da, bu hükümetin İbradı'da performansının
sıfır olduğudur. Hükümet, İbradı'da sınıfta kalmıştır. Hükümeti,
İbradı'ya kaymakam ve kamu yönetim kademelerine asaleten müdürler
atamaya davet ediyorum. Muammer Aksoy'ların, Ali Bozer'lerin, Yüksel
Bozer'lerin memleketi İbradı'da devleti görmek istiyoruz, İbradı'nın
yolunun yapılmasını, adliyesinin kalmasını istiyoruz.
Değerli arkadaşlarım, sonuç olarak, denetim, devletin devlet olma
özelliğinin olmazsa olmaz fonksiyonlarındandır. İç denetçilik, bir
danışmanlık faaliyetidir. Uzmanlaşmamış iç denetçilerle kamuda
denetim yapılamaz. Yolsuzlukların üzerine, üst yöneticiye bağlı iç
denetçiler nasıl gidecek? Üst yöneticileri kim denetleyecektir?
Denetim, bağımsız müfettiş ve bağımsız yargıyla sağlıklı bir sonuç
kazanabilir. Zayıf denetimle güçlü yönetim olamaz.
Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.
.........../................
TÜRK TELEKOM STRATEJİK SEKTÖRDÜR SATILMAMALI *
*
TBMM Genel Kurulunda; 22. Dönem, 2. Yasama Yılı, 102. Birleşim,
16 Haziran 2004 günü; Türk Telekom’un özelleştirilmesi üzerine
yaptığım konuşma
BAŞKAN –
.... Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu ve şahsı adına,
Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan; buyurun. (CHP sıralarından
alkışlar)
CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın arkadaşlarım, sonuç olarak, biz, bu maddeyi, holding ve
şirketlerin borçlarının alınması şartıyla destekliyoruz. Niye
destekliyoruz; çünkü, biz, Türkiye'nin en önemli sorununun fakirlik,
fukaralık, yoksulluk olduğunu biliyoruz. Yoksulluğun temelinde
işsizlik, işsizliğin temelinde üretimsizlik, yatırımsızlık,
yatırımsızlığın temelinde de hükümetin bu konuda yeterli performansı
göstermemesi olduğunu görüyoruz. Hükümet yetkilileri "enflasyon
düştü, faizler düştü, güllük gülistanlık bir Türkiye" derken, 50 000
000 liranın altında telefon borcu olup da ödeyemeyen
vatandaşlarımızın sayısının 393 000; 100 000 000 liranın altında
telefon borcu olup da ödeyemeyen vatandaşlarımızın sayısının 675 000
olduğunu hükümet görmüyor mu, bilmiyor mu?
Ben, bu rakamları Türk Telekom'dan aldım, benim aldığım rakamların
daha genişinin sayın yetkililerde olduğunu sanıyorum.
Gazeteler, Sayın Başbakanın, Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesine
sahip çıktığını yazıyor. Sayın Başbakanın, Büyük Ortadoğu
Projesinden önce dar gelirlilere, fakire, fukaraya, işsize,
emekliye, dula, yetime sahip çıkmasını öneririz.
Sayın arkadaşlarım, işte, biz bu maddeyi, bu amaçla, bu çerçevede
destekliyoruz; ancak, Türk Telekom'un özelleştirilmesine de
karşıyız. Niye karşıyız; çünkü, Türkiye'de şimdiye kadar yapılan
özelleştirmeler başarısız olmuştur, fiyaskoyla sonuçlanmıştır.
Özelleştirme için bugüne kadar 11 000 000 000 dolar para harcanmış,
gelir olarak ise 11 200 000 000 dolar para alınmıştır; yani sıfıra
sıfır elde var sıfırdır. Ulusal değerlerimiz yok pahasına yok olup
gitmiştir.
Sayın arkadaşlarım, Türk Telekom geçen yıl 1 600 000 000 dolar net
kâr etmiştir. Kurumlar Vergisinde birinci sıradadır, 900 trilyon
lira Kurumlar Vergisi ödemiştir. 60 000'in üzerinde çalışan
personeli vardır. Biz, ülkemiz için stratejik önemi olan Türk
Telekom'un satılmasına karşıyız.
Sayın milletvekilleri, geçmişte değişik partilerde olan, Plan ve
Bütçe Komisyonu üyesi olan, şimdi AKP'de bakan olan arkadaşlarımız,
telekomünikasyon sistemimiz için, bakınız ne diyorlardı:
1-
“Stratejik sektördür”
2-
IMF talimatıyla Türk Telekom satılamaz.
3-
Türk Telekom, “altın yumurtlayan tavuktur”
4-
Türk Telekom, “işlenmemiş elmastır”
Bu
şekilde, bu özelleştirmeye karşı çıkıyorlardı veya temkinli
yaklaşıyorlardı.
Bir
örnek vermek istiyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun
25.1.2000 tarihindeki 51 inci Birleşiminde, 4502 sayılı Telgraf ve
Telefon Kanununun görüşülmesinde, Fazilet Partisi Grubu adına
konuşan bu arkadaşlardan birisi -şimdi Bakandır- Sayın Zeki Ergezen,
bakınız ne diyor:
"Şimdi, ITT, ABD'nin en büyük şirketi -medyada hepimiz
okuduk-'Allende'yi ben devirdim' diye hava atmıştı ve bunu övünerek
söylüyordu. Irak-ABD savaşında haberleşmenin nasıl kesildiğini, Irak
birliklerinin nasıl sıkıntıya girdiğini, o günün medyasında,
bunları, hakikaten okuduk ve dikkatlerimizi çekti.
Şimdi, bahane hazır; yani, uluslararası şirketler aldığı zaman,
yabancılar aldığı zaman, nasıl olur, ülke güvenliğini tehlikeye
sokabilir diye bir soru akla gelebilir. Bahane hazır, arıza verdi
denilebilir, uyduları kapatabilir, başka türlü sabote etme imkânları
vardır. Bu endişelerimiz var olduğundan, buna göre tedbir alınması
gerektiğinin altını çizmek istiyorum."
Sayın milletvekilleri, şimdi size sormak istiyorum: Bu endişeleriniz
ortadan kalktı mı? Bu endişelerinize karşı hangi önlemleri aldınız;
hiçbir önlem almadınız. Şimdi, aynı endişeleri biz taşıdığımız için,
bu özelleştirmeye karşıyız. Siz, dün dündür, bugün bugündür mü
diyorsunuz?!
Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)
............/.............
TEŞVİK;
İLLERE GÖRE DEĞİL, İLÇELERE ve SEKTÖRLERE GÖRE YAPILMALIDIR*
Antalya'nın İlçeleri de Teşvik Kapsamına Alınsın
*TBMM
Genel Kurulunda; 22. Dönem, 2. Yasama Yılı, 48. Birleşim, 28/Ocak
/2004 günü; Teşvik Kanunu görüşülürken yaptığım konuşma
BAŞKAN -
Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Antalya
Milletvekili Sayın Osman Kaptan; buyurun.(Alkışlar)
CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; 355 sıra sayılı
Yatırımların ve İstihdamın Teşviki ile Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun Tasarısının yürütme maddesi hakkında, CHP
Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.
Sayın milletvekilleri, yatırımların, istihdamın, üretimin, ihracatın
ve turizmin teşviki, ülkemizin en önemli ve en öncelikli kalkınma
sorunudur; ancak, bu gerçeğin, bu kanun tasarısına yeterince
yansıtılmadığını, geçmişteki uygulamaların yeterince
değerlendirilmediğini, gelecekteki Türkiye ihtiyacının bu tasarıda
yeterince yer almadığını üzüntüyle ifade etmek istiyorum.
ÜNAL KACIR (İstanbul) -
Madde üzerinde konuş!
BAŞKAN -
Sayın Kacır, lütfen müdahale etmeyin.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın arkadaşlarım, bu tasarının amacı, bölgelerarasındaki
kalkınmışlık farkının giderilmesi için, gayri safî yurtiçi hâsılada
1 500 doların altındaki 36 ili teşvik kapsamına almaktır. Elazığ ve
Tunceli kapsam dışında tutulmuştur. 1 500 doları 6 dolarla geçen
Trabzon ve 10 dolar geçen Isparta teşvik dışında kalmıştır..
1998 yılında çıkarılan 4325 sayılı Yasayla 22 ile teşvik uygulanmış,
bu yasanın süresi 2002 sonunda bitmiş ve uygulaması fiyaskoyla
sonuçlanmıştır. Eski yasada sosyoekonomik gelişmişlik kriteri
varken, bu yasada yoktur; bu, bir eksikliktir. Bu anlamda, bu yasa
tasarısı, eski yasadan daha geri ve daha adaletsizdir; bu yasal
düzenlemenin de fiyaskoyla sonuçlanmaması için, hükümetin ciddî
önlemler alması gerekmektedir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; illerin sosyoekonomik
gelişmişlik düzeylerinin hesaplanmasında, Devlet Planlama Teşkilatı,
58 tane değişken ele alıyor; nüfus, istihdam, eğitim, sağlık,
sanayi, tarım, inşaat, malî ve altyapıdan yeşil karta kadar, 58
göstergeyle kapsamlı bir değerlendirme yapıyor.
Ben, 4325 sayılı Yasayla teşvik verilen 22 ilin Devlet Planlama
Teşkilatının belirlediği 1996 yılındaki sosyoekonomik gelişmişlik
düzeyleri ile 2003 yılındaki sosyoekonomik gelişmişlik düzeylerini
karşılaştırdım. 22 ile verilen teşvike karşın, bu illerin
gelişmişlik performansları iyileşmemiş, ilerlememiş; tam tersine,
daha da gerilemiştir. Örneğin, iller arasında sosyoekonomik
gelişmişlikte Ağrı 74'üncü sıradan 80 inci sıraya, Mardin 66 ncı
sıradan 72 nci sıraya, Van 67 nci sıradan 75 inci sıraya, Kars 62
nci sıradan 67 nci sıraya, Ordu 52 nci sıradan 55 inci sıraya,
Bitlis 71 inci sıradan 79 uncu sıraya, Diyarbakır 57 nci sıradan 63
üncü sıraya, Hakkâri de 70 inci sıradan 77 nci sıraya düşmüştür.
Sonuç olarak, 4325 sayılı Yasada teşvik verilen 22 ilden sadece
Iğdır yerinde saymıştır; bu illerden hiçbirisi ileriye gitmemiş,
bilakis gerilemiştir.
Değerli arkadaşlarım, öyleyse, bu teşviklerin hiç mi faydası yok?
Biz, bu teşvikleri iller gerilesin diye mi veriyoruz? Yoksa, bu
teşvikler, geçmişte hayalî ihracata verildiği gibi hayalî yatırıma
mı veriliyor? Hayalî yatırıma verilmiyorsa, bunların verimlilikleri
mi yok? Verimlilikleri yoksa, yatırımları ve istihdamı nasıl teşvik
etmiş olacağız? Bu konuların ciddî olarak değerlendirilmesi
gerekmektedir.
Sayın milletvekilleri, önemli bir tespitimi daha sizlerle paylaşmak
istiyorum. Bazı illerimizin öyle ilçeleri, öyle beldeleri, öyle
köyleri var ki, Türkiye'nin doğusu da, batısı da, güneyi de, kuzeyi
de hep aynı, aralarında pek fark yok; çünkü, fakirlik, yoksulluk,
işsizlik her yerde aynı. Hani, bu yasa tasarısının amacı olarak
"bölgelerarası kalkınmışlık farkını gidermek" deniyor ya, bu açıdan
bakıldığında, bu tasarı, bu farkı gidermede yetersiz kalıyor.
Şöyle ki: Antalya'nın Gündoğmuş İlçesi, sosyoekonomik gelişmişlikte,
1996 yılında, ilçeler arasında 611 inci sırada iken, 2003'te 634
üncü sıraya düşmüş; Hakkâri'nin Çukurca İlçesinden 125 ilçe daha
geride, Çukurca 509 uncu sırada. Çukurca'ya teşvik var, Gündoğmuş'a
teşvik yok. Çukurca'ya teşvik niye veriliyor demiyoruz; ancak,
Antalya'da da böyle ilçelerin olduğunu takdirlerinize sunuyoruz.
Bingöl-Kiğı ilçesi ile Antalya'nın İbradı İlçesi aynı sosyoekonomik
gelişmişlik düzeyinde; Bingöl'e teşvik olup, Antalya'ya teşvik
olmadığı için, İbradı İlçesine teşvik yok. Antalya'nın Akseki İlçesi
ile Erzincan'ın Üzümlü İlçesi aynı sosyoekonomik gelişmişlik
düzeyinde; Üzümlü'ye teşvik var Akseki'ye teşvik yok. Antalya'nın
Elmalı ilçesi ile Afyon'un Sandıklı İlçesi aynı gelişmişlik
düzeyinde; Sandıklı'ya teşvik var, Elmalı'ya teşvik yok. Giresun'un
Eynesil İlçesi, Antalya'nın Kaş ve Korkuteli ilçelerinden daha
ileride olmasına karşın, Eynesil'e teşvik var, Kaş ve Korkuteli
İlçelerine teşvik yoktur. Bu örnekler diğer illerde de aynıdır.
Samsun'un Asarcık, Ayvacık, Salı pazarı ilçelerine bu yasaya göre
teşvik yoktur.
Bu
örnekler, illere göre teşvik verilmesinin gerçekçi olmadığını,
ilçelere göre teşvik verilmesinin daha rasyonel ve daha adil
olacağını açıkça ortaya koymaktadır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; daha bu yasa çıkarılmadan yeni
bir yasaya ihtiyaç olacağını hükümet dikkate almalıdır.
Sonuç olarak; bu teşviklerin illere göre değil, ilçelere göre
düzenlenmesi gerekmektedir. İlçelerin belirlenmesinde, gayri safî
yurtiçi hâsıladaki gelirleri yanında, sosyoekonomik gelişmişlik
düzeyleri de dikkate alınmalıdır. Bu yasanın süresi,
arkadaşlarımızın da belirttiği gibi kısadır; beş yıl, en az sekiz on
yıla çıkarılmalıdır.
2001 yılı kriz yılıdır; teşvik belirlemede kriter olarak alınmaması
gerekirdi. Teşvikte kademelendirmeye gidilmemesi bu yasanın bir
eksikliğidir. Kişi başına geliri 1 488 dolar olan bir ilimiz ile
kişi başına geliri 568 dolar olan Ağrı'yı, 578 dolar olan Muş'u aynı
kefeye koymak adaletsizliktir.
Sayın milletvekilleri, bu yasa yetersizdir, ihtiyacı karşılayamaz.
Bu yasa, Bulgaristan'a, Romanya'ya, Letonya'ya, Estonya'ya giden
yatırım göçünü durduramaz.
Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ederim Sayın Kaptan. ..........
......../...........
EĞİTİMDE NEREYE GİDİYORUZ? *
Laik Cumhuriyet Eğitiminden Cemaat Eğitimine; Cumhuriyet
Okullarından Cemaat Okullarına Geçilmesi Söz Konusu olamaz.
*Genel
Kurul Tutanağı 22. Dönem 2. Yasama Yılı 21/Aralık /2003 günü; 33.
Birleşimde MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI 2004 MALİ YILI BÜTÇESİ
ÜZERİNE TBMM GENEL KURULUNDA YAPILAN KONUŞMA
BAŞKAN -
Aleyhte söz isteyen, Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan;
buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
Konuşma süreniz 10 dakikadır.
ALİ TOPUZ (İstanbul) -
Sayın Başkan, yönetim tarzınızdan şikâyetçiyiz!
OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Millî Eğitim Bakanlığı 2004
bütçesi hakkında aleyhte söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla
selamlarım.
Sayın milletvekilleri, Türkiye'de eğitime ayrılan kaynak her yıl
azalmaktadır. Konsolide bütçe içinde eğitime ayrılan pay 1992-1993
yıllarında yüzde 14,5'lerde iken, 2000 yılında yüzde 10,5'lere ve bu
yıl da, 2004 yılı bütçesinde yüzde 8,5'lere kadar inmiştir.
Değerli arkadaşlarım, eğitim sisteminin yapısından, işleyişinden,
yetersizliklerinden herkes şikâyetçidir. En fazla şikâyetçi
olanların başında da, öğrencilerimiz, öğretmenlerimiz ve aileler,
anne-babalar gelmektedir. Nasıl şikâyetçi olmasınlar ki; parası
olana okul var, devlet okulu olmazsa, özel okul var, ya parası
olmayana?.. Parası olmayana okuma hakkı ancak Anayasada var.
Üniversite kapısındaki yığılmalar, öğrencilerimizin "bir
üniversiteye girebilecek miyim; girebilirsem, parasızlıktan
okuyabilecek miyim; okuyabilirsem, mezun olunca iş bulabilecek
miyim" soruları, çocuklarımızın rüyalarına girmekte, yaşamlarını
altüst etmektedir. Çocuklarımız, yarınlarına güvenle
bakamadıkları için, Türkiye'de yaşamak istememektedirler; çünkü,
onlar da biliyor her üç gencimizden ikisinin üniversite kapısında
kaldığını, onlar da biliyor üniversiteden mezun olan her üç
gencimizden birisinin işsiz kaldığını.
Sayın arkadaşlarım, öğretmenlerimiz de mutsuzdur. Nasıl mutlu olsun
ki öğretmenlerimiz; bir yandan, artacağı yerde, alım güçleri
azalıyor; bir yandan, kışta kıyamette sürgün, soruşturma, keyfî
atama; bir yandan, eğitimde siyasal kadrolaşma... Sendikası var;
grev hakkı yok. Bir öğretmenimiz, 1979 yılında aldığı maaşın hepsini
ekmeğe yatırmış olsa ve aynı şekilde, bu yıl da yatırsa, aradaki
alamadığı ekmek farkı 447 tane eder; alım gücü azalmıştır
öğretmenimizin.
Bu
durum karşısında öğretmenlerimiz ne yapsın?.. Kendilerini yoksulluk
sınırının, hatta açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm eden
siyasal iktidarlardan umudunu kesen öğretmenlerimizin bir kısmı,
başka çareleri olmadığı için, limon, maydanoz satarak; çorap,
kravat, havlu satarak; bilet satarak yaşam mücadelesi vermeye
çalışmaktadırlar.
Türkiye'deki bir öğretmenin aldığı maaşın, İsviçre'deki bir öğretmen
9 katını, Japonya'daki, Kore'deki bir öğretmen 7 katını,
Filipinler'deki, Şili'deki bir öğretmen 2 katını ve komşumuz
Yunanistan'daki bir öğretmen de 3-4 katını almaktadır.
Sayın milletvekilleri, eğitim sisteminden veliler de şikâyetçidir.
Yapılan bilimsel bir araştırmaya göre, okullarda, öğrencilerden,
eğitime katkı payı, kayıt parası, karne parası, diploma parası,
servis ücreti, tebeşir parası, elektrik, su, yakıt, telefon parası,
hizmetli parası, cam parası gibi 30 değişik ad altında para
toplanmaktadır. Ayrıca, özel dershane ücretleri ve öğrenci
kıyafetleri el yakmaktadır. Artık, devlet okullarında paralı eğitim
yapılmaktadır. Eğitime katkı sağlamak amacıyla, neoliberal
politikalar doğrultusunda "her şey devletten beklenmez ki"
anlayışıyla, devlet okullarında parasız okuma hakkı olan
öğrencilerden alınan paralar, Millî Eğitim Bakanlığının bütçesini
neredeyse 3'e katlamaktadır.
Sayın arkadaşlar, son on yıldır, okullara hizmetli kadrosu
verilmemektedir "kendi okulunu kendin temizle" denilmektedir. Kayıt
parası verme gücü olmayan ailelere ise, bu öğretim yılı başında,
Antalya'daki bir okulda olduğu gibi, okul temizlettirilmektedir.
Sayın milletvekilleri, sadece bakanlık sayılarını azaltmak yetmez.
Eğitim sistemimizin en önemli sorunlarından biri de, örgüt
yapısıdır. Millî Eğitim Bakanlığı acil eylem planında "merkez örgütü
50'yi aşkın birimle hizmet üretemez hale gelmiştir; altı ilâ oniki
ay içerisinde yeniden düzenlenecektir" denildiği halde, bu konuda
hiçbir şey yapılmamıştır.
Millî Eğitim Bakanlığı merkez örgütünde 16 genel müdürlük vardır.
Bazı genel müdürlükler, kız teknik, erkek teknik diye cinsiyete göre
adlandırılmıştır; bazı genel müdürlükler, ilköğretim, ortaöğretim,
yükseköğretim diye öğretim kademelerine göre adlandırılmıştır; bazı
genel müdürlükler ise, ticaret, turizm, çıraklık ve yaygın eğitim,
din eğitimi diye mesleklere göre adlandırılmıştır. Millî Eğitim
Bakanlığında, genel müdürlüklerin işlevlere göre yeniden
belirlenmesi halinde, genel müdürlük sayısı 16'dan 6'ya
indirilebilir. Millî Eğitim Bakanı bunlara öncelik vermesi
gerekirken, kadrolaşmaya öncelik veriyor.
Değerli arkadaşlarım, Millî Eğitim Bakanlığında, merkezde ve
taşrada, tepeden tırnağa bir kadrolaşma yapılmaktadır. Sayın Bakan
da, bunu, çok makul ve normal bir şey olarak görmektedir. Millî
Eğitim Bakanlığı merkez örgütünde, müsteşar, 3 müsteşar yardımcısı,
2 kurul başkanı, 14 genel müdür, 5 Talim Terbiye Kurulu üyesi, 10
genel müdür yardımcısı, 7 bağımsız daire başkanı, 12 bağımlı daire
başkanı olmak üzere, toplam 54 tane üst düzey yönetici görevden
alınmıştır.
AHMET YENİ (Samsun) -
Yerine aydan mı geldi?!
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Bunların yerine getirdikleri aydan değil de; Millî Eğitim
Bakanlığına göz doktoru getirilebiliyor.
AHMET YENİ (Samsun) -
Aydan mı geldiler, aydan mı?!
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın arkadaşlar, arkadaşlarımız, Talim Terbiye Kurulunda görevden
alınanlar, uzman öğretmenler ve Eğitim Teknolojisi Genel
Müdürlüğünde görevden alınanlar üzerinde durdu, ben o konuya girmek
istemiyorum; yalnız, İstanbul, Ankara, İzmir Millî Eğitim
Müdürlüklerinden, 66 müdür yardımcısı ve şube müdürü, 76 ncı maddeye
göre görevden alınarak, doğu ve güneydoğu bölgesine sürülmüştür.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bakınız, Sayın Millî Eğitim
Bakanı, Genel Kurulumuzun 73 üncü Birleşiminde, 76 ncı maddeyle
ilgili ne diyor: "76 ncı madde, Bakanın, hiçbir şart aramaksızın,
istediği insanı, istediği yere tayin etmesidir. Diyelim ki, bir
öğretmenin tayini Hakkâri'ye çıktı, Iğdır'a çıktı, ben 'görülen
lüzum üzerine' ibaresini koymak üzere, o öğretmeni Ankara'ya
getirebilirim. Şimdi, ben, arkadaşlarıma soruyorum: Bugüne kadar 76
ncı maddeyi bir tek sefer kullandığımı bilen var mı?"
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) -
Evet, yok...
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Evet, Sayın Bakan, ben biliyorum; hem de bir sefer değil, 66 sefer
76 ncı maddeyi kullandığınızı biliyorum.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) -
Yok...
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın Bakan konuşmasına şöyle devam ediyor: "Bakın, arkadaşlar,
bugüne kadar, kesinlikle kullanılmamıştır, ben biliyorum ki,
arkadaşlar, 76 ncı maddeyi kullanmam." Sayın Bakan, 76 ncı maddeyi
kullanmam diyorsunuz, kullanıyorsunuz. Bu sözlerinizi tutanaklardan
okuyorum. Siz söylediğinin tersini yapan bakan mısınız?! Hani
"siyasete ve siyasetçiye güven kalmadı, biz güveni sağlayacağız"
diyordunuz?.. Güveni böyle mi sağlayacaksınız?..
CAVİT TORUN (Diyarbakır) -
Yüzde 38'lere çıktı güven!
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın Bakan da, kendi yaptırdığınız araştırmada, 5,6 ile en
başarısız bakan çıkıyor...
BAŞKAN -
Sayın milletvekilleri, hatibin konuşmasına müdahale etmeyelim.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın arkadaşlar, 2000 yılında, Millî Eğitim Bakanlığında, Bakanlık
müfettişleri raporlarına göre görevden alınması istenilen kişileri,
bu dönemde, Sayın Bakan, Talim Terbiye Kurulu üyeliği, genel müdür
yardımcılığı, daire başkanlığı görevlerine getirmiştir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu hükümet, Millî Eğitimde
yapılması gerekenleri yapmamakta, yapılmaması gerekenleri ise,
yapmaktadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, konuşmanızı tamamlayabilir misiniz. Buyurun.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Danıştay kararlarını uygulamamakta, otuz yıldır çıkarılamayan,
özellikle, işsizlik ve yoksullukla mücadele için önemli olan yaygın
eğitim koordinasyon yasasını çıkarmak yerine, YÖK ile uğraşmaktadır.
Örgün eğitim okullarında yaygın eğitim yapılması gerekirken, bu
hükümetin okul binalarında Kur'an kursu açılmasını istediği,
okullarda derslik başına 56 öğrenci düşerken, hatta 70 öğrencili
sınıflar varken, bu hükümetin, 10 kişilik gruplara Kur'an kursu
açmayı planladığı basında yer almaktadır. Yine, basında, Sayın
Bakan, devlet okullarında Kur'an kursu verilmeyeceğini söylüyor;
ancak, yönetmelik hâlâ yürürlüktedir. Sayın Bakan, bu yönetmelik
kaldırılacak mıdır, uygulanacak mıdır?
Değerli arkadaşlarım, Millî Eğitimde yapılması gereken, reformdur.
Reformların referansları ise, dünyadaki değişimler, gelişimler,
dönüşümlerdir, Türkiye'nin siyasal bir projesi olan Avrupa Birliği
ilke standartlarıdır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
OSMAN KAPTAN (Devamla)-
Sayın Başkan, son sözüm...
BAŞKAN-
Buyurun Sayın Kaptan, son sözleriniz...
OSMAN KAPTAN (Devamla)-
Ve en önemlisi de, Atatürk ilke ve devrimleri, laik cumhuriyet
birikimleri ve mevcut Türk eğitim sisteminin yapısı, işleyişi,
yeterlilikleri, başarısı ve başarısızlıklarının
değerlendirilmesidir.
Dünya, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçerken, dünyada bilgiye,
eğitime, teknolojiye geçmeyi, her devlet "olmazsa olmazı" olarak
görürken, Türkiye'nin, cumhuriyet kültüründen cemaat kültürüne
geçmesi elbette düşünülemez. Elbette, laik cumhuriyet eğitiminden
cemaat eğitimine, cumhuriyet okullarından cemaat okullarına
geçilmesi söz konusu olamaz.
AHMET YENİ (Samsun)-
Başka söyleyecek bir şeyiniz kalmadı.
OSMAN KAPTAN (Devamla)-
Elbette ki, kesintisiz sekiz yıllık eğitim, kesintisiz din eğitimine
dönüştürülemez. Elbette ki, Millî Eğitim Bakanlığı, din eğitimi
bakanlığına dönüştürülemez.
AHMET YENİ (Samsun)-
Başka söyleyecek bir sözünüz kalmadı.
OSMAN KAPTAN (Devamla)-
Bu iktidarın çok duyarlı olması gereken konulardır bu konular.
Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN- Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan. ........
.............../............
ÇİFTÇİ BORÇLARI YENİDEN YAPILANDIRMALIDIR*
Niye Çiftçinin Gözünü Kara Toprak Doyursun?
*TBMM
Genel Kurulunda, 22. Dönem 1. Yasama Yılı, 05/Haziran/2003 günü
yapılan 90. Birleşimde ÇİFTÇİ BORÇLARININ YENİDEN YAPILANDIRILMASI
kanunu görüşülürken yaptığım konuşma
BAŞKAN -
.... Sayın milletvekilleri, şahıslar adına ilk konuşma, Antalya
Milletvekili Sayın Osman Kaptan'a aittir.
Sayın Kaptan, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
Sayın Kaptan, süreniz 10 dakikadır.
OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çiftçilerimizin tarımsal
kredilerinin yeniden yapılandırılmasına ilişkin, tasarının geneli
hakkında şahsım adına söz almış bulunuyorum; sözlerime başlarken,
Büyük Türk Ulusunu ve sizleri saygıyla selamlıyor, aziz
çiftçilerimize ve köylü yurttaşlarımıza sevgilerimi, saygılarımı
sunuyorum.
Sayın milletvekilleri, hepimizin bildiği gibi, ülkemizde, 2000, 2001
yıllarında yaşanan ekonomik kriz, tüm sektörleri olumsuz olarak
etkilemiştir; özellikle de, çiftçilerimizi etkilemiştir. Zaten, zor
durumda olan çiftçilerimiz, bir de bu kriz eklenince iyice
fakirleşmiş ve mağdur duruma düşmüştür. Çiftçilerimizin girdileri,
aldıkları ateş pahası olmuş, sattıkları ürünler ise yok pahasına
gitmiştir. Tarımsal ürünlerin fiyatlarında yaşanan hızlı düşüşler,
iklim koşulları, sel, dolu, hortum gibi doğal afetler karşısında
devlet desteğinin olmaması çiftçilerimizin yaşamını altüst etmiştir.
Çiftçilerimiz, kredi borçlarını, Bağ-Kura olan borçlarını ödeyemez,
tarımsal faaliyetlerini sürdüremez ve bu nedenle üretemez, geçimini
temin edemez hale gelmişlerdir. Ziraat Bankasından, tarım kredi
kooperatiflerinden, TİGEM'den aldıkları borçlar, yüksek faizler
yüzünden katlandıkça katlanmıştır; 1998'de 1 milyar lira kredi alan
çiftçimizin borcu 10 milyarı'ı bulmuştur.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; çiftçilerimizden, bir bu
borcunu ödemek için, olanağı olanlar, traktörünü satmış, öküzünü
satmış, tarlasını satmış, evini barkını satmış; kaldı ise, eşinin
kolundaki bileziği, çocuğunun sünnetinde takılan takıları satmıştır
ve kimisi de, acı ama gerçek, intihar etmiştir. Köylülerimizin çoğu
da icralık olmuştur. Antalya'nın Kaş İlçesinden bir örnek vermek
istiyorum: Palamut, Çavdır ve Çay Köylerinde 1 200 kişi icralık
olmuştur. 423 hanelik Çayköy'de icralık olmayan hane sayısı, sadece
15'tir.
1980'den sonra uygulanan tarım politikaları, çiftçilerimizin yüzünü
güldürmemiş, köylümüzün şapkasını eğdirmiştir. "Şapkasını eğdirmek"
deyimini bilirsiniz; yani, insan içine çıkacak durumu kalmamıştır.
Çiftçilerimizin, evde, hanımlarının, çocuklarının; köyde, kefil
ettiği arkadaşlarının, komşularının yüzüne bakacak hali kalmamıştır.
Sayın arkadaşlar, ülkemizdeki ekonomik krizin, insanlarımızı, eşine
dostuna bir çay ikram edemeyecek duruma getirdiği bir ortamda, 2002
seçimleri yapıldı. Bakınız, Kırşehir Kaman Ziraat Odası Başkanı
Selami Kayhan, seçim öncesindeki çiftçinin durumunu, tüm
çıplaklığıyla, 21 Temmuz 2002 tarihli Hürriyet Gazetesinde şöyle
anlatıyor: "Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi, Kırşehir'in Kaman
İlçesinde de intiharlar başladı, boşanmalar arttı. Faizlerin altında
bittik, tükendik. Yeterince üretemedik. Arpa 150 000 lira; bir çay
parası... Bununla borç mu ödenir? Bizler, bankaları hortumlayanlar
gibi, borçlarımızın bize peşkeş çekilmesini istemiyoruz.
Borçlarımızı ödemek istiyoruz; ama, emeğimizin, alın terimizin
hakkını da almak istiyoruz. Bu yıl, bazı çiftçilerimiz,
biçerdöverleriyle Rusya'ya gittiler. Fırsatını bulsa, çiftçilikle
uğraşan 40 000 000 insan gider. Çiftçi ve esnafımız, bu
siyasetçilere gereken dersi verecektir."
Sayın milletvekilleri, işte, bu ortamda seçimlere gidildi.
Çiftçilerimiz, köylerine gelen her parti temsilcisine sordu "bizim
borçlar ne olacak" diye. İktidar parti adayı olarak, siz "çiftçinin
borcu taksitlendirilecek, faizi silinecek dediniz; oylarını da
aldınız, iktidar oldunuz; hayırlı olsun. Hayırlı olsun da, bu
getirdiğiniz kanun taslağında, çiftçinin, Ziraat Bankasına ve tarım
kredi kooperatiflerine olan borçlarının anaparası
taksitlendiriliyor; ama, faizleri silinmiyor. Anaparayı
taksitlendirmeyi doğru yapıyorsunuz, hatta, bu taksitlendirmede
çiftçi lehine daha da iyileştirmeler yapılmalıdır.
Bu kanun tasarısını biz de destekliyoruz; ancak, hani faizleri
silecektiniz, o ne oldu? Bu TEFE nedir, bu da neyin nesi?! Sayın
arkadaşlar, Sayın Bakan, çiftçimiz, TEFE'yi, TÜFE'yi bilmez,
ödeyeceği parayı bilir; sizin verdiğiniz sözü tutup tutmadığınıza
bakar. Faizleri TEFE'ye göre hesap ederek alacaksınız. 1995'te 1
milyar lira kredi alan bir çiftçimizin borcu, şimdi, cari faizlerle
16 milyar lira oluyor. Siz, bunu, TEFE'ye göre hesap ediyorsunuz;
yaklaşık 6 milyar lira faizi, 1 milyar lira da anaparasıyla 7
milyar lira olarak alacaksınız. Kısaca "ben, 16 milyar lira yerine
7 milyar lira alacağım" diyorsunuz. Sayın arkadaşlarım, 1 milyar
lirayı ödeyemeyen çiftçimiz, 7 milyar lirayı nasıl ödesin?
Sayın milletvekilleri, gelin, bu faizleri hepten silelim. Hepten
silmiyorsanız, faiz, anaparayı geçmesin. Hem çiftçilerimizi
rahatlatalım hem de siyasete itibar kazandıralım, siz de, verdiğiniz
sözü tutmuş olursunuz. Yok "ödeyenler ile ödemeyenler arasında
adaletsizlik yaratılmasın" diyorsanız, o zaman, söyleyecek çok şey
var. Siz, burada, bu Mecliste, 607 milyar lira geliri olandan vergi
almazken, işçinin, ücretlinin maaşından, asgarî ücretten vergi
almayı kabul etmediniz mi? Siz, batan bir bankayı kurtarmak için 6
200 000 000 dolar devlet kasasından destek çıkmadınız mı? Bunlar
adalet duygunuzu zedelemiyor da, 900 000 çiftçimizi ilgilendiren
çiftçi borçları mı adalet duygunuzu zedeliyor?
Sayın arkadaşlarım, anaparası 900 trilyon lira olan çiftçi borçları,
cezaları ve faizleriyle birlikte, 3,2 katrilyon liraya çıkmıştır. Bu
paranın içinden Ziraat Bankasının alacağı 1 katrilyon 450 trilyon
lira, tarım kredi kooperatiflerinin alacağı da 1 katrilyon 750
trilyon liradır. Ziraat Bankasına borcu olanların sayısı 210 000,
tarım kredi kooperatiflerine borcu olanların sayısı da 690 000'dir.
Tarım kredi kooperatifleri tamamen küçük çiftçiye kredi vermiştir;
kredi limiti 3 milyarı aşmamıştır. Aslında, borçluların çoğunluğu 1
milyar liranın altında kredi almışlardır. Sayın Bakanın
açıklamalarına göre, bu kanun tasarısıyla, 3,2 katrilyonluk alacağın
1,8 katrilyonu alınmayacak, 1,4 katrilyonu alınacaktır; yani, 900
trilyon liralık anaparaya karşılık 500 trilyon lira faiz
alınacaktır. Biz, bu faizin de alınmamasını istiyoruz. Yoksa, bu
tasarıyı zaten destekliyoruz, hatta, bu kanunun çıkarılmasında geç
bile kalınmıştır diyoruz. Madem, Hazineye bir yük getirmiyor, Ziraat
Bankası ve tarım kredi kooperatifleri bu açığı kendileri kapatacak,
o zaman, şimdiye kadar niye beklendi? Çiftçiye hem fazla faiz
yüklenilmiştir hem de yılbaşına doğru, bu yasayı bekleyen çiftçinin
bir kısmı, umudunu keserek, tarlasını, öküzünü satarak, bu borçları
ödeme yoluna gitmiştir.
Sayın arkadaşlarım, bu tasarının diğer bir eksikliği de, TİGEM ve
Tarişbanktan kredi alan çiftçilerimizi kapsamamasıdır. Tarişbank
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmişse, bunda çiftçinin
kabahati nedir?
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; çiftçimiz sahipsizdir,
çiftçimiz örgütsüzdür, çiftçimiz desteksizdir; çiftçimize, gelen
hükümet vurmuş, giden hükümet vurmuştur.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, lütfen, konuşmanızı tamamlayınız.
Buyurun efendim.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Şimdi de, çiftçimizi sahiplenmesi gereken Sayın Tarım Bakanı
"çiftçimizin gözünü kara toprak doyurur" diyor. Ayıp oluyor sayın
arkadaşlarım, ayıp oluyor. Bu sözleri Sayın Bakana yakıştıramadım.
MEHMET EMİN MURAT BİLGİÇ (Isparta) -
Size ayıp...
OSMAN KAPTAN (Devamla) -Çiftçimize,
zaten, devlet eli uzatılmıyor. Bir de, Sayın Bakan, çiftçimize
"açgözlü" diyor.
MEHMET EMİN MURAT BİLGİÇ (Isparta) -
Bakan öyle demedi.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Açgözlü olanlar, çiftçinin ürettiklerine göz dikenlerdir, çiftçinin
hakkını yiyenlerdir, çiftçinin hakkını yiyenlere göz yumanlardır.
Sayın Bakan, sizin göreviniz, bu açgözlülere karşı çiftçilerimizi
korumaktır.
Sayın milletvekilleri, sahipsiz çiftçiye sahip çıkmak, bu
Parlamentonun görevidir. Çiftçilerimize sahip çıkalım ki, ürünü para
etsin, yüzü gülsün. Kendi sert buğdayımıza 320 000 lira fiyat
verirken, Ortaasya'dan 380 000 liraya buğday ithal etmeyelim. Kendi
turfanda karpuzumuz çıkmışken, İran'dan karpuz ithal etmeyelim. Türk
tarımını haksız rekabetle karşı karşıya bırakmayalım.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
İhracatta, narenciye ürünlerine olduğu gibi, sera ürünlerine de
teşvik verelim. Gümrük kapılarında, mermer yüklü TIR'lar ile sebze
yüklü TIR'lar, aynı sırada 15 kilometre kuyruk oluşturmasın.
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, mikrofonunuz kapalı. Lütfen, konuşmanızı tamamlayınız
efendim.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Çiftçilerimize sahip çıkalım ki, Avrupa Birliği ülkelerinde
uygulanan müdahale alımları, telafi edici ödemeler, prim destekleri,
depolama destekleri, kırsal kalkınma destekleri ülkemizde de
uygulansın; ülkemizde de, fiyat destekleri, gübre, ilaç, tohumluk
destekleri yapılsın.
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, lütfen...
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ederim.
.........../...........
KAPIKULEDEKİ TIR KUYRUKLARI
VE GAZİPAŞADAKİ ORKİNOS ÇİFTLİKLERİ*
*TBMM
Genel Kurulu; 22. Dönem 1. Yasama Yılı 29/Mayıs /2003 günü;87.
Birleşimde Gazipaşa’da Orkinos Çiftlikleri kurulması ve Kapıkule
Gümrük kapısında ki tır kuyrukları hakkında gündem dışı
konuşmam
BAŞKAN -
.......Üçüncü söz, orkinos balık üreticiliği ve yaş meyve ve sebze
ihracatında Kapıkule Gümrüğündeki TIR kuyruklarıyla ilgili söz
isteyen Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan'a aittir.
Buyurun Sayın Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar)
Antalya Milletvekili Osman Kaptan'ın, Gazipaşa'da kurulması
planlanan orkinos yetiştirme çiftliklerinin bölge turizmine olumsuz
etkilerine, yaş sebze ve meyve ihracatındaki sıkıntılara ve alınması
gereken tedbirlere ilişkin gündem dışı konuşması ve Devlet Bakanı
Kürşad Tüzmen'in cevabı
OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; yaş sebze ve meyve ihracatı ile
orkinos yetiştirme çiftlikleri hakkında gündem dışı söz almış
bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.
Değerli milletvekilleri, ülkemizi borç ve faiz yükünden kurtarmanın,
ekonomimizi ayağa kaldırmanın yolunun üretim olduğu, ihracat olduğu
ve turizm olduğu hepimiz tarafından bilinmektedir.
Türkiye, meyve üretiminde dünyada dokuzuncu sırada, sebze üretiminde
dünyada dördüncü sırada yer almaktadır. Biber üretiminin yüzde 8'i,
domates üretiminin yüzde 7'si, patlıcan üretiminin de yüzde 4'ü,
ülkemiz tarafından yapılmaktadır.
Dünyada yaş sebze ve meyve ihracatı 114 000 000 ton dolayında olup,
ülkemiz, bunun ancak yüzde 1'ini gerçekleştirmektedir. Bu pazardan
daha fazla pay almamız için, sektörün sorunları acilen çözülmelidir.
En
öncelikli sorunlardan birisi teşviktir. Narenciye ihracatına nakit
teşvik verilmesine karşın, üretimi daha pahalı ve daha riskli olan
sera ürünlerine teşvik verilmemektedir. Domates, biber çeşitleri,
hıyar, kabak, patlıcan ve meyvelere teşvik verilmesi, modern sera
yapana teşvik ve uygun kredi verilmesi halinde, ihracatımız kesin
olarak artacaktır. Üreticilerin malı para edecek, üreticinin yüzü
gülecektir.
Cam
seracılıkta, Antalya, Akdeniz ülkeleri arasında birinci sırada yer
almaktadır. Antalya'nın, turizmde olduğu gibi seracılıkta da çekim
merkezi olması için, Antalya ve ilçelerine doğalgaz getirilmelidir.
Antalya-Alanya yolu, Finike-Elmalı yolu, Patara-Kalkan yolu
bitirilmelidir; Finike-Demre yolu yapılmalıdır.
Selden, doludan, hortumdan zarar gören üreticilerin ürünleri, doğal
afetlere karşı sigortalanmalıdır.
Diğer bir öncelikli sorun ise, gümrük kapılarında yaşanmaktadır.
Sebze ve meyve yüklü TIR'lar, Kapıkule Gümrük Kapısında 25-30 saat
kuyrukta bekletilmekte, 10-15 kilometre kuyruklar oluşmaktadır.
Mermer yüklü TIR'larla sebze ve meyve yüklü TIR'lar aynı kuyrukta
sıra beklemektedirler.
Sayın arkadaşlarım, malını satma, ihracat yapma, sebzen ve meyven
çürüsün demekten başka ne anlama gelebilir?..
Bu
konuda, Antalya İhracatçı Birlikleri Başkanlığı Başbakanlığa yazılı
bir başvuru yapıyor: "İhracat yükü taşıyan TIR'lar, Kapıkule
çıkışında 10 kilometreyi bulan kuyruklar oluşturuyor" diyor. Yine,
Antalya İhracatçılar Birliğinin, üç ay sonra, 2 Aralık 2002
tarihinde, bu yazıyı ilgi tutarak yazdığı yazıda, TIR kuyruklarının
15 kilometreyi bulduğu ifade ediliyor.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu başvurulara karşı, bakınız,
Gümrük Müsteşarlığı, 12 Aralık 2002 tarihli yazısında, TIR'ların
yüklemelerinin hafta içerisinde yapılmasının sağlanması halinde,
sızlanmaların ortadan kalkacağını ifade etmektedir.
Sayın arkadaşlarım, bu nasıl bir ihracat anlayışıdır; hani "devleti
küçülteceğiz" derken, kuyrukları mı uzatıyoruz?! Bu kuyruklardan,
Gümrük Müsteşarının bile utandığını gazeteler yazdı. Utanmak yetmez,
çözüm bulmak gerekir.
Aradan dokuz ay geçti, bu sezon bitti artık, yeni sezon için önlem
alınsın. Sebze, meyve, olgunlaştığında, toplanmak için hafta içini,
hafta sonunu beklemez. Yabancı firmalar, bizim keyfimize göre değil,
kendi ihtiyaçlarına göre talepte bulunurlar, "hafta sonunda mal
gönderemeyiz" dersek, hemen rakip ülkelerden mal isterler.
İhracatta, gönderilen ürünlerin belli standardı vardır. Emir komuta
zinciri içerisinde sebze, meyve üretimi de, ihracatı da yapılmaz.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bir de, ciddî bir ihracat ürünü
olan orkinos balığı sorunu vardır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN -
Buyurun, sözlerinizi toparlayın Sayın Kaptan.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Atlantik orkinoslarını koruyan uluslararası bir örgüt var. Geçen
hafta Genel Kuruldan geçen yasayla, bu örgüte Türkiye de üye oluyor.
Bu örgüt, ülkelere kota koyuyor ve bu kotalara uyuluyor.
57
nci hükümet döneminde, Türkiye'de, 4 şirkete orkinos çiftliği kurma
izni veriliyor. Bu çiftliklerden biri de, Antalya Gazipaşa'da
kuruluyor. Orkinosların kilosu ortalama 20 dolardan Japonya'ya ihraç
ediliyor. Bu durumu fark eden birçok firma izinli izinsiz olarak
avlanınca, 60-70 milyon dolarlık orkinos kavgası başlıyor.
24
Haziran 2002'de, Alanya, Demirtaş, Gazipaşa civarında, denizde
çürümüş, etrafa kötü koku saçan ölü orkinoslar görüldüğü bir
tutanakla tespit edilmişken, dün de, yani, 28 Mayıs 2003 saat
18.30'da, Gazipaşa İskele Plajında ölü bir orkinos balığının kıyıya
vurduğu, çürümeye başladığı, bu haliyle deniz ve çevre kirliliğine
yol açtığı, yerinde bir tutanakla tespit edilmiştir. Tutanakta,
Gazipaşa Belediye Başkanı ve Yardımcısının, Merkez Sağlık Ocağı
Doktorunun, Çevre Sağlık Teknikerinin, Tarım İlçe Müdürünün ve iki
de veterinerin imzası vardır. Denizde 20-30 tane daha ölü orkinos
olduğunu balıkçılar görmüştür. Kıyıya vuran ölü orkinos, şu anda,
Gazipaşa Belediyesindedir. Bu olaylar, turizmcileri ve Gazipaşa
halkını ciddî olarak tedirgin etmektedir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; orkinosta yanlış yapılmaktadır.
Yer seçimi yanlış yapılıyor. Antalya'nın, Alanya'nın, Gazipaşa'nın
tercihi turizmdir; imarını, planını, hep turizme göre yapmıştır. Bu
konuda, 1989 yılında alınan bir Bakanlar Kurulu kararı da mevcuttur.
Gazipaşa'daki tüm siyasî parti başkanları, Gazipaşa Belediye Başkanı
ve Belediye Meclisi üyeleri, muhtarlar, Antalya'nın iktidar ve
muhalefet 13 milletvekili, demokratik kitle örgütleri ve Gazipaşa
halkı, Gazipaşa'da orkinos çiftliği kurulmasına karşıdır.
BAŞKAN - Sayın Kaptan, sözlerinizi toparlar mısınız.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Toparlıyorum Sayın Başkanım.
18
Mart 2003'te, Turizm Bakanlığı Yatırımlar Genel Müdürü, Antalya
Valiliğine bir yazı yazarak, hükümet programı ve acil eylem planında
açıklanan turizm kentleri kapsamında, Gazipaşa İlçesi ve yakın
çevresinde çalışma yapmak üzere bir teknik heyet görevlendirmiştir.
Bir ay sonra, 17 Nisan 2003'te ise, yine, aynı Genel Müdür, Bakan
adına imzalı, Antalya Valiliğine yazdığı ikinci bir yazıda, bir
şirkete Gazipaşa'da orkinos balık çiftliği kurulmasında bir sakınca
yoktur diye izin verilmesine yardımcı olmaktadır.
Sayın milletvekilleri, bu, nasıl bir turizm anlayışıdır? Allah
aşkına, iktidarın turizm kentleri projesi bu mudur?.. Bir ay önce
turizm kenti olan Gazipaşa'ya, bir ay sonra turizm alanı değildir
denilebiliyor! Yine, bu konuda, Antalya'da Çevre, Tarım, Turizm İl
Müdürlüklerinin yetkililerinin içinde bulunduğu bir komisyon 13
Mayıs 2003 tarihli bir tutanakla, çevresel etkilerin önemsiz olacağı
düşünülerek, ÇED gerekli değildir diye bir rapor düzenliyor.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; şimdi, hükümete sormak
istiyorum; hani, ülkeyi halkla beraber yönetecektiniz?! Hani, yerel
yönetimlere daha fazla yetki verecektiniz?! Bu komisyonda bir tek
Gazipaşa temsilcisi yoktur.
ÇED raporu, bu hayatî konuda gerekli olmayacaksa hangi konuda
gerekli olacak? Biz, orkinos üretimine karşı değiliz. Biz, orkinos
ihracatına da karşı değiliz, ancak, seçilen yerler, turizmi
etkilemeyen yerler olsun diyoruz.
Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ederim Sayın Kaptan. .............
Hükümet adına, Devlet Bakanı Sayın Kürşad Tüzmen cevap
vereceklerdir.
Buyurun Sayın Tüzmen. (AK Parti sıralarından alkışlar)
DEVLET BAKANI KÜRŞAD TÜZMEN (Gaziantep) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla
selamlıyorum. Antalya Milletvekili Osman Kaptan'ın gündem dışı
konuşmasıyla ilgili söz almış bulunuyorum.
Malumları olduğu üzere, iktidara geldiğimizden bu yana, ihracatın
artırılması için elimizden gelen çalışmaları yapıyoruz. Tabiî,
ihracattaki artış, kapılarımızdaki yükün de artmasına sebep oluyor.
Yalnız, Kapıkule'de görülen sorun, esas itibariyle, sadece ihracat
artışından kaynaklanmamaktadır.
2002 yılının ikinci yarısından itibaren ihracatta ciddî artış olmaya
başlamıştır, özellikle kasım ayından itibaren -kasım, aralık,
ocakta- yaklaşık yüzde 33 ve yılın ikinci yarısında da yüzde
34,8'lik bir ihracat artışıyla karşılaştık.
Şimdi, 2001 yılında 68 047 adet araç geçiyordu Kapıkule'den; 2002
yılında yüzde 31 arttı araç sayısı, 88 993 araç geçmeye başladı;
2003 yılında ise, geçen yılın aynı dönemine göre, yüzde 36 oranında
bir artış oldu ve 24 071 adede çıktı.
Bütün bu çalışmaların sonucunda, Kapıkule'deki yığılmanın gerçek
nedeninin ne olduğunu, Bulgar taraflarıyla beraber, çeşitli
ziyaretlerimizde, oraya arkadaşlarımızı da göndererek, araştırdık.
Şimdi, ortaya çıkan bütün tablo, yığılmanın asıl nedeni, Bulgar
tarafından kaynaklanıyor. Bulgar idareleri, öncelikle, günde
ortalama 400 TIR aracının giriş ve aynı sayıda TIR aracının çıkış
imkânını tamamlayabiliyorlar; fakat, hafta sonlarında Türk
tarafından gelen yığılmayı azaltamıyorlar. Oradaki gümrük imkânları,
Bulgaristan tarafının gümrük imkânları, özellikle bizim taraftaki
kapının onda 1'i büyüklüğünde olması nedeniyle, bu yükü eritemiyor.
Bu problemin çözülmesi için, Bulgaristan'ın bu konuda fizikî altyapı
çalışmalarının başlatılması amacıyla, resmî görüşmelerimiz
sürdürülüyor.
Burada diğer önemli husus, Bulgar tarafı -özellikle bizden geçen
araçlarla ilgili olarak- TIR araçları ile kamyonetleri aynı kapsamda
değerlendiriyor. Dolayısıyla, bavul ticaretine konu olan mallar ile
TIR'lar aynı kapıdan giriyor ve bavul ticaretine konu olan mallarla
ilgili fizikî muayene yaptıkları için, teker teker orada bu fizikî
muayenenin yapılması için beklemesi, arkada da TIR kuyruklarının
oluşmasına sebebiyet veriyor.
Sonuç olarak, aslında, bu kuyruklar, sadece, değerli Antalya
Milletvekilimizin söylediği gibi yaş meyve sebzede yaşanmıyor, diğer
bütün ürünlerde bu tip sıkışıklığı biz görüyoruz ve özellikle,
önceki yıllarda olduğu gibi, bu işlemlerin, Bulgar tarafının fizikî
altyapısını tamamlamasını da sağlayarak, bir an evvel çözülmesi
için, hükümetimiz elinden gelen gayreti gösteriyor.
Hepinizin bilgilerine arz ediyorum; saygılar sunuyorum. (AK Parti
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ederim Sayın Tüzmen.
Sayın milletvekilleri, geçtiğimiz salı günü, Çanakkale İlinde parti
çalışmalarına katılan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın
Deniz Baykal ve beraberindeki milletvekilleri acı bir trafik kazası
yaşamak durumunda kaldılar. Karşı yönden gelen araç, yolun kaygan
olması nedeniyle dengesini kaybederek parti otobüsünün altına girdi;
kaza sonucu 2 vatandaşımız hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden
vatandaşlarımıza Tanrı'dan rahmet, yakınlarına da başsağlığı
diliyoruz; Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal
ve beraberindeki milletvekilleri ve heyete de geçmiş olsun
dileklerimizi sunuyoruz.
DENİZ BAYKAL (Antalya) -
Sağ olun. ..........
......../........
KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIKLARININ BİRLEŞTİRİLMESİ YANLIŞTIR*
*Genel
Kurul Tutanağı 22. Dönem 1. Yasama Yılı 16 Nisan 2003, 67.
Birleşimde; KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIKLARININ
BİRLEŞTİRİLMESİYLE İLGİLİ KONUŞMAM
BAŞKAN -
..............Şahsı adına, Antalya Milletvekili Sayın Osman Kaptan;
buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlarım.
Bazı bakanlıkların birleştirilmesini, bakanlık sayısının
azaltılmasını Türkiye gündemine taşıyan, son seçimde değil, 1999'da
seçim bildirgesine alan ilk parti Cumhuriyet Halk Partisidir. Ancak,
Cumhuriyet Halk Partisinin dediği birleştirme bu değildir; çünkü,
Kültür ve Turizm Bakanlıkları ülkemiz için çok önemli iki
bakanlıktır. Mustafa Kemal Atatürk'ün belirttiği gibi, Türkiye
Cumhuriyetinin temeli kültürdür geleceği ise turizmdir. Dünyadaki
araştırmalar da gösteriyor ki, turizm, önümüzdeki kırk elli yıl daha
Türkiye'nin değişmez, olmazsa olmazı olacaktır. Son elli yıldır
dünyada, son yirmi yıldır da Türkiye'de en hızlı gelişen sektör
turizmdir. Günümüzde 500 milyar dolarlık turizm pastasından
Türkiye'nin aldığı pay ancak yüzde 2'dir.
Sayın milletvekilleri, Türkiye'nin en önemli sorunu, ekonomide borç
ve faiz batağından çıkmak, işsiz insanlarımıza iş bulmaktır; bunun
yolu da, üretimdir, ihracattır, turizmdir. Turizm sektörü, 2 000 000
insanımıza iş vermektedir. Turizm, gayri safî millî hâsılamızın
yüzde 6'sını oluşturmaktadır. Turizme yapılan yatırım 31 milyar
dolardır. İhracat geliri içindeki payı yüzde 30'dur. Vergi
gelirlerinin yüzde 10'u turizmden sağlanmaktadır. Turizm sektörüyle,
doğrudan ve dolaylı olarak, 39 sektörün yakın ilişkisi
bulunmaktadır.
Değerli milletvekilleri, gelin, bu iki bakanlığı birleştirmeyelim;
gelin, bindiğimiz dalı kesmeyelim.
Sayın milletvekilleri "ben, turizm ile kültürü pazarlarım" anlayışı
yanlıştır. Eğer, siz, kültürümüzü, turistik otellerdeki
animasyonlara indirgerseniz, Kültürle Turizmi birleştirebilirsiniz;
ancak, hem kültürümüze hem de turizmimize yazık edersiniz.
Turizm Bakanlığının, sabahlara kadar, bakanlık birleştirme
çalışmaları yerine, bu yıl 13 milyar dolar turizm gelirini nasıl
sağlayabiliriz, Irak ile turizm bölgelerimiz arasında 1 500-2 000
kilometre mesafe olduğunu dış ülkelere nasıl anlatabiliriz,
Türkiye'nin 2020 yılında 60 000 000 turist 50 milyar dolar gelir
hedefine nasıl ulaşabiliriz çalışmalarını yapması gerekir.
Sayın milletvekilleri, turizmde sezon başlamıştır; birleştirme
çalışmalarını sezon sonuna bırakın. İllâki birleştirecekseniz,
Turizm ile Çevre Bakanlıklarını birleştirin. Sayın Başbakan, bütçe
görüşmelerinde "Cumhuriyet Halk Partisi topu taca atıyor" dedi.
Sayın arkadaşlar, biz, topu taca atmıyoruz; biz, bu önerileri, size
pas olarak veriyoruz. Dikkat edin, kendi kalenize gol atıyorsunuz,
Türkiye'nin kalesine gol atıyorsunuz.
Bu
iki bakanlık, 1983 yılında, Turgut Özal'ın Başbakanlığı döneminde,
şimdiki gibi, Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak birleştirilmiş;
1989'da, yine Özal'ın Başbakanlığı döneminde, tekrar, iki bakanlık
olarak, birbirinden ayrılmıştır. 1989 yılında iki bakanlığı ayırma
gerekçesinde "turizm hizmetlerinin yoğunluğu kültür hizmetlerini
gölgelemektedir; millî kültürümüzün yozlaşmasını önlemek amacıyla,
bir bakanlığın iki işinden biri olma hüviyetinden çıkarılarak,
Kültür Bakanlığı isimli müstakil bir bakanlık eliyle yürütülmesinde
fayda ve zaruret görülmüştür" denilmektedir.
Sayın milletvekilleri, peki, şimdi size soruyorum: Turizm
hizmetlerinin yoğunluğu yirmi yıl önceye göre artmış mıdır, azalmış
mıdır; artmışsa, turizm, kültür hizmetlerini o dönemde gölgelediğine
göre, bundan sonra gölgelemeyecek mi; gölgeleyecekse, peki, niye iki
bakanlığı tekrar birleştiriyorsunuz?
Yine, millî kültürümüzün yozlaşmasını önlemek için iki bakanlık
tekrar ayrıldığına ve o zamanki gerekçe ortadan kalkmadığına göre,
şimdi bu bakanlıkları birleştirerek, kültürümüzün yozlaşmasına, bizi
biz yapan değerlerimizin yok olmasına olanak vermiş olmuyor musunuz?
Yirmi yıl geriye gitmek niyedir? Denenmişi tekrar niye denemeye
kalkıyorsunuz?
Değerli milletvekilleri, turizm sezonu başlamış, burnumuzun dibinde
Irak Savaşı; Amerika, İngiltere, Japonya, Almanya, Fransa gibi
ülkeler, bölgemizi turizmde riskli bölge ilan etmiş, Türkiye'de ise
hükümet, Kültür ile Turizm Bakanlıklarını birleştiriyor. "Siyasî
tercihimiz, birleştirirsek ne olacak" diyebilirsiniz.
Sayın arkadaşlarım, bakın, ben, size söyleyeyim ne olacağını;
muhakeme hakkı olmamak üzere, bütün mevcut yetişmiş kadroları
sıfırlıyorsunuz, yeniden kadrolaşma yapacaksınız. Bütün tabelalar,
mühürler, başlıklı kırtasiyeler değişecek, bir hengâme yaşanacak.
İki bakanlığın görevlerini alt alta yazdınız, yeni bakanlığı
kurdunuz; bu birleşme, önceden araştırılmış işlevlere, analizlere
dayalı bir birleşme olmadığı için, yeniden iş ve işlem yaprakları
hazırlanacak, görevler, yetkiler, sorumluluklar belirlenecek. Bu
görevlere uygun liyakatli personel mi atayacaksınız, yoksa, kendi
kadrolaşma anlayışınıza uygun, size sadakatli personel mi
atayacaksınız; onun takipçisi olacağız. Şu anda, her iki bakanlık
personeli, yurtiçi ve yurtdışı dahil, kendi derdine düşmüş
durumdadır, biz ne olacağız tedirginliğini yaşamaktadır.
Sayın arkadaşlar, zaman kaybediyoruz, zaman... Dahası var; görevler
ve görevliler belirlendikten sonra, o oda benim, bu oda senin, o
masa benim, bu masa senin, o personel benim, bu personel senin gibi,
altı ay, bir yıl bu birleşme telaşı içinde zaman kaybedilecek;
turizm sektöründen gelen kişiler bir günde yapılacak işlerini sezon
sonuna kadar yapamayacaklar, yaptıramayacaklar. Belki, siz, şimdi
diyorsunuz ki, siz muhalefet anlayışı içinde bunu söylüyorsunuz;
hayır, sayın arkadaşlar, ben, gerçekleri söylüyorum.
Örgüt, bir yapıdır; yönetim ise, bu yapıyı işletmek. Örgütteki
insanlar bir makine değildir. Bir örgüt psikolojisi vardır, bir
örgüt havası, bir örgüt iklimi vardır. Şu anda, örgüt iklimleri, bu
birleşmeye hazır değildir, herkes kara kışı yaşamaktadır.
Sayın milletvekilleri, bu bakanlıkların birleştirilmesinden turizm
sektörü de memnun değildir, kültür ile kamuoyu da memnun değildir.
Kültür eski bakanları da bu birleşmeye karşıdır. Gazetelerde çıkan
haberlerden iki örnek vermek istiyorum. "Hükümet, Turizm ile Kültür
Bakanlıklarını birleştirmekle meşgul; kime hangi koltuğu vereceğinin
hesabını yapıyor. Sektör rezervasyon iptalleriyle boğuşurken, bir de
Tekel Üst Kurulunun getirdiği içki ruhsatı meselesi çıktı; yani, beş
yıldızlı yirmi yıllık bir otel bile şimdi müşterisine içki vermek
için aylarca ruhsat almaya çalışacak." Bu sözler, Türkiye Otelciler
Birliği (TÜROB) Başkanı Sayın Sinan Babila'ya ait.
Kültür eski Bakanı İstemihan Talay, bakanlığın önemli görevlerinden
birinin de doğal ve kültürel mirası korumak olduğunu belirtiyor;
özellikle sit alanlarına yönelen bazı iştahlı taleplerin bu
bakanlıkça önlendiğini söylüyor. Gerçekten de, iki bakanlık
birleştiğinde sit alanları büyük sorun olacaktır.
Sayın milletvekilleri, kültür, bir ulusun, bir devletin, bir ülkenin
en temel var olma güvencesidir. Onun için, müstakil bakanlık olarak
kalması zorunludur. Turizm Bakanlığının birleştirilmesine ise
ihtiyaç vardır; ancak, bu birleştirme, Kültür Bakanlığıyla değildir;
Turizm Bakanlığı ile turizm sektörünün hedeflerini, anlayışlarını ve
olanaklarını, ilkesel ve eylemsel bazda birleştirmek gerekir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, size, 1 dakika ek süre veriyorum; lütfen, konuşmanızı
tamamlar mısınız.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Turizm Bakanlığı ile yerel yönetimlerin, ilgili bakanlıkların,
üniversitelerin, tüm resmî, özel ve gönüllü kuruluşların turizm
anlayışlarını, olanaklarını birleştirmek gerekir. Verimli ve etkin
bir eşgüdüm ve işbirliği sağlamak gerekir. Bu ortak anlayış ve
olanaklarla yurt dışında bir tanıtım seferberliğini, bir tanıtım
kampanyasını sürekli kılmak gerekir. Etkin ve işlevsel bir turizm
eğitimiyle, tüm halkımızın turizm bilincini geliştirmek,
birleştirmek, kaynaştırmak gerekir. Hepsinden önemlisi de,
kültürümüze ve turizmimize Yüce Meclisimizin sahip çıkması gerekir.
Yüce Meclisimiz sahip çıksın ki, KDV oranları, sağlıkta, eğitimde,
temel gıdalarda ve turizmde indirilsin; turizmde, ihracattaki gibi
teşvik sağlansın, elektrik ücretleri düşürülsün, ayakbastı ücretleri
rakip ülkelerin düzeyine indirilsin. Yüce Meclisimiz sahip çıksın
ki, iki bakanlık birleştirilmesin, Türkiye Cumhuriyetinin temeli
olan kültürümüz yozlaşmasın, Türkiye’mizin geleceği olan turizmin
hızı kesilmesin.
Hepinize saygılar, sevgiler sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.
........../.....
BU MEMLEKETİ SOYUP SOĞANA
ÇEVİRENLERİN YAPTIKLARI YANLARINA KÂR MI KALACAK? *
Niye Milletvekili dokunulmazlığını kaldırmıyorsunuz?
* TBMM
Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 1. Yasama Yılı 54. Birleşim 24/Mart
/2003 günü; Gümrük Müsteşarlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Devlet
Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ve Devlet İstatistik Enstitüsü
Başkanlığı 2003 yılı bütçeleri aleyhinde yaptığım konuşma.
BAŞKAN -
...Aleyhinde söz isteyen, Antalya Milletvekili Osman Kaptan;
buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2003 yılı Gümrük Müsteşarlığı,
Vakıflar Genel Müdürlüğü, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ve
Devlet İstatistik Enstitüsü Başkanlığı bütçeleri hakkında, aleyhte,
söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım; ayrıca, bizleri
televizyonları başında izleyen yurttaşlarımızı da saygıyla, sevgiyle
selamlarım.
Sayın milletvekilleri, dünyada ve Türkiye'de gümrük yönetimleri
yolsuzlukların odak noktası haline gelmiş örgütlerdir. Yolsuzluk ve
etikdışı davranışlar, bugün için tüm dünya ülkelerindeki gümrüklerin
ortak sorunlarıdır; çünkü gümrükler, uluslararası ticarî ilişkilerin
bire bir uygulama yerleridir. Gümrüklerin yolsuzlukla birlikte
anılması ve algılanmasından gümrükçülerimiz de şikâyetçidirler,
tedirgindirler, rahatsızdırlar. Ancak, bir gerçek de vardır ki,
yolsuzluk denildiği zaman ilk akla gelen de gümrükler olmaktadır.
Gümrüklerde yaşanan, bir "Paraşüt Operasyonuyla" 32 milyon dolar,
bir "Balina Operasyonuyla" 150 milyon dolar, bir "Kartal
Operasyonuyla" Bursa tekstilinden 14,7 milyon dolar tutarındaki
kaçakçılığı, bir "Buffalo Operasyonuyla" 5 469 ton dondurulmuş eti,
bir "Fırtına Operasyonuyla" 14 TIR kaçak akaryakıtı yine "Hasat
Operasyonuyla" 48 milyon dolar, "Sarkaç 1, Sarkaç 2" gibi
operasyonlarla mazot, akaryakıt, kaçak otomobil... Bu gibi
operasyonlar henüz belleklerimizden silinmemiştir.
Sayın milletvekilleri, son yirmi yılda ithalat ve ihracat
işlemlerinde yapılan yolsuzluklar yanında malî sistemimizi büyük
zaafa uğratan bir de "hayalî ihracat" felaketi yaşanmıştır. Kayıt
dışı ekonomiyi pompalayan, vergi sistemini altüst eden, köşe
dönmeciliği teşvik ederek toplumun ahlâkî değerlerini yozlaştıran,
inciten hayalî ihracat yolsuzluğunda da gümrük idarelerimizin büyük
sorumluluğu vardır. Türkiye'deki ekonomik krizlerin altında büyük
ölçüde yolsuzluklar, yolsuzlukların altında da, Dünya Bankası
araştırmalarına göre, birinci sırada gümrükler, ikinci sırada kamu
izinleri, üçüncü sırada da kamu sözleşmeleri ve ihaleleri yer
almaktadır.
Yolsuzluk, her şeyden önce, ekonomik gelişmenin önündeki en önemli
engellerden biridir. Yolsuzluk, hem yatırımı hem de büyümeyi önemli
ölçüde azaltmakta, ülkedeki eşitsizlikleri ve yoksulluğu da giderek
artırmaktadır. Yolsuzluğun çok ağır bir bedeli bulunmaktadır. Ne
yazık ki, bu bedeli de, hep, fakir ve fukara halkımız ödemektedir.
3
Kasım seçimleri öncesinde, Türkiye'nin iki önemli sorunu
bulunmaktaydı. Bunlar, yolsuzluk ve yoksulluk idi. Cumhuriyet Halk
Partisi de, Adalet ve Kalkınma Partisi de, bu konuyu, seçimlerde
sıkça işledik; yolsuzluk yapanlardan hesap soracağız dedik; yetim
hakkı yiyenlerden, yedikleri parayı geri alacağız dedik;
kendilerinden alamazsak, yedi sülalelerinden geri almak için hukukî
düzenlemeleri yapacağız dedik, yapacağız dediniz.
Sayın arkadaşlar, peki, şimdi, yolsuzluk yapanlardan niye hesap
sormuyoruz?! 51 sayfalık hükümet programında, geriye dönük
yolsuzluklarla ilgili, bırakın bir sayfayı, bir satır bile yazılan
bir şey yok, iki sözcük var, o da ileriye dönük,, "yolsuzluk ve suç
işleme eğilimini engelleyici düzenlemeler yapmak" diyorsunuz. Peki,
sayın arkadaşlar, şimdiye kadar yapanlar ne olacak?! Bu memleketi
soyup soğana çevirenlerin, yaptıkları yanlarına kâr mı kalacak?!
Yok, kalmayacak diyorsanız, o zaman, Vergi Barışı Kanunuyla, niye,
naylon faturacılarını affettik?! Niye, milletvekili dokunulmazlığını
kaldırmıyoruz?! Halka söz vermedik mi?!
Bir
gümrük müdürünün, Türkiye'nin neredeyse her yerinde evi barkı var.
Müfettişlerin "nereden buldun" sorusuna da "oğlumun düğününde
verilen takılardan aldım" diyor.
EYÜP FATSA (Ordu) -
Yargı onu aklamıştır; lütfen...
Siz
kendi hesaplarınızı verin, biz kendi hesabımızı vermişiz; vererek
geldik.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Bu da yeni moda sayın arkadaşlar; balık baştan kokar. Eğer, müdür
böyle yaparsa, memur ne yapmaz ki?!
Arkadaşlar, niye alınganlık gösteriyorsunuz ki...
BAŞKAN
- Sayın milletvekilleri, lütfen hatibin sözünü kesmeyelim.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Belge burada: "Bu mal nereden müdür" diye basına yansımış bir olay.
EYÜP FATSA (Ordu) -
Yargıda onun hesabı verilerek gelinmiştir.
OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın milletvekilleri, gümrüklerin,
yolsuzluk araştırmalarında karnesi en kötü kurumların başında yer
alması, Türkiye'de gümrüklerin en saygın, en iyi çalışan kurumlardan
biri haline getirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu yönde, son
yıllarda yapılan ve takdirle karşıladığımız iyileştirme
çalışmalarına süreklilik kazandırılması gerekmektedir; çünkü,
ülkemizde, 130 gümrük idaresi ve 8 000 görevlisi olan bu kurumun,
yıllık, yaklaşık 120 milyar dolar işlem hacmi vardır, bütün
kapılardan 28 000 000 yolcu, 50 000 gemi, 2 000 000 TIR giriş-çıkış
yapmaktadır, 2 000 000 dolayında ithalat ve ihracat beyannamesi
düzenlenmekte, devlet bütçesinin yüzde 15'ine yakın vergileri,
KDV'nin de yüzde 35'i gümrük idarelerince toplanmaktadır.
Son
yıllarda gümrük müfettişleri ve kontrolörleri, önemli yolsuzlukları
ortaya çıkarmış ve büyük hazine kayıplarını önlemişlerdir. Gümrük
Müsteşarlığında dört ayrı denetim biriminin benzer yetki ve görev
alanı içerisinde aynı işi gerçekleştiriyor olması, israfa,
verimsizliğe ve eşgüdümsüzlüğe neden olmaktadır. Bilimsel
yöntemlerle, hızlı, etkin ve sonuca yönelik işlevsel bir denetim
yapısının oluşturulması gerekmektedir. Denetimin yeniden yapılanması
yanında, performans odaklı bir denetim anlayışı da egemen
kılınmalıdır.
Sayın milletvekilleri, tanınmış bir sanayi odası başkanımızın dediği
gibi, bir ülkede organize sanayi bölgesi açmak için, eğer, 20'den
fazla yer seçim heyeti, 200'den fazla imza mecburiyeti ve kırk ila
altmış ay gibi bir süreyi de engel olarak koyuyorsak, diğer
taraftan, bir arazinin imarı için 256 imzayı gerekli kılıyorsak, o
ülkede yolsuzluğun ve rüşvetin olmaması da asla olası değildir. Onun
için, gümrük işlemlerindeki formalitelerin en aza indirgenmesi,
şekil ve yöntemlerin de yeniden belirlenmesi, yolsuzlukları
engellemeye yönelik olarak 1932'de çıkarılan 1918 sayılı
Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun başta olmak üzere, bütün
gümrük ve dış ticaret mevzuatı günün ekonomik koşullarına uygun
olarak değiştirilmelidir.
Değerli arkadaşlar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Almanya yakılmış
yıkılmış; Adenhour, zamanının polis örgütünü yeniden kuruyor; ancak,
polis, Hitler'in polisi, vur deyince öldürüyor. "Polis örgütünü
nasıl kuralım" diyorlar; aynı polislerden olsun, ama, daha insancıl
olsun diye düşünüyorlar ve sonunda, polise sendikalaşma hakkı
veriyorlar. Bunda da başarılı oluyorlar ve Almanya'nın bugünkü polis
örgütü de o zaman kurulmuş oluyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN -
Buyurun Sayın Kaptan.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın milletvekilleri, biz de, gelin, tüm memurlarımıza,
işçilerimize sendikalaşma hakkı verelim; hem de grevli,
toplusözleşmeli sendikal hakları olsun. Sendikalaşma, demokrasiyi
getirir; demokrasi şeffaflığı, şeffaflık ise denetimi getirir;
özdenetim de yolsuzluğa izin vermez.
Sayın milletvekilleri, görüşmekte olduğumuz bütçelerden birisi de,
Vakıflar Genel Müdürlüğü bütçesidir.
Eğer bugün için vakıf arazilerimizin 221 000 000 metrekaresi işgal
altında ise, bu genel müdürlük hakkında fazla bir şey söylemeye
gerek yoktur. Bu rakamı, Devlet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin
söyledi, Plan ve Bütçe Komisyonu tutanaklarında da vardır. Sayın
Bakan diyor ki: "Vakıfların, işgal altında 221 000 000 metrekare
arazisi bulunmaktadır."
Sayın arkadaşlar, bu nasıl bir işgaldir ki, 1924'te kurulan Vakıflar
Genel Müdürlüğü, malına, arazisine sahip çıkamıyor? Bu genel
müdürlüğün, bilgisayarda tam otomasyona acilen geçerek, kayıt dışı
kalmış malına mülküne ve işgal altındaki arazilerine sahip çıkması,
öncelikli görevi olmalıdır.
Ayrıca, çoğu kurum ve kuruluşlar vakıf kurarak, hastanede hasta
kabulden okullarda karne parasına, trafikten pasaporta her yerde,
vatandaşlarımızdan "vakıf makbuzu" adı altında para almayı, sanki
bir zorunluluk haline getirmişlerdir. Bu konuda çok yakınma vardır,
bu uygulamalara bir çekidüzen verilmesi de gerekmektedir.
Sayın arkadaşlar, Devlet İstatistik Enstitüsüne gelince, hayalî
ihracatı biliyorduk; ama, hayalî nüfusu bilmiyorduk. Devlet
İstatistik Enstitüsü sayesinde, 2000 yılı genel nüfus sayımlarında,
hayalî nüfusun da olduğunu öğrendik. Önce, geçici nüfusumuz
açıklandı, 72 milyon; kesin rakamlar açıklandı, meğer nüfusumuz 67
milyonmuş, 5 milyon nüfusumuz hayalîymiş.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN -
Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın Başkan, 1 dakika...
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, uygulamayı biliyorsunuz; teşekkür ediyorum.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Peki, teşekkür ederim. (Alkışlar)
........./......
KANAYAN YARA: KREDİ KARTLARI SORUNU? *
*TBMM
Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 1. Yasama Yılı 06/Mart /2003,
42. Birleşimde; TÜKETİCİNİN KORUNMASI KANUNUYLA İLGİLİ OLARAK
YAPTIĞIM KONUŞMA
BAŞKAN-
.....Madde üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Antalya
Milletvekili Sayın Osman Kaptan konuşacaklardır. Buyurun Sayın
Kaptan. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Tüketicinin Korunması
Hakkında Yasada Değişiklik Yapılmasına Dair Yasa Tasarısındaki
geçici madde 1 hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz
almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.
Sayın milletvekilleri, görüşülmekte olan, Tüketicinin Korunması
Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, mevcut
yasanın sekiz yıllık uygulama sürecindeki eksiklik ve aksaklıklarını
ortadan kaldırmayı, Avrupa Birliği mevzuatından ülkemiz
tüketicilerinin de yararlanmasını sağlamayı, tüketicilere sağlanan
hakların genişletilmesini, tüketicilerin karşılaştıkları güncel
sorunlara evrensel tüketici hakları doğrultusunda çözümler
bulunmasını, tüketici örgütlerine işlevsellik ve etkinlik
kazandırılmasını amaçladığı için, bu tasarı, Cumhuriyet Halk Partisi
Grubunca da olumlu karşılanmakta ve desteklenmektedir.
Ancak, bu yeni yasal düzenleme geleceğe dönüktür. Halbuki, geçmişte
mağdur olmuş, haklarını koruyamamış tüketiciler de bulunmaktadır.
Bunların başında da kredi kartı mağdurları gelmektedir. Resmî
kayıtlara göre, temerrüt faizleri nedeniyle kredi kartı borcunu
ödeyemeyenlerin sayısının 519 761, ödemede gecikenlerin sayısının
337 063, toplamlarının ise 856 824 olduğu anlaşılmaktadır; ancak, bu
sayı, kefilleri ve aileleriyle birlikte yaklaşık 7-8 milyon insanı
bulmaktadır. Bu insanlarımızın sorunlarının çözülmesi gerekmektedir.
İşte, bu geçici madde, bu sorunu çözmek için konulmuştur.
Sayın milletvekilleri, Türkiye'de yaşanan ekonomik krizden herkes
etkilenmiştir. En çok zarar görenler ise, işsizler, işçiler,
emekliler, memurlar, çiftçiler, esnaf, dul ve yetimler gibi, tüm dar
gelirlilerdir. Gelir dağılımında, zaten, büyük uçurumların, büyük
dengesizliklerin olduğu ülkemizde, bir de krizler eklenince, alt
gelir grubundaki insanlarımız geçimlerini sağlamak ve asgarî düzeyde
yaşamlarını sürdürebilmek için genel ihtiyaçları olan mal ve
hizmetleri kredi kartıyla satın almışlar, zamanında ödeyemeyince de
temerrüde düşmüşlerdir.
Değerli milletvekilleri, Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre temerrüdün
anlamı "dikkafalılık, kafa tutmak"tır. Bu anlama göre, insanlarımız
kredi kartı borcunu zamanında ödeyememiş ve temerrüde düşmüş ise,
sanki bankalara kafa tutmuş, dik kafalılık edip, efelik yaparak
"ödemiyorum" demiş oluyorlar. Bankalar da "sen misin bana kafa
tutan" deyip, yüzde 150 ile yüzde 375 arasında değişen oranlarda
temerrüt faizleri uygulamışlardır. Aylık yüzde 7-8 faizi ödeyemeyen
bu insanlar, yüzde 375 faizi nereden ve nasıl ödeyeceklerdir?!
Bankaların bazıları "biz temerrüt uygulamadık, kredi kartı verirken
yaptığımız sözleşmeyi uyguladık" diyorlar.
Bu
sözleşmeler karınca duası gibi yazıldığı için, zaten, bankaların
dışında okuyan da, anlayan da pek yoktur. Bu konuda yapılan bir
araştırmada "kredi kartı alırken, size imzalatılan sözleşmenin bir
örneği size verildi mi" sorusuna "hayır, verilmedi" diyenlerin oranı
yüzde 100'dür. Yine, "sözleşmenin içeriğini okudunuz mu" sorusuna
verilen cevap ise yüzde 79 oranında "hayır"dır.
Sayın milletvekilleri, kredi kartı kullanan insanlarımızın bir kısmı
cidden çok perişan olmuşlardır. Bırakın, kredi kartı sahiplerinin
temerrüdün sözlük anlamındaki gibi bankalara kafa tutmasını,
bankalardan korktukları için kaçacak delik aramışlardır. Bu kredi
kartı sahiplerine, kredi kartı mağdurlarına, Ankara Ticaret Odası
Başkanı Sayın Sinan Aygün sahip çıkmıştır; kamuoyunda büyük de
destek görmüştür; kendisine teşekkür ederiz.
Bakınız, size, mağdurların, sözüm ona, nasıl kafa tuttuklarını
anlatan Ankara Ticaret Odasına gelen bazı mektuplardan birkaç örnek
vermek istiyorum: "Ben, on altı yıllık bir devlet memuruyum. Kredi
kartı borcum yüzünden otuz altı yıldır oturduğum şehri terk ettim.
800 milyon lira olan kredi kartı borcum, 7 milyar lira oldu. Maaşım
hacizle kesiliyor, evliyim, bir çocuğum var; kiradayım. Eşim hasta;
tedavisini, oğlumun eğitimini yaptıramıyorum. Herkesin kolay çözüm
yolu ölümü ben de düşündüm. Hiç mi hakkımız yok insan gibi
yaşamaya?! Bu ülkede ne hırsızlar, ne uğursuzlar, ne hortumcular
affedildi. Bir sefer de hükümet, memuruna, çalışanına döndürsün bu
yasaları, affetsin, yaşama hakkı tanısın bizlere!"
Bir
başka mektup: "Ben bir anneyim. Bankalar leblebi gibi kart
dağıtıyor. Ödemeyince, canını değilse ciğerini söküp alıyorlar
insanın. Benim çocuklarım bankacı idi; birbuçuk yıldır işsiz,
boştalar. Tabiî boşta olan insanlar borç ödeyemez. 6 milyar, 20
milyar oldu. Kredi kartı bizi bitirdi. Bir ekmeğe muhtaç hale
geldik. İcranın biri gelip biri gidiyor. Banka kızımı mahkemeye
verdi ve kızıma hapis cezası çıktı. Kanayan yaralara merhem olun!"
Bankalar cephesine gelince; Gebze'den bir bankanın noterden çektiği
ihtarnamede "toplam borcunuzu, yıllık yüzde 375 temerrüt faizi ve
gider vergisiyle birlikte yirmi dört saat içinde bankamız
veznelerine ödemeniz -sayın arkadaşlar, dikkatinizi çekerim, yirmi
dört saat içinde bankamız veznelerine ödemeniz deniliyor- aksi
halde, icra, mahkeme ile yüzde 10 avukatlık ücretlerinin de
tarafınıza yükleneceği bildirilmektedir. Sanki bir ihtarname değil
bir tehditnamedir. İşte, esas kafa tutma buna denir.
Bir
acı örnek daha: Güneydoğu gazisi; 1997 yılında Hakkâri'de vatanî
görevini yerine getirirken Şemdinli'de PKK terör örgütüne karşı
girişilen çatışmada bastığı mayın yüzünden bacağını kaybetti, bacağı
olmadığı için uzun süre işsiz kaldı, evli ve 5 yaşında bir kız çocuk
babası olan gazi, maaşının yetersizliği yüzünden evinin geçimini
sağlamak için kredi kartıyla alışveriş yapmak zorunda kaldı. Borç
toplamı 1 milyar liraydı bankanın uyguladığı yüzde 375 faizle borç
5,5 milyar liraya ulaştı, temerrüde düştü, bankanın avukatına gitti
taksit kolaylığı gösterilmesini istedi; ancak, avukat, terör
örgütünün bile yıkamadığı kurşundan bile acı gelen sözler söyledi ve
"bana ne gaziysen, gazi olman beni hiçbir şekilde ilgilendirmez"
dedi.
Bankaların bu akıl almaz uygulamaları karşısında, kredi kartı
mağdurlarının içinde eşinden boşanan, evini terk eden, psikiyatri
tedavisi görenler olduğu gibi bir kısmı oturdukları kenti, bir kısmı
adını, adresini, kimliğini değiştirmiş, bir kısmı da intihar ederek
dünyasını değiştirmiştir.
Sayın arkadaşlar, geçmişin yarasını sarmak için bu geçici maddenin
konmasında yarar vardır. Plan ve Bütçe Komisyonunda da bu konuda
görüş birliğine varılmıştır.
Değerli milletvekilleri, yasaları çıkarmak kadar uygulamak da
önemlidir. Bakınız, mevcut yasaya göre 18 Kasım 2002 tarihinde,
bundan üç buçuk ay önce toplanan, 25'i bakanlık ve resmî kurumlar
ile 20'si ise sivil toplum örgütlerinden oluşan 45 kişilik Altıncı
Tüketici Konseyinin almış olduğu kararlardan bazı maddeleri sizlerin
bilgilerine sunmak istiyorum:
BAŞKAN -
Sayın Kaptan, konuşmanızı tamamlar mısınız.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Teşekkür ederim Sayın Başkanım; toparlıyorum.
"Elektrik ve telefon faturalarında, bir hizmet karşılığı olmayan
bedeller kaldırılsın. Akaryakıt, doğalgaz, enerji alanında keyfî
fiyat artışları ve yüksek oranda tüketim vergileri uygulanmasın.
Vazgeçilmez temel gıdamız olan, ekmek fiyatlarını belirlemedeki
yetki kargaşasına son verilsin. Sağlıkta ve ilaçta KDV kaldırılmalı;
elektrik, su, doğalgaz, telefon ve temel gıda maddelerindeki KDV
yüzde 1'e indirilmelidir.
Bankacılık, enerji, iletişim alanlarında uygulanan tek taraflı
sözleşmeler kaldırılmalı, açık ve anlaşılır şekilde düzenlenmelidir.
Tüketici örgütleri, ilgili kurumlardaki karar süreçlerinde temsil
edilmelidir. Ekonomik kriz nedeniyle daha da yoksullaşan
tüketicilerin ücret ve gelirlerinde, insanca yaşayabilmelerini
sağlayacak artışlar sağlanmalıdır."
Sayın milletvekilleri, mevcut 4077 sayılı Kanun gereği, Altıncı
Tüketici Konseyi, bu hükümet döneminde bu kararları aldı. Peki, niye
uygulanmıyor; niye, şimdi, tam tersi yapılıyor; neden çıktı yine bu
ek vergiler, ek zamlar? Seçimlerde verdiğiniz sözleri unuttunuz mu?
Hani çiftçiler, işçiler, yoksullar, emekliler, memurlar...
ÜNAL KACIR (İstanbul) -
Sayın Başkan, madde üzerinde konuşsun.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Efendim, tüketici hakları için bir konsey kuruluyor yasa gereği. Bu
konseyin aldığı karar, hükümeti doğrudan ilgilendiriyor ve 18
Kasımda bu kararlar alınmış. Siyasette seçmen, nihaî tüketici
durumundadır sayın arkadaşlar. Bu yasayla, tüketiciyi, ayıplı
maldan, aldatılmaktan korumaya çalışıyoruz; peki, siyasette
verdiğimiz sözlerin tersini yapmamız ayıplı siyaset olmuyor mu?! (AK
Parti sıralarından "Ne alakası var" sesleri) Seçmeni aldatmış
olmuyor muyuz?!
Sayın milletvekilleri, hükümetin, Tüketici Konseyi kararlarını
acilen yerine getirmesi doğru olur; bekleriz, destekleriz. Bu yasa
değişikliğinin yapılması ve geçici maddenin konulması doğrudur,
destekliyoruz; ancak, kredi kartı mağdurlarına hayatı zehir eden
bankalardan birine 6 milyar dolar destek çıkılması yanlıştır...
Yanlıştır... Yanlıştır!
Sayın milletvekilleri, sözlerimi bitirirken, Boğaz Köprüsünden
atlayarak intihar eden, kredi kartı mağduru, 24 yaşındaki Ankaralı
bir gencimiz arkasında 3 tane not bırakıyor; birini ailesine, birini
annesine, birini de hükümete; ona değinmek istiyorum.
Hükümete ne diyor: "Lütfen, ülkeyi, doğru dürüst yönetin.".
Bu
sözleri sizlere hatırlatmak istiyorum.
ÜNAL KACIR (İstanbul) -
Tarihini de söyler misiniz.
OSMAN KAPTAN (Devamla)-
Evet, Sayın Hükümet, Sayın İktidar; ülkeyi lütfen, doğru dürüst
yönetin; ülkeyi, lütfen, doğru dürüst yönetelim.
Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)
ÜNAL KACIR (İstanbul) -
Hangi tarihte; söyler misiniz?
BAŞKAN -
Teşekkür ederim Sayın Kaptan. .......
......./.......
KEMAL
UNAKITAN AFLARI HER ŞEYE RAĞMEN ÇIKTI*
*TBMM
Genel Kurulunun 22. Dönem 1. Yasama Yılı 25/Şubat /2003 tarihinde
yapılan 36. Birleşimdeki “VERGİ BARIŞI” KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK
YAPILMASI İÇİN VERDİĞİMİZ ÖNERGE ÜZERİNE ÖNERGE SAHİBİ OLARAK
YAPTIĞIM KONUŞMA.
(Bir çok değişiklik önergesi gibi bu önerge içeriğinin de ne kadar
yerinde ve haklı olduğu “VERGİ AFFI”ndan kimlerin nasıl ve ne kadar
faydalandığının ortaya çıkmasıyla anlaşılmıştır.)
BAŞKAN -
Diğer önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Görüşülmekte olan yasanın 14 üncü maddesine aşağıdaki hükmün,
dördüncü fıkra olarak eklenmesini arz ve teklif ederiz.
Osman Kaptan (Antalya) ve arkadaşları
"22 nci Dönem milletvekilleri ve bu dönemde görev yapan bakanlar, bu
yasa hükümlerinden yararlanamaz."
BAŞKAN -
Komisyon önergeye katılıyor mu?
PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANVEKİLİ MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU
(Bursa) -
Önergeye katılamıyoruz. Ayrıca, önergenin Anayasaya aykırılık hususu
da var; onun için katılamıyoruz. (CHP sıralarından "Oo" sesleri)
BAŞKAN -
Hükümet katılıyor mu?..
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (İstanbul) -
Önerge Anayasaya aykırı olduğundan, katılamıyoruz. (CHP sıralarından
"Bravo[!]" sesleri, alkışlar[!])
BAŞKAN -
Önerge sahibi konuşacak mı, yoksa gerekçesini mi okutayım?
OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Konuşmak istiyorum.
BAŞKAN -
Buyurun Sayın Kaptan.
Konuşma süreniz 5 dakikadır.
OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; görüşülmekte olan Vergi Barışı
Yasasının 14 üncü maddesine yeni bir fıkra eklenmesi konusunda,
önerge sahipleri adına, söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla
selamlarım.
Sayın milletvekilleri, ülkemizde temiz siyaset ve temiz toplum
özleminin ısrarla dile getirildiği bu dönemde, naylon fatura
kullanarak vergi kaçıranları affeden bu yasanın, Parlamentoda yasama
görevi yapanları kapsamaması gerektiği kanısındayız; çünkü, bu
Parlamentodaki hiçbir milletvekilinin sahte belge kullanarak vergi
kaçırması söz konusu olamaz, olmamalıdır. (CHP sıralarından
alkışlar)
Sahte belge kullanarak vergi kaçıranlar, topluma karşı görevlerini
yapmadıkları gibi, bir anlamda, tüyü bitmemiş yetimlerin haklarını
da yemektedirler. Bu Parlamentonun saygınlığının korunması için, bu
yasanın 22 nci Dönemde görev yapan milletvekillerini ve bakanları
kapsamaması gerekir. Toplumumuzda Parlamentoya olan güvenin
pekişmesi açısından, bu değişikliğin yapılması uygun olacaktır.
Dolayısıyla, görüşülmekte olan Vergi Barışı Kanununun 14 üncü
maddesine, dördüncü fıkra olarak "22 nci Dönem milletvekilleri ve
bu dönemde görev yapan bakanlar bu yasa hükmünden yararlanamaz"
ifadesinin eklenmesi uygun olacaktır.
MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) -
Anayasaya aykırı olacak.
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın milletvekilleri, gerçekten barışçı isek, gerçekten
Parlamentonun saygınlığını korumak istiyorsak "Anayasaya aykırı"
tezi ileri sürülemez. Anayasada vergi kaçırmak, naylon faturacılara
taviz vermek var mı?! (CHP sıralarından alkışlar)
Sevgili milletvekilleri, eğer, gerçekten barışçı isek, gerçekten
Parlamentonun onurunu korumak istiyorsak, şaibeli milletvekili ve
bakan durumuna düşmek istemiyorsak, gerçekten savaşçı değil de
barışçı isek, gelecek savaş tezkeresine hayır dememiz ve bu yasadaki
değişiklik önergesine de evet dememiz gerekir.
Hepinize saygılar sunarım. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan. ........
BAŞKAN -
Teşekkür ediyorum Sayın Kaptan.
Komisyonun ve Hükümetin katılmadığı önergeyi oylarınıza sunuyorum:
Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Önerge reddedilmiştir.
............./..............
BU NE BİÇİM AF? *
Çiftçi, Esnaf ve Sanatkarın affı ne olacak?
*Genel
Kurul Tutanağı 22. Dönem 1. Yasama Yılı, 20/Şubat /2003, 35.
Birleşim; “VERGİ BARIŞI” KANUNU GÖRÜŞÜLÜRKEN TBMM GENEL KURULUNDA
YAPTIĞIM KONUŞMA
BAŞKAN -....
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Antalya Milletvekili Sayın
Osman Kaptan; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA OSMAN KAPTAN (Antalya) -
Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; 4792 sayılı Vergi Barışı
Kanununun 1 inci maddesi hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu
adına, görüşlerimi açıklamak için söz almış bulunuyorum; hepinizi
saygıyla selamlarım.
Sayın milletvekilleri, Vergi Barışı Kanununun 1 inci maddesi kapsam
maddesidir. Vergi kapsamına giren vergi ve diğer kamu alacaklarına
ilişkin cezaları, gecikme zammı ve gecikme faizlerini
belirlemektedir. Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur primlerinin de
aynı anlayış içinde kapsama dahil edilmesi uygun olurdu; ancak, bu
yapılmamıştır. SSK ve Bağ-Kur prim borçları ile çiftçi borçları için
aynı anlayış çerçevesinde bir yasal düzenleme acilen yapılmalıdır.
Hatta, çiftçi borçları için yasaya bile gerek kalmadan bir
kararnameyle sorun çözülebilecek durumdadır.
Sayın milletvekilleri, ülkemizde 2000 ve 2001 yıllarında yaşanan
ekonomik kriz, tüm dar gelirlileri, çiftçiyi, işçiyi, esnafı,
memuru, emekliyi, herkesi etkilemiştir. En fazla etkilenenlerin
başında da tarım kesimi gelmektedir. Çoğu köylerde, tüm köylüler
icralık olmuştur. Evini barkını, tarlasını tapanını, traktörünü
satan çiftçilerimiz, borçlarını ödeyemedikleri için perişan
durumdadırlar. Çiftçilerimizin anapara dahil, yaklaşık 4 katrilyon
lira borcu bulunmaktadır; bunun 2,9 katrilyon lirası Ziraat
Bankasına, kalanı da tarım kredi kooperatiflerinedir.
Çiftçinin, tarım kredi kooperatiflerine anapara borcu 550 trilyon
lira olmasına karşın, tahakkuk eden ve edecek olan faizler toplamı
900 trilyon lirayı bulmaktadır. 1999 yılında 1 milyar lira kredi
kullanan bir çiftçinin borcu, 2002 yılı başında 6,2 milyar liraya
ulaşmıştır. Bunun 3,9 milyar lirası normal faiz, 1,3 milyar lirası
da temerrüt faizidir. 1 milyar lirayı ödeyemeyen çiftçi, 6,2 milyar
lirayı nereden ödeyecektir?!
Sayın milletvekilleri, kredi kullanan yaklaşık 1 600 000
çiftçimizin, borçlarından dolayı 792 000'i, yani, kredi alan çiftçi
ailelerin yarısı icralıktır, yasal takiptedir.
Krizle birlikte tüm girdi fiyatları anormal derecede yükselmesine
karşın, ürün fiyatları sürekli düşmüştür. Çiftçilerimizin kullandığı
gübre yarı yarıya azalmıştır; bu da, ürünün azalacağını
göstermektedir.
Sulu tarım bitmek üzeredir. Çiftçi, elektrik parasından bıktığı
için, sulu tarımı bırakmak zorunda kalmıştır. Ödeme güçlüğü
içerisindeki çiftçilerimizin, 2002 yılı ekim ayı itibariyle, sadece
TEDAŞ'a elektrik borcu, faiz dahil, 272,1 trilyon liradır.
AKP, seçimlerde "çiftçinin borcunun aslı ertelenecek, faizleri
silinecek" dedi; şimdi, niye gereğini yapmıyorsunuz?
Sayın milletvekilleri, kamuoyu bu konuda bir beklenti içerisine
sokulmuştur. Bakınız, 19.11.2002 tarihli bir gazetede "AK Parti,
aylar önce hazırladığı Vergi Barışı Kanunu Tasarısını imzaya açacak.
Tasarı, çiftçi borçları için ödeme kolaylığı getiriyor" deniliyor.
Yine bir başka gazetede "çiftçiye faiz affı; anapara borcunu altı ay
içinde ödeyen çiftçinin gecikme faizi ve cezasının yüzde 90'ı
affedilecek" deniliyor; ama, şimdi, görüyoruz ki, kanun içinde, bu
anlamda, çiftçi yok, Bağ-Kurlu yok, sigorta primini ödeyemeyen esnaf
yok, işveren yok, serbest meslek erbabı yok.
Sayın milletvekilleri, Vergi Barışı Kanunu, devletle mükellef
arasında doğmuş ihtilafı sona erdirmeyi ve kamu alacağını mükellefin
ödeyebileceği bir tutara indirmeyi, yargı organlarını ve vergi
dairelerini yığılmış dosyalardan kurtarmayı amaçlamaktadır; ancak,
devletle sadece mükellefler ihtilaflı değildir; çiftçinin,
Bağ-Kurlunun, sosyal sigorta primlerini, kredi kartı borçlarını
ödeyemeyenlerin durumu, mükelleflerden iyi değildir, hatta daha da
kötüdür. Siz, naylon faturacıları, hayalî ihracatçıları, vergi
kaçakçılarını ekonomik krizden etkilenmiştir diye affedeceksiniz;
kredi borcunu ödeyemeyen çiftçileri, prim borçlarını ödeyemeyen
esnaf ve sanatkârları ve Bağ-Kurluları affetmeyeceksiniz; sizin
adalet anlayışınız bu mu?
Kanunun adı da vergi barışıdır. Savaş rüzgârlarının estiği
günümüzde, "barış" sözcüğü, elbette, daha da bir anlam
kazanmaktadır; ancak, barış, toplumun bütün kesimlerini kapsadığı
zaman bir anlam ifade eder. Nitekim, bu kanun, sadece devletle
mükellefleri barıştırmaya dönük olduğu için, ekonomik krizden
etkilenen tüm kesimleri kapsamadığı için, bu bir Vergi Barışı Kanunu
değil, bu bir vergi affı kanunudur demek daha doğru olurdu.
Sayın milletvekilleri, ülkemizde yaşanan ekonomik krizden dolayı 2
000 000'a yakın kişi işinden olmuştur, 300 000'den fazla işyeri
kapanmıştır. Çalıştırdığı işçilerin sigorta primlerini
ödeyemediği için işyerini kapatan mükellefin vergi cezalarını
affedeceksiniz; ama, sigorta prim borçlarını, faizlerini
affetmeyeceksiniz; primlerini ödeyemeyen Bağ-Kurlunun prim borcu
faizlerini affetmeyeceksiniz. Bu, nasıl bir anlayış; sizin barış
anlayışınız bu mu?! Önce çiftçilerle barışın, çiftçilerle; önce
sigorta primlerini, dükkân kirasını, elektrik, su, telefon parasını
ödeyemediği için işyerini kapatan esnafla barışın, esnafla; işyeri
kapandığı için işinden olan, eşinden boşanan, intihar eden
insanlarımızın aileleriyle barışın.
Sayın milletvekilleri, 24 Aralık 2002 tarihinde, Türkiye Büyük
Millet Meclisine Adana'dan dilekçe yazan bir grup Bağ-Kurlu
vatandaşımız diyor ki: "Bir kişinin 700 000 000 lira sigorta prim
borcu var. Bu Bağ-Kurlu vatandaşımızın faizlerle birlikte toplam
borcu 9,5 milyar liraya ulaşmıştır. Şimdi, faizi, anaparanın 13
katına ulaşmıştır..."
700
000 000 lirayı ödeyemeyen bu Bağ-Kurlu vatandaşımız 9,5 milyar
lirayı nasıl ödeyecektir?! Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. İşte,
size bir örnek Erzurum'dan, bir örnek Bursa'dan, bir örnek
Antalya'dan...
Bu
vatandaşlarımız "bankaları biz soymadık, Türkiye'de olan biten
yolsuzlukları biz yapmadık; biz, ne hayalî ihracatçıyız ne naylon
faturacıyız ne de vergi kaçakçısıyız. Onlara af var da, bize yok mu;
onlarla barışacaksınız da, namusuyla doğru dürüst çalışan bizlerle
dargın mı duracaksınız" diyorlar.
Bu
vatandaşlarımız, sorunlarının çözümünü Yüce Meclisimizden
bekliyorlar. Hükümeti, halkımızın sesine kulak vermeye ve gereğini
yapmaya davet ediyoruz.
Hepinizi saygılarla selamlarım. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN -
Teşekkür ederim Sayın Kaptan.......
............/.......
ıı.BÖLÜM
PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU ÇALIŞMALARINDAN SEÇMELER
TÜRKİYE TURİZMİ UCUZA MI GİDİYOR? *
*TBMM
Plan ve Bütçe Komisyonunda
21 Kasım 2005 günü;
SAĞLIK BAKANLIĞI,- Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü ile
KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI 2006
yılı bütçeleri görüşülürken yaptığım konuşma.
BAŞKAN –
Teşekkür ederim. Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, hepinize saygılar
sunuyorum, iyi akşamlar diliyorum.
Sayın arkadaşlar, Türkiye’deki turizm olgusu, turizm sektörü
önümüzdeki 40 yıla, 50 yıla daha damgasını vuracak, Türkiye’nin
olmazsa olmazı olacak bir sektör. Ama, bu sektörün birtakım
sorunları var. Maalesef, bu sorunların da çözülmediği ve çözülmek
istenmediği de aşikâr. Bütçeye baktığımız zaman da bunu görüyoruz.
Türkiye’nin önemli sorunları nedir dendiği zaman, 1- işsizlik, 1-
cari açık ve terör deriz. Yapılan araştırmalar terörü de körükleyen
nedenlerden birisinin eğitimsizlik ve işsizlik olduğunu ortaya
çıkarıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin iki temel sorunu, işsizlik, yani,
istihdam ve döviz açığı. Bu iki sorunun da, bu iki derde deva da
turizm. Peki, bu sorunu çözücü yönde baktığımız zaman bütçe yeterli
mi? Şimdi, sayın arkadaşlar, enflasyondan arındırılmış rakamlarla
baktığımız zaman Bakanlık bütçesi; 2002 yılını 100 olarak kabul
edersek, 2004’te yüzde 80’e inmektedir ve 2006 program hedefi yüzde
97’dir. Yani, dördüncü yılına giren bu hükümetin bakanlık bütçesi
2002 düzeyinin altındadır. Sayın Başkanım, dikkatinizi çekiyorum,
aynı zamanda Sayın Bakana da söylüyoruz.
Yine, konsolide bütçe içerisinde bakıldığı zaman bu da binde
40’lardadır, 41’lerdedir. Bunda da giderek 1985’i konsolide bütçe
içerisinde payı binde 52 iken şu aralarda binde 40’lara inmiştir.
Şimdi, istihdamı çözme yönünde, örneklere baktığımız zaman,
özellikle Akdeniz çanağındaki ülkelerde, İspanya’da yüzde 8,
İtalya’da yüzde 7’lerde, 8’lerde, Yunanistan’da yüzde 7’lerde,
6’larda, bizde yüzde 3’lerde. Demek ki, sayın arkadaşlar, turizme
gerekli önemin verilmesi halinde, bugün 2 milyon insan turizmden
ekmek yiyorsa, bunun 6-7 milyon insana ulaşması söz konusu olabilir.
Dolayısıyla, işsizliğin çözümünde ve döviz geliri açısından cari
açığın giderilmesinde turizm araç olarak kullanılmalıdır. Bakıyoruz,
turizmin tüm tesislerinde, tüm sektörde böyle olmamakla birlikte,
ameleyi garson yapan, otel genel müdürünü asgari ücretle çalıştıran,
her şey dahil sisteminden dolayı patatesten 9 çeşit yemek yapan çok
ucuz zeytinyağını 5 yıldızlı otellerde bile kullanabilen, hatta
hatta bazı tesislerin, bütün tesisler olmasa bile, mutfaklarında
imalathane gibi, laboratuar gibi kullanılarak rakı, şarap
üretildiği, gazoz üretildiği bir sektör acaba bu duruma niye
gelmiştir? Elektriği, suyu kaçak kullananlar da vardır. Giderek
kalitesizlik, giderek kayıt dışılığa gitmenin nedeni nedir? Turizm
sürekli ucuza mı gidiyor? Bir bakıldığı zaman turizmde aslında gelen
insan sayısı, artıyor, her sayın bakan da bunu giderek, övünerek
söylerler. Sayın arkadaşlar her on yılda turizm Türkiye’ye gelen
turist sayısında 3 kat artma vardır. Bunun hiç de gerek yok. 1984’te
2,2, 94’te 6,6, 3 katını alın 17-18 milyon 2004’te. Demek ki,
2014’te 50 milyon turist gelecektir Türkiye’ye. Ona göre yatak
kapasitesi, ona göre altyapıyı yapmamız, hazırlamamız gerekiyor.
Altyapı maalesef, yetersizdir. Sayın arkadaşımız, Koçyiğit biraz
önce söyledi, eski Turizm Bakanının çok önemli işler yaptığından söz
etti, şimdi, kayıtlara bakarsa Sayın Koçyiğit, şunu görür, eski
Turizm Bakanı Erkan Mumcu, 2004 yılı mayıs ayı sonuna kadar
Antalya’nın tüm altyapı sorunları halledilecektir dedi. 2004 mayıs
değil, 2005 mayısı da bitti, Antalya’nın altyapı sorunları
halledilmediği gibi, toplanan 200 milyon dolar da başka yerlere
harcandı ve elimde gazete kupürü var, Almanlar Antalya’dan
şikâyetçi, Antalya’ya gelmemek için gerekli uyarıları yapacağız
diyorlar. Dolayısıyla, altyapı hizmetleri yarım kalmıştır.
Sayın arkadaşlar, bir iki örnekle sözlerimi bitirmek istiyorum.
Türkiye’de turizm ucuza mı gidiyor diyoruz. Evet, Sayın Bakan,
baktığımız rakamlara göre, OECD ülkeleri içerisinde örneğin
İtalya’da 105 dolar olan mal ve hizmet, Türkiye’de 59 dolar.
Almanya’da 100 euro olan hizmet, Türkiye’de 58 euro. Efendim,
Hollanda’da 100 euro olan hizmet, Türkiye’de 52 euro. Dolayısıyla,
euro bölgesi ülkelerde en pahalı İsviçre iken en ucuza giden
Türkiye.
Yine, Türkiye’de 5 yıldızlı otellerde bir haftalığına uçak geliş
gidiş, 200-300 dolara tatil yapma olanakları bulunuyor. Yani,
yabancıya ucuz, yerliye pahalı mı oluyor? Bir de bir içki olayı var.
Şimdi, bu içki olayında özellikle yasakların yasak olduğu bir
Türkiye diyorsunuz, kitabınızın giriş bölümünde, Sayın Bakan,
Türkiye’ye gerek yok, yasakların yasak olduğu, kendi ilinize seçim
bölgenize bakın yeter.
Sayın Başkan, gazetelerden okuyoruz, Aydın’da piknik yerinde içki
içmek yasak galiba, belediyenin uygulamalarıyla. Türkiye’de tabii,
onlar turistik yer mi değil midir onları bilemiyorum, ama, hakikaten
Türkiye’de içkiye karşı büyük bir baskı olayı var ve bu konuda
mesela bir gazete kupüründe diyor ki, bir turizmci içkide ÖTV oranı
yüzde 700, her şey dahilci oteller mecburen içkiye başka maddeler
koyuyor. Avrupa’da 400 euro olan şampanyayı ben 900’e satmak
zorundayım diyor. Ve Yunan adalarına giden yabancı tekneler, yatlar
benzinini oradan alıyor, tekrar geri geliyor diyor. Fransa’da KDV
yüzde 5,5; İtalya’da yüzde 10, Yunanistan’da yüzde 8, Türkiye’de
yüzde 18. Sayın Başbakan, indirilecek dedi. Sonunda ne oldu, IMF, üç
yıllık anlaşmanız var, indirilmeyecek dedi. Sayın Bakan, soruyorum,
indirilecek mi bu KDV, indirilmeyecek mi? Ve bu Yıldız Sarayın,
Sayın Bİrgen Keleş’in konuşmasında sözünü ettiği konulardan birisi.
Yıldız Sarayında 400 metrekarelik bir halı var. Şale sarayında.
Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı yazıyorsunuz, yabancı bir firma
burada film çekebilir diye, 13 milyar lira mı, 20 milyar lira mı
para alınıyor, kiraya veriyorsunuz ve orada 400 metrekarelik bir
halı, zarar görüyor. Sayın Bakan, Kültür Bakanının görevi bu
kültürel eserleri korumak değil mi? O yüz yıllık bir halı, Kurtuluş
Savaşında Sivas’a Yıldız Sarayının birtakım eşyaları taşınırken o
halı taşınamamıştır. Ama, ben gözümle gördüm, o halıda birtakım
yıpranmalar olmuş o film çekmeden dolayı. Filmin konusu nedir?
İnternetle ilgili bir holdingin merkezi olarak kullanılıyormuş. O
sarayla bunun ne alakası var! Biz bunu Meclis Başkanına sorduk.
Meclis Başkanı dedi ki, Kültür Bakanlığı bize yazıyor, biz de izin
veriyoruz. Sayın Bakan, kültürümüze sahip çıkmamız lazım. Kültür
bizim geçmişimiz, turizm ise geleceğimiz, turizme de gerekli önemin
ve önceliğin verilmesi lazım. Yani, biz işte Başbakan, davet ediyor,
ne olursanız olun, bütün işadamları gelin Türkiye’ye diyor.
Almansan, Yahudiysen, Russan gel diyor. Siz de Turizm Bakanı olarak,
Ruslar görgüsüz diyorsunuz. Bunlar olmuyor Sayın Bakan.
Teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, teşekkür ediyorum.
......./........
HÜKÜMETİN KAFASI KARIŞIK *
*TBMM
Plan Ve bütçe Komisyonunda 09.11.2005 günü; Millî İstihbarat
Teşkilatı, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, Atatürk Kültür
Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türkiye Bilimsel ve Teknik
Araştırma Kurumu Başkanlığı, Türkiye Bilimler Akademisi Başkanlığı,
Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Yüksek Denetleme
Kurulu, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Devlet Personel Başkanlığı,
Diyanet İşleri Başkanlığının 2006 yılı bütçeleri görüşülürken
yaptığım konuşmadan
BAŞKAN –
........ Buyurun Osman Bey. Süreniz 5 dakika.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Başkan yardımcısı, Sayın Bakan, değerli genel
müdürler, değerli arkadaşlarım; şimdi, çok kısa, öz; ama, soruya
dönük bazı şeyleri ifade etmek istiyorum.
Sayın Başbakan Norveç’e gidiyor. Norveç’de diyor ki “Türkiye’de Kürt
sorunu yoktur.” Norveç’ten dönüyor, Türkiye’ye geliyor, Türkiye’de
Kürt aydınları veyahut aydın bir grup kendisini ziyaret ediyor;
“Türkiye’de Kürt sorunu vardır” diyor. Diyarbakır’da da bunun
üzerine PKK eylem yapacakmış veyahut protesto yapacakmış ve
“Başbakan sorunu tanıyor, öyleyse, sorunu tanıdığına göre, zaten
bizi de tanır, protestodan vazgeçelim” deniyor. O günkü gazetelerde
bu yer aldı.
Sayın arkadaşlar, Sayın Bakan; şimdi, Başbakanın ve bakanların ve de
hükümetin bu terör konusunda, azınlıklar konusunda, Kürt konusunda
kafası karışık mı, net mi? Eğer kafası karışık değil netse, niye
yurt dışında başka söylüyor, yurt içinde başka söylüyor. Bu konunun
cevabını bekliyorum. Yazılı da olabilir.
MEHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU (Tokat) –
Sayın Başkanım, bu sorunun bütçeyle ilintisi nedir?
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Başbakanlık bütçesi.
ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) –
Para?!. Para var mı içinde? Para olmayınca arkadaşlar için sayılmaz;
bütçeden arkadaşların anladığı bu.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
İkincisi, Genelkurmayda, terörle ilgili bir brifing veriliyor. Bu
brifingde, Sayın Başbakana bağlı bir terör birimi kurulması
isteniyor. Başbakan Moğolistan’da “olabilir, kurulabilir” diyor.
Türkiye’ye geliyor, Türkiye’de de aynı ifadeyi yineliyor; “olabilir”
diyor, olaya sıcak bakıyor. Ancak, sonradan, Bakanlar Kurulunda,
Sayın Adalet Bakanı, hükümet sözcüsü çıkıyor “ buna gerek yok”
diyor.
Şimdi, terör, Türkiye için ciddî bir sorun değil mi? Eve dönüş
yasası çıkarıldı ne oldu? Eve dönüş mü oldu, dağa dönüş mü oldu,
PKK’cılar, Hizbullahcılar, bu Sivas olaylarında insanları diri diri
yakanlar affedildi.
Sayın arkadaşlar, şimdi, bu şehit cenazelerine, ben, özellikle,
İktidar Partisi milletvekillerinin ilgi göstermesini istiyorum. Niye
diyeceksiniz? Bu şehit cenazelerinde halkımızın tepkisi çok büyük.
Polis kayıtlarında vardır. MİT’in yetkilisi buradadır. Eylül
başında, Antalya’nın Korkuteli İlçesinde bir şehit cenazesine
katıldım. 4 milletvekiliydik, bir Burdur Milletvekili, 3’ü de
Antalya milletvekiliydi; ama, iktidardan bir arkadaşımız yoktu.
Keşke olmasını ve şahit olmasını isterdim. Orada söylenen söz aynen
şuydu: Namaza duruldu -gazeteler yazdı o zaman, halkta büyük bir
galeyan var-, bir kişi, namazdan hemen önce “eve dönüş yasası diye,
dağa dönüş yasası çıkaran şerefsiz siyasîlere yazıklar olsun” dedi.
Ben, orada, bir milletvekili olarak yerin dibine girdim. Bu, ikinci
bir defa tekrar edildi; “bir şehit kardeşi olarak ben bunu
söylüyorum” dendi, ikinci defa söylendi. Orada kürsü kurulmuştu,
valisi vardı, paşa vardı; ama, bunun üzerine hiçbir konuşma
yapılmadı. Belki olay daha büyük boyutlara taşınmasın diye
yapılmadı; ama olan bu. Söylenen sözü; şimdi burada sizlere
aktarıyorum.
Şimdi, ABD, terör konusunda, Türkiye’nin yanında mı, karşısında mı?
Yanındaysa... Basındaki kadarıyla veyahut devlet yetkililerinin
belirttiğine göre, yanımızda, bizi destekliyor. Peki, bu, PKK’ya
karşı tutumlar nedir? Yani, Türkiye’nin yanındaysa Amerika,
Bağdat’ta PKK’nın büro açması ne demek oluyor? Bunun yanı sıra, yine
Kerkük’te PKK’nın bayrak çekmesi ne oluyor? Bu konuda hükümetin sesi
niye çıkmıyor?
Bir başka konu, Sayın Başbakanın ayağının değmediği ülke kalmadı. Bu
konuda kaç ülkeye gitti, kaç lira para harcandı falan gibi bir soru
da sormuyorum. Bu konuda cevap verilirse de niye veriyorsunuz da
demiyorum, o başka; ama, benim esas üzerinde durduğum konu, bu
gezilerin Türkiye’nin imajına katkısı ne olmuştur? Bunu merak
ediyorum.
Şimdi, dünyanın önde gelen, en büyük reklam firmalarından, araştırma
firmalarından biri, geçenlerde bir araştırma yapmış, 30 tane de
ülkeyi sıralamış. Bu 30 ülke içerisinde, Amerika Birleşik
Devletlerinin imajı olumsuz yönde. Doğrudur, savaşlar çıkardı,
bilmem ne, olumsuz yönde oldu ve “imajını düzelt” deniliyor
Amerika’ya. Türkiye’nin imajı “beyaz yaprak” deniliyor; sıfır; yani,
olumlu da, olumsuz da bir tanınmışlığı yok.
Sayın arkadaşlar...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN –
Teşekkür edin kapatalım; son sözünüz.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Son söz.
Yine, efendim, Sayın Başbakan, ulusa seslenişinde “hortumlamayı biz
kestik” diyor. Doğru; mu acaba?
Arkadaşlar, 17 katrilyon lira bu İmar Bankasındaki hortumlanma hangi
dönemde oldu? Hani bir BDDK üyesi vardı, atanamadı, bir ay gecikti,
falan... O aralarda...
MUSA UZUNKAYA (Samsun) –
Alakası yok.
BAŞKAN –
O işte yanlışlık yaptınız Osman Bey.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Niye, niye?! Yanlış değil. Niye yanlış? (AK Parti sıralarından
gürültüler)
KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) –
Satır satır ispat edebiliriz.
BAŞKAN –
Neyse...
Tamamlandı mı efendim?
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Bir de diyanet işlerine bakan Sayın Bakanımıza soruyorum: Sayın
Bakanımızın imajı mesela iyi; bunu açıkça söyleyeyim, Türkiye’de
kültürlü, bilim adamı, böyle bir imajınız var. O baktığınız
bölümlerde işler ne kadar iyi gitmese de, sizin imajınız iyi Sayın
Bakan; onu ifade edeyim.
Ancak, bu iyi imaja karşılık, bu yıl, Çanakkale zaferlerinin
yıldönümünde, Çanakkale Geçilmez adlı bir hutbede -bunu basın yazdı,
ben de merak ediyorum, size soruyorum- orada, Atatürk’ün ismine yer
verilmedi; yani, Çanakkale zaferinin bizzat mimarı olan Atatürk’e
bu hutbede niye yer verilmedi? .......
Teşekkür ederim.
BAŞKAN –
Evet, teşekkür ederiz arkadaşlar.
............../...........
MEMURLARIMIZI
FİTRE ZEKAT ve VERİLMEKTEN KURTARALIM
*
İşin vahameti Kamudaki 1434 çeşit Maaşta olmasın?
*TBMM
Plan ve Bütçe Komisyonunda, 07.12.2004 günü; 2005 Genel ve Katma
Bütçe Kanunu Tasarıları İle Genel ve Katma Bütçe Kesinhesap Kanunun
Maddeleri üzerine
BAŞKAN
–
24 üncü maddeyi okutuyorum:
(Madde 24 okundu)
BAŞKAN –
Madde üzerinde söz talebi?..……..Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; Türkiye’deki en
önemli sorunlardan bir tanesi işsizliktir diyoruz, işsizlikten
sonra, belki de, en öncelikli, önemli sorunlardan birisi de,
memurlara, emeklilere verdiğimiz ücrettir. Dört kişilik bir ailenin
asgari geçim harcaması 1 milyar 600 milyon günümüzde. Yoksulluk
sınırı, yine, yapılan hesaplara göre 1,5 milyar. Türkiye’deki
memurların ortalama aylığı ise 700 milyon lira. Yani, biz, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, Sayın Maliye Bakanımız yoksulluk sınırının
yüzde 50 daha az bir maaşla memurlarımızı yaşamaya sürüklüyoruz ve
her yıl, ramazan aylarında, değerli arkadaşlarım, dikkatinizi
çekiyorlardır, İstanbul müftüsü diyor ki, Diyanet İşleri
Başkanlığı diyor ki veyahut bu konudaki yetkili, etkili kişiler
diyor ki: Memurlara fitre, zekat verilebilir. Şimdi, Sayın Bakan,
memurlarımızı fitre ve zekatla geçindirmek istemiyorsak,
memurlarımızı yoksulluk sınırının yüzde 50 altında yaşamaya mahkûm
etmek istemiyorsak, Türkiye’deki personel politikasının yeniden
düzenlenmesinde bir yarar olduğu kanısındayım. Bu yeniden
düzenleninceye kadar da, şimdi, ciddi bir ücret verilmesi gerekiyor.
Asgari ücretliler üzerinde yapılan bir araştırmada, bir filenin
doldurulması için Avrupa ülkelerinde, işte, belirli, çay, şeker,
belli mutfak masrafları, mutfak için belli ürünler konulmuş, de
Türkiye’deki fiyatlara bakılıyor. Bir filenin doldurulması için
Almanya’da asgari ücretin yüzde 8’i, İngiltere’de yüzde 9’u
harcanıyor, Türkiye’de yüzde 40’ı, sadece filenin doldurulması
açısından. Bu, Avrupa Birliği ülkelerinde, zaten, bizim
memurlarımızın aldığı maaşın dört katı, beş katı daha yüksek maaşlar
alınıyor. Denilecek ki, sosyoekonomik farklılıklar vardır; ama,
Sayın Bakan, Türkiye’de 1 434 çeşit maaş varmış, böyle bir şey var
mı? Bu doğru mu?
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (İstanbul) –
Daha fazla bile olabilir, çok var. Yani, yaptığımız çalışmaya göre
çok fazla maaş çeşidi var maalesef.
OSMAN KAPTAN (Devamla) – Yani, biz, 1 434 diye okuduk, demek ki,
Sayın Bakan daha da fazla diyor. Şimdi, arkadaşlar, işin vahametini,
hakikaten, bu maaşların çeşitliliğinin çok olması da gösteriyor.
Şimdi, benim bildiğim bir 657 sayılı Yasa var, Devlet Memurları
Kanunu, bir Yükseköğretim Kanunu, bir Askeri Personel Kanunu, bir de
Hâkimler Savcılar Kanunu falan, bunlar beş altı tane temel kanun
var. Bundan sonraki gelecek madde de var zaten, diyoruz ki: 657
sayılı Kanunda 48 bin personel açıktan alınır, atanır; ama,
öbürleri, o madde onlara girmez, onlara uygulanmaz diye devam
ediyoruz. Bu 1 400’ün üzerindekilere, çeşitli kadrolardaki maaş
alanların durumunun yeni baştan düzenlenmesinde, kamu personel
politikasının oluşturulmasında yarar olduğu kanısındayız, bunu da,
zaten, siz kabul ediyorsunuz sanıyorum.
Bir de, Sayın Bakan, bir sonraki maddeyle de ilgili, hem maaş, hem
çalışma olarak. Bir 1739 sayılı Yasa var, Millî Eğitim Temel Kanunu.
Bu kanuna göre öğretmen olmanın üç tane temel şartı var. Birincisi,
yüksekokul mezunu olacak, ikincisi özel alan bilgisi olacak,
üçüncüsü pedogojik formasyonu olacak. Şimdi, son dönemlerde,
bakıyoruz ki, Diyanet İşleri Başkanlığından 650 tane personel Millî
Eğitim Bakanlığına naklen geçti. Evet, Diyanet İşleri
Başkanlığındaki personeller yüksekokul mezunu olabilir, özel alan
bilgisi de olabilir din kültürü öğretmeni tayin ediliyor, peki,
pedegojik formasyonu var mı bunların, yani, pedogojik formasyonu
olmayan kişiler öğretmen olarak tayin ediliyor mu, yoksa, geçici
görevli mi oluyor. Mecliste bile arkadaşlar aynı bankoda çalışan,
görevlerimizi yapan oradaki görevliler var bize yardımcı olan
görevliler, birisi 4/C’li, birisi 4/B’li. 4/B ile kadrolu çalışan
arasında, aynı işi yapan aynı yerdeki insanların maaşları arasında
600 milyon lira fark var. Türkiye’deki maaş kargaşasına bir son
verilmesi gerekir; ama, bu son verilinceye kadar da, memurlarımızı,
pazarda maydanoz satmaktan, limon satmaktan, şoförlük yapmaktan,
ikinci iş yapmaktan kurtarmamız gerektiği kanısındayım. O nedenle,
Sayın Bakan, bu konuda duyarlı olmanız gerektiğine inanıyorum.
Teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, teşekkür ediyorum.
....../...........
TÜRKİYE OECD ÜLKELERİ İÇİNDE EN YOKSUL ÜLKE *
Yabancılara
satılan arazilere neden sınır getirilmiyor?
*TBMM
Plan ve Bütçe Komisyonunda
06.12.2004 günü;
MALİYE BAKANLIĞI 2005 Gelir Bütçesi ile Devlet Planlama Teşkilatı
Müsteşarlığı ve Hazine Müsteşarlığı 2005 Bütçesi görüşmeleri
sırasında yaptığım konuşmadan
BAŞKAN – …
Söz sırası,Sayın Kaptan’da; buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım.
Sayın arkadaşlarım, bugün Plan ve Bütçe Komisyonu toplantısına
gelirken sabah Putin’den dolayı trafik hayli yoğundu, sokaklar
kapatılmıştı, bulvara giremiyorduk; dolayısıyla, uzunca bir
yolculuktan sonra Meclise gelebildik. Gelirken radyoyu açmıştım.
Radyoda bir esnaf konuşuyor. Esnafa soruyorlar: “Nedir durumun?..”
Esnaf diyor ki: “13 yıllık esnafım; 13 yıl içerisinde 100 dolar
para biriktiremedim, tasarruf edemedim, işlerim iyi değil, memnun
değilim.” Radyo da programı sunan; program spikeri soruyor:
“Hayatınızdan memnunsunuz değil mi?” Şimdi, kişi “iki tane çocuk
okutuyorum, geçinemiyorum, günde 10 milyon lira kazanıyorum” diyor.
Asgari ücreti de biliyor, 318 000 000 lirayı da söyledi. “Asgari
ücret düzeyinde bir gelirim var, günlük 10 milyon lira kazanıyorum;
o da sigarama, yemeğe yetmiyor, evimi geçindiremiyorum” diyor.
Spiker tekrar soruyor: “Hayatınızdan memnunsunuz değil mi?” Adam da
o esnada dedi ki: “Hayatımdan memnun değilim.”
Sayın arkadaşlar, şimdi, Türkiye’de vatandaşa sorduğumuz zaman durum
farklı, sayın bakanlara sorduğumuz zaman durum daha farklı. Yani,
iki tane Türkiye var –bunu geçenlerde de söylemiştik- bir,
bakanların Türkiyesi, bakanların ve rakamların Türkiyesi. Sayın
Bakanlar rakamları açıklıyorlar, bu rakamlara göre işsizlik
azalıyor, enflasyon azalıyor, işler iyi, halkın bir eli yağda, bir
eli balda sanki; ama, gerçek öyle değil.Bir de Vatandaşın Türkiyesi
var.
Sayın Bakanlar tabiî bu rakamları verirken hep DİE’den veriyor,
DİE’nin rakamlarına göre diyorlar.
Doğru, devletin bir istatistik enstitüsü var, bu rakamlar buradan
veriliyor. Ben geçenlerde Maliye Bakanımız Sayın Unakıtan bütçenin
geneli üzerindeki konuşmasında cevap verirlerken sorularda, yine,
böyle, biz, işsizlik artıyor, yoksulluk artıyor,fakir fukara artıyor
diyorduk, Sayın Bakan da oradan rakamlar veriyordu DİE’ye göre böyle
diye. Ben de kendisine konuşması arasında şunu söylemiştim. Sayın
Bakanım Türkiye’nin nüfusunu 2000 yılında 5 milyon yanlış
hesaplayan bu DİE değil mi demiştim. Arkadaşlar, Türkiye’deki
rakamlarla bakanlarımızın ifade ettiği olumlu gelişmeler yanında,
elbette ki birtakım olumlu gelişmeler vardır; ama, gerçek
Türkiye’nin durumu, gündemi farklıdır. Gerçek Türkiye’de bir defa
işsizlik artmaktadır. Bu İş-Kur’un 2003 yılı temmuz ayı ile
2004 yılı temmuz ayındaki İş-Kur’a başvuranların sayısında yüzde
32’lik bir artış vardır. Asgari ücret 318 milyon liradır, 1999’un
gerisindedir. Dolayısıyla, çiftçiler memnun değildir, işçiler memnun
değildir, emekliler zaten memnun değil. Peki, esnaf memnun değil.
Memnun olan kim o zaman? Birtakım iyileşmeler var; ama,kişinin
cebine, insanlarımızın cebine ve tenceresine, evine, mutfağına bu
iyileşme yansımamaktadır.
Şimdi,
bu Türkiye gerçeğinde ekonomideki bir iyileşme olmadığı gibi
tarım kesimi tamamen bitmiştir. Tarımda halinden memnun olan
insanımız yoktur. Ürünü geçen yılın daha gerisinde
satılmaktadır. AB ülkelerine bu tarımla entegrasyonumuzun sağlanması
zordur. Şimdi, bir taraftan bakıyoruz bazı bakanlarımız işte önce
bir girişimde bulunurlar; yani, bu kamuoyuna basındaki böyle
sloganlaşmış ismiyle okul satan bakan, orman satan bakan, efendim,
KİT; SİT satan bakan, hastane satan bakan gibi sözler yazılmıştır,
çizilmiştir; ama, ben Sayın Bakan Ali Babacan’a bir şey sormak
istiyorum: Sayın Bakan, 8,5 milyar dolarlık siz bir anlaşma
imzalamıştınız. Kuzey Irak’a Türk askerlerinin girmemesi karşılığı
olarak 8,5 milyar dolarlık bir anlaşma imzalamıştınız. O anlaşma, o
gün bugün Genel Kurula gelmedi. Bu anlaşma iptal mi oldu, yoksa
böyle bir anlaşma yapılmamış mıydı? Şimdi, bu sorumun sonunda
ben bir de bu DPT’yle ilgili bazı şeyler söylemek istiyorum. Sayın
Bakan da konuşmasında özellikle DPT’den de bahsetti.
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; Türkiye’nin
ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasında DPT’miz zaman zaman
pusula görevi yapıyor, zaman zaman bir deniz feneri görevi yapıyor,
zaman zaman da sanki hükümetlerin fetva organı durumuna düşürülüyor
veyahut da kendileri düşüyor. 8 yıllık planda, efendim, e-devlet
konusunda, rekabet gücünün artırılması konusunda birtakım hedefler
belirlenmişti. Bu çerçevede baktığımızda, şimdi, e-devlet konusunda
görüşlerimi aktarmak istiyorum.
Sayın arkadaşlarım, e-devlet, devletin ihtiyaçlara hızla cevap
verebilmesi için devletin elektronikleşmesi. E-devlet, kamu
kurumları, kuruluşları, vatandaşlar ve ticarî kurumlar arasındaki
bilgi, hizmet mal alışverişinde bilgi teknolojilerinin kullanılarak
performans ve verimlilik artışını hedefleyen devlet modeli olarak
tanımlanmakta. Yine, e-devlette zamanın iyi ve verimli kullanılması,
hizmet kalitesinin artırılması, entegrasyon sağlanması gibi
hedefleri bulunmakta. Dünyadaki başarılı e-devlet uygulamalarında
yüzde 20’ye varan verimlilik artışı olduğu araştırmalarca saptanmış
bulunuyor. 2003 yılında dünyada 32 ülkede yapılan bir araştırmaya
göre e-devlet kullanımında 2002’den 2003’e en fazla artışın
Hollanda’da yüzde 41’den yüzde 52’ye çıktığı, Danimarka’da yüzde
53’ten yüzde 63’e, Finlandiya’da yüzde 49’dan yüzde 58’e, Norveç’te
yüzde 56’dan yüzde 62’ye, Hong Kong’da yüzde 37’den yüzde 43’e
ulaşırken Türkiye’de bu oran yüzde 13’ten yüzde 9’a düşüyor.
Araştırma kapsamında 32 ülke içerisinde Danimarka en yüksek
e-devlet kullanım oranına sahipken,
Yeni Zelanda en yüksek internet kullanım oranına sahiptir. Yeni
Zelanda’da internet kullanım oranı yüzde 75, Türkiye’de ise yüzde
13’tür.
Türkiye’de e-dönüşüm projesinin hedefi vatandaşlarımıza daha
kaliteli, daha hızlı kamu hizmeti sunabilmek amacıyla katılımcı,
şeffaf, etkin ve basit iş süreçlerine sahip olmayı amaçlamaktadır.
Sayın Bakanın konuşmasında belirttiği gibi, e-bildirge, e-beyanname,
elektronik imza gibi işi basitleştirme süreçlerine ilişkin bazı
çalışmalar yapılmıştır. Elbette bunu takdirle karşılarız; ancak,
katılımcılık ve şeffaflık konusunda yapılanlar yetersizdir.
Bu konuda özellikle geçen yıl dünya saydamlık araştırmasında
Türkiye 145, 146 ülke arasında 77 nci sıradaydı, bu yıl da 77 nci
sırada; yani, yerinde sayıyoruz. Dokunulmazlıklar kaldırılmamıştır,
yolsuzluklar ortadan kaldırılmamıştır; dolayısıyla, bize gelen yasal
düzenlemelerde de demokratik kitle örgütlerinin görüşleri ya hiç
alınmıyor ya da alınmış gibi gösteriliyor. Geçenlerde sosyal
sigortalarla ilgili yasa geldiği zaman bir taraftan işçiler “bizim
görüşümüz alınmadı” diye karşı çıkıyor, bir tarafta işverenler
“bizim görüşümüz alınmadı” diye karşı çıkıyorlar.
Dolayısıyla, katılımcılık ve saydamlık
konusunda yapılan çalışmalar yetersizdir.
Yine, verimlilik konusunda,
özellikle dünyada Amerikan ekonomisi ve bazı gelişmiş ekonomiler de
verimlilik üzerine kurulmuştur. İnsanına, eğitimine, sağlığına
yatırım o ülkelerde birinci önceliktir, birinci sırada gelmektedir.
Amerika’da büyümenin yarısının verimlilikten olduğu ifade edilir,
yarısı da girdi artışından kaynaklanmaktadır. Dünyadaki gelişmeler
de aslında buna paraleldir. Türkiye’de ise 1950 ile 2000 yılı
arasındaki geçen süreçte büyüme yılda ortalama yüzde 4’tür. Bu yüzde
4’ün yüzde 3,5 dolayındaki kısmı girdi artışından ortaya
çıkmaktadır. Nedir girdi artışı; eskiden 12 000 000 insan çalışırken
şimdi 22 000 000 insan çalışıyor. Eskiden millî gelirimizin yüzde
11-12’sini sermaye yatırımına aktarırken şimdi yüzde 22-23’ü bu işe
tahsis ediyoruz. Dolayısıyla, yüzde 3,5’luk civarında bir kısım
girdi oradan geliyor. Arada yüzde 3,5 ilâ yüzde 4 arasında yüzde
yarımlık bir fark var; o da verimlilik artışından oluyor ki, bu da
dünya ölçütlerine göre son derece düşüktür.
Türkiye’deki sorunların büyükçe bir kısmında, kayıt dışılık var.
Bunların yanında verimliliği de artırmak gerekiyor. Sadece burada
verimliliği artırmakla işgücünü daha fazla çalıştırarak daha az
ücret vererek değil, bu e-devletin olanaklarından, iş alanlarında,
firmaların etkin bir şekilde yararlanılması gerekir.
Şimdi, DPT’mizin yine saydamlık konusunda, yoksulluğun önlenmesi
konusunda, rekabet gücümüzün artırılması konusunda çeşitli hedefleri
vardır. Bunlar planlarda yer almaktadır; ama, Türkiye OECD ülkeleri
içinde yine en yoksul ülkedir. Yine, Türkiye, dünya rekabet gücü
sıralamasında nüfusu 20 000 000’dan çok olan 30 ülke arasında 2002
yılında 23 üncü sıradaymış 2003 yılında 25 inci sıraya düşmüştür.
Rekabet sıralamasında mevcut konumunu bir önceki yıla göre
koruyamamış, iki sıra gerileme göstererek rekabet gücü en düşük 6
ncı ülke olmuştur 30 ülke arasında.
Bunlar da gösteriyor ki, DPT’nin hedeflerine birtakım Türkiye
lehine,Türkiye için olmazsa olmazı olabilecek sosyoekonomik
kalkınmamıza yardımcı olabilecek hedefler konuyor; ama, bu hedeflere
ulaşılması, ulaşılamaması konusunda DPT’nin bu konuda net bir
açıklamasını, raporlarını göremiyoruz. Yani, biz şunu şunu
yapamıyoruz, şu nedenle yapamıyoruz. Bu sefer bunları yapmamız için
şu önlemlerin alınması gerekir denmiyor.
Son olarak şunu söylemek istiyorum. Sayın arkadaşlarım, biz, AB’ye
entegre sürecinde tarımı söylüyoruz, eğitimi söylüyoruz, serbest
dolaşımı söylüyoruz; ama, bu, bilgi toplumunu, e-devlet konusunu
yeterince vurgulamıyoruz. Biraz önceki verdiğim rakamlar da
gösteriyor ki, bizim bilgi teknolojisine, bilgi toplumuna girme
yönündeki gayretlerimizin daha hızlı, daha etkin bir şekilde planlı,
programlı olmasında yarar olacağı kanısındayım. Yoksa, biz, mevcut
yapımızla bazı firmalar, bazı bankalar kendilerine göre elbette iç
düzenlemelerine ilişkin, iş akımının daha hızlı yapılması, daha
çabuk yapılması için bazı düzenlemeler yapıyorlar; ama, bunu Avrupa
ve dünya ülkelerindeki diğer firmaların, diğer oradaki e-devlet
bilgi iletişim ve etkileşim ağına yeterince entegrasyonun sağlanıp
sağlanamayacağı konusunda böyle bir çalışma yapmıyorlar, bu konuda
DPT’nin öncü olmasının yararlı olacağı kanısındayım.
Hepinize teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. ……….
BAŞKAN – ………..
Sorulara geçiyoruz. Sorular mümkün olduğu kadar kısa ve yoruma
açmadan soralım lütfen.
Sayın
Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Değerli Bakanlar, değerli arkadaşlarım; benim iki
sorum var; birincisi, ülkemize, son bir yıl içinde giren 2,4 milyar
dolarlık yabancı sermayenin ne kadarı yabancılara satılan emlak
karşılığıdır?
İkinci soru; esas önemli soru budur, yabancılara arazi satışı, AB’ye
yeni giren ülkeler de bile 7 ilâ 10 yıl gibi sürede yasaklanırken,
sınırlandırılırken, Amerika’nın bile birçok eyaletinde yabancılara
arazi satışı sınırlı iken, Türkiye’de yabancılara satılan arazilere
neden hiçbir sınır getirmiyorsunuz? Örneğin, kıyılarımız, turizm
alanlarımız, hudutlarımız ve GAP gibi büyük projelerimizdeki
satışları niye yasaklamıyorsunuz?
İngiltere, Yunanistan gibi ülkelerden niye örnek almıyorsunuz?
Bugün, toprakları için canlarını veren Filistinlilerin bu duruma
İsrail’e toprak satarak geldiğini hiç mi düşünmüyorsunuz?
Teşekkür ederim.
BAŞKAN –
Teşekkür ederiz. ………
.........../...........
ADADAN DAĞI İDARE Mİ EDİYOR
*
Abdullah Öcalan Ayrıcalıklı AB mahkumu mu, yoksa terör mahkumu mu?
*TBMM
Plan ve Bütçe Komisyonunda, 29.11.2004 günü; ADALET BAKANLIĞI, -
ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI, - YARGITAY BAŞKANLIĞI, - DANIŞTAY
BAŞKANLIĞI 2005 bütçeleri görüşülürken yaptığım konuşmadan
BAŞKAN-
İlk söz talebi Sayın Kaptan’ın. Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım, Adalet
Bakanlığının değerli yöneticileri, değerli bürokratlar, değerli
basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım.
Sayın arkadaşlar, hepimizin bildiği gibi 1982 Anayasası, erkler
ayrımında, yürütmeyi güçlendirmiştir.
Yasama ve yargının üzerinde yürütmenin etkisi belirgin bir şekle
gelmiştir. Örneğin, Adalet Bakanlığında teftiş kurulları Adalet
Bakanlığına bağlıdır. Hâkim ve savcıların nakil ve atama
işlemlerinin sekreteryası yine Adalet Bakanlığınca yürütülmektedir.
Hâkim ve savcıların ilk başta göreve alınmalarında mülakat yine
Adalet Bakanlığının gözetiminde, denetiminde ve yönetiminde
yapılmaktadır.
Yargı bağımsızlığının sağlanması
için hâkim ve savcıların bağımsız olması gerekir. Hâkim ve
savcıların da bağımsız olabilmesi için,
birincisi, teftiş kurullarının Adalet Bakanlığına değil, Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kuruluna bağlı olması, ikincisi, hâkim ve savcıları
yeni işe almada mülakatın yine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca
yapılması, üçüncüsü de, hâkim ve savcıların nakillerinde,
atamalarında, yükselmelerinde tutulan sekreteryanın Adalet
Bakanlığında değil, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda
tutulmasının daha yararlı olacağı kanısındayım.
Sayın arkadaşlar, elbette ki, hepimizin istediği adalet hızlı
işleyen bir adalet. Ancak, hızlı işlerken de doğru kararların
alındığı bir adalet. Hızlı işleyip yanlış kararların olduğu değil,
yavaş işleyip, doğru kararların da olduğu değil, hem hızlı
işleyecek hem de doğru kararların olduğu bir adalet sisteminin,
işlevsel bir adalet sisteminin oluşması, böyle bir yapının
oluşturulması hepimizin isteğidir. Kaliteli yargı hizmetlerinin
oluşması. Sayın Bakanın da ifade ettiği, hızlı işleyecek, doğru
karar verecek; ama, buna yönelik yasaların da elbette ki çıkarılması
gerekiyor.
Bazı örnekler var, sadece yargı kararından değil, yargı kararlarının
kişilere ulaştırılmasında bile uzunca bir sürenin geçtiği
gözükmekte, gazetelerde bu konuda haberler, yazılar çıkmaktadır.
Örneğin, bir kişi arabasını çaldırıyor İstanbul’dan, bu araba
Hatay’da bulunuyor. Hatay’da bulunduktan sonra bir belediyenin
otoparkına çekiliyor. Benim gazetede okuduğum kadarıyla, arabasına
ilişkin savcının kişiye yazdığı yazı 1,5 sene sonra İstanbul’da
kişiye ulaşıyor. Kişi bir öğretmendir, gidiyor Hatay’ın Dörtyol
İlçesine, arabasını almak için müracaat ediyor, belediye 5,5 milyar
lira otopark ücreti istiyor. Emekli öğretmen şaşırıyor “ya hu benim
arabam 5,5 milyar lira yapmaz zaten” diyor; o da, tabiî, emekli
öğretmen de mahkemeye veriyor. Bu kadar ağır işleyen bir sistem
nasıl oluyor benim aleyhime diye. Şimdi, yargı kararları ağır
işlediği gibi, işlemlerin kişilere ulaşmasının da zaman zaman ağır
işlediği ortaya çıkıyor sanıyorum. Bu konuda gerekli önlemlerin
alınmasında yarar olduğu kanısındayım.
Sayın Bakanım, yolsuzluklarla mücadele konusunda “arkama baktığımda
kimseyi göremiyorum” dediniz, basında çıkan yazılara göre. Sayın
Bakanım ya arkanıza iyi bakmadınız ya da bizi görmek istemediniz.
Biz, milletvekili olduğumuz günden, Parlamentoya girdiğimizden beri
yolsuzluklarla mücadele konusunda baş sırada yer aldığımızı
söylüyoruz. Dokunulmazlıkların kaldırılması için her zaman var
olduğumuzu söylüyoruz. O konuda herhangi bir tereddüdünüz olmasın,
yolsuzluklarla mücadele konusunda, biz, Cumhuriyet Halk Partisi
olarak, her zaman bu konuda hazırız.
Ben, şimdi, güncel konulardan, basına yansımış konulardan; ama,
Türkiye’nin nabzına ilişkin konulardan bir iki tanesini dile
getirip, sözlerimi bitirmek istiyorum.
Sayın arkadaşlar, Kara Kuvvetleri Komutanımız Orgeneral Yaşar
Büyükanıt “hiçbir ülkede, hiçbir terörist hapisteyken örgütünü böyle
rahat yönetemez. Apo İmralı’da Şam’da olduğundan daha rahat”
diyor. Jandarma Genel Komutanı da buna benzer açıklamalarda
bulunuyor. Bunlar gazetelerde çıktı, Sayın Özkök köşe yazılarında
yazdı. Yine, 17.11.2004 tarihli Yeni Çağ Gazetesinde de şöyle bir
yazı okudum, bu diğer gazetelerde de çıkmış olabilir. “Abdullah
Öcalan diyor ki: ‘Devlet isterse engeller. Devlet isteseydi
görüşmeleri baştan beri kapatabilirdi. Her an da kapatabilir; ama,
kapatmıyor, kaldı ki, devletin bu görüşmelerimizden haberi var’
diyor.” Eğer bunlar doğruysa Sayın Bakan, bu konuda siz ne
diyorsunuz? Abdullah Öcalan’ın özel bir Ada’ya, özel tahsisli bir
gemi, hem de bu gemide geliş-gidiş ücreti 5 milyon liraymış galiba,
özel korumalar, özel bir mahkûm olması, komutanların belirttiği
gibi, terör örgütünü de Ada’dan yönetmesinde devletimizin yararı
nedir?
Yani, Sayın Bakan, merak ediyorum, mahkûmlar için hiçbir ayrıcalık
yapılmadığını söylüyorsunuz, ancak, biraz önce söylediğim gibi,
Abdullah Öcalan’a, özel bir adada, özel bir gemi, özel sağlık
kontrolleri, özel koruma, 600 asker ve 40 infaz koruma memurundan
söz ediliyor, özel komando yemeği, kısacası, Sayın Bakan, sizce,
açıkça, Abdullah Öcalan ayrıcalıklı bir AB mahkûmu mudur; diğer
mahkûmlar ayrıcalıksızdır mı demek istiyorsunuz?
Yani, asker başka diyor, hükümet başka diyor, halka sorduğumuz zaman
da halk başka diyor. Halk diyor ki: Türkiye 15 yıl bir terör
olayıyla karşı karşıya gelmiş, 30 000-35 000 şehit vermiş, 100
milyar doların üzerinde para harcamış, Abdullah Öcalan’ı ben
yakaladım diyen Bülent Ecevit Başbakan oldu, Abdullah Öcalan’ı ben
asarım diyen Bahçeli Başbakan Yardımcısı oldu, sonunda ikisi de
Parlamento dışında kaldı. Şimdi, asker başka diyor, hükümet başka
diyor. Bu nedendir diye vatandaş da soruyor. Ben de soruyorum Sayın
Bakan size?
Teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz.
......../.................
SAĞLIK BAKANI: SAYIN MİLLETVEKİLİ BENİ DÖVECEK MİSİNİZ?
*
Kayıt dışı Ekonomi sorunu çözülmeden Sosyal güvenlik sorunları
çözülemez.
*26.11.2004
TARİHİNDE; ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE
BÜTÇE KOMİS- YONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPTIĞIM KONUŞMA
BAŞKAN – ……….
Buyurun Sayın Kaptan.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkanım, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım,
değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla
selamlarım.
9 uncu Çalışma Meclisinin 12 yıl aradan sonra toplanmasının sosyal
tarafların bir toplanması olarak görüyor ve olumlu bir gelişme
olarak kabul etmek, değerlendirmek olasıdır. Ancak sayın
arkadaşlarım, sosyal tarafların toplanmasından öteye, bu toplanan
tarafların ortak bir anlayış birliğine varması daha da önemlidir.
İki yıllık AKP İktidarı döneminde bu sosyal tarafların anlayış
birliğinin sağlandığını söylemek olası değildir. Üretim artıyor,
istihdam artmıyor. Sanayide çalışma saatleri artıyor, işçilerin,
çalışanların ücretleri ise reel olarak geriliyor. DİE’nün verilerine
göre, Hükümet göreve geldiğinden 2004 ortasına kadar sanayi üretimi
fizikî olarak yüzde 18 artmıştır. Çalışma saatleri 2002 son
döneminden 2004 Haziranına kadar çalışma süresi yüzde 4,1 artmıştır,
DİE imalat sanayi istatistiklerine göre. Bu dönemde istihdam ise,
yüzde 2,8 oranında artmıştır. Yine bu dönemde ise, sanayideki işçi
başına ücretler ise artmamış, yüzde 6,5 oranında azalmıştır.
Grevlere bakılınca; 2003 yılında 30 grev yapılmıştır. Katılan işçi
sayısı 1 535’tir. Grevde kaybolan işgünü sayısı 144 772’dir. Bu da,
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2003 yılı istatistiklerine
göredir. Bu sayılar grevli, toplusözleşmeli çalışma yaşamının
başladığı, 1963 yılı dışarıda tutulursa, en düşük düzeyde olduğu
görülmektedir.
İşçilerin ücretleri azalırken, çalışma saatleri artarken, grev
yapmamaları işçi sendikalarının etkisiz ve tepkisiz hale
getirilmesindendir. Dolayısıyla, sosyal taraflardan birisinin,
emeğin aleyhine işlemektedir bu sistem bir süreden beri.
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; işsizlik de temel
bir sorun. İşsizlik genelde azalmıyor; ancak, hükümete ve Devlet
İstatistik’in rakamlarına göre işsizlik azalıyor; yani, Türkiye’de
iki tane işsizlik olayı var; bir, bakanların ve rakamların
Türkiye’si, bunda işsizlik azalıyor; bir de gerçeklerin Türkiye’si,
bu gerçeklerin Türkiye’sinde de işsizlik oranı artıyor.
Sayın Bakanım, konuşma metninizin 16 ncı sayfasında işsizlik
rakamlarının iyileştiğini söylüyorsunuz; ama, size bağlı İŞKUR Genel
Müdürlüğünün aylık istatistikleri var, kayıtlı işsiz sayısı olarak,
2003 ağustosu ile 2004 ağustosu karşılaştırdığınız zaman, oradaki
rakamlarda artıyor. Sizin iyileşme durumu hane halkı araştırmalarına
göre yapılıyor; onda ise “işsizim” diye bizzat kayıt oluyor. Kayıtlı
işsiz sayısı 2003 ağustosunda 511 792; 2004’teyse, 677 918; yani,
166 126 kişi artmıştır; artış oranı da yüzde 32,46’dır.
Sayın arkadaşlarım, memurların bu göstermelik
toplusözleşmelerinden de söz etmek istiyorum. Artık bu
göstermeliğe bir son verilmesi lazım. Memurların yoksulluk sınırının
altında maaş almalarını önlemek için, maaşlarının insanca yaşam
düzeylerine çıkarılması için memurlara grevli, toplusözleşmeli
sendikal hak verilmelidir.
Yine, sayın arkadaşlarım, en önemli konulardan birisi kayıt
dışıyla mücadeledir. 2004 yılını
kayıt dışıyla mücadele yılı ilan ediyorsunuz Sayın Bakan; bundan da
biz çok memnun oluyoruz. Keşke bu ilan edilen kayıt dışıyla mücadele
bir sonuç verebilse. Sonuç vermesi için, bunun için elimizden gelen
her bir şeyi yapmamız gerekiyor; yani, hükümetin bu konuda başarılı
olduğunu söylemek olası değildir. Bir niyet var; fakat, niyet
icraata yansımış değil. 2003 yılında kentlerde hizmet sektöründe
kayıt dışı istihdam yüzde 4 artarken, 2004’ün ilk yarısında yüzde 14
oranında artmıştır. 2004 ilk yarısında sanayi sektöründeki kayıt
dışı istihdam artışı yüzde 45’tir.
Türk-İş’in araştırmasına göre ücretli çalışanların yaklaşık 5
milyonu kayıt dışında istihdam edilmektedir. Anka’nın hesaplarına
göre kayıt dışı sektör nedeniyle, devletin vergi ve sigorta primi
kaybı da yılda 17 katrilyon liradır. Diğer yandan, SSK’nın Eylül
2004 itibariyle alacakları, prim ve gecikme zamlarıyla beraber 5
katrilyon 620 trilyon liraya ulaşmaktadır. AKP “2004 yılı kayıt
dışıyla mücadele yılı” diyordu, destekleriz, olumlu; fakat, sonuç
alınması da gerekir. Vakit geçirilmeden, bu konunun üzerine daha
ciddî gidilmesi gerekir. Dolayısıyla, kayıt dışı çözülmeden de
zaten sosyal güvenliğin sorunları çözülemez.
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; asgarî
ücretlilerin durumu da içler açısıdır. 2004’te asgarî ücret net
15.143.500 lira artarak 318 milyon 223 bin liraya çıkarılmıştır.
Yapılan zam yüzde 5. Oysa, yılın ilk yarısında tüketici fiyatları
artış oranı yüzde 16,5 olmuştur. Asgarî ücret, halen dört kişilik
ailenin mutfak masraflarının ancak yüzde 64’ünü
karşılayabilmektedir. Asgarî ücret, bir işçinin satın alma gücü
olarak ele aldığımızda 1999 seviyesinin altındadır. 2005 yılı asgarî
ücret artışının en az 1999 yılı seviyesine çıkarılması
gerekmektedir.
Sayın arkadaşlarım, bir de işsizlik sigortası var. İşsizlik
Sigortası Fonu. Bu fon, maalesef, işsizlere destek değil de devlete
destek fonuna dönüşmüştür. Fonda oluşan 12 katrilyon 620 trilyon
liranın yüzde 97’si ne yazık ki, devlet iç borçlanma senetlerinin
finansmanında kullanılmıştır, kullanılmaktadır. Bu yasa
değiştirilmelidir Sayın Bakanım. Değiştirilerek, esas amacına dönük,
devlete destek değil de işçiye destek şekline dönüştürülmelidir.
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, SSK hastanelerinin
Sağlık Bakanlığına devri konusuna gelince, benden önce konuşan Sayın
Kumkumoğlu da söz etti, ben o görüşlere katılıyorum. SSK
hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devri yanlıştır, hukukî değildir.
Özel hukuka tabi, işçi ve işveren primlerinden oluşan paralarla
yapılan SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına verilmesi tasvip
edilemez. Kimin malını kime veriyoruz? Eğer kamulaştıracaksak, bir
kamu yararı var mıdır burada ve bu kamu yararı varsa, bu
kamulaştırmada paraların peşin verilmesi lazım, bunları verebilecek
miyiz?
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, geçen günkü toplantımızda bunu çok güzel
ortaya koydu, açıkladı, dedi ki: “SSK’lıların sorunlarının çözümü
konusunda yasa önerisini getirin, SSK’lıların sevk işlemlerini
çözelim. İstedikleri hastaneye gidebilsinler. İkincisi de ilaçlarını
aynen memurlarda olduğu gibi, istedikleri eczanelerden alabilsinler.
O zaman, bu hastane devirlerine falan da hiç gerek yoktur.”
Sayın Bakanın olmadığı iki gün önceki toplantımızdan benden önceki
arkadaşlar söz ettiği için ben de kısaca girmek istiyorum.
Arkadaşlar, Cumhuriyet Halk Partililerin tepkilerinde haklı
olduklarını, sanırım, şu bir iki gün içerisinde gazetelerde çıkan
yazılarda, televizyonlardaki görüntülerde görmüşsünüzdür. Bu
görüntülerde ne deniliyor: “Cumhuriyet Halk Partisi çok fena
yakalandı.” Başlık bu arkadaşlar. Sanki biz, 2002 seçim
bildirgemizde SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına bağlanmasını
istemişiz gibi bir durum; ama, bu yazının içeriğinde aslında bizim
seçim bildirgemizdekinin aynısını yazıyor; ama, başlık başka.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN –
Tamamlar mısınız.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Tamamlıyorum Sayın Başkan.
Bunu buradaki sayın basın mensubu arkadaşlarımızın, muhabirlerimizin
böyle yazdığına, böyle bir başlık attıklarına inanmıyorum. Onlar
kendileri de Sosyal Sigortalı, onların primlerinden oluşmuş
hastaneler, işçinin, işverenin primlerinden oluşmuş hastaneler.
Şimdi, burada yazının içeriğinde deniyor ki: “Koordinasyonu”; yani,
bu gazetede bizim seçim bildirgemizdekinin aynısı alınmış. Burada
bizim birleştirmek istediğimiz, Sağlık Bakanlığına vermek
istediğimiz hizmetlerin daha etkin hale gelmesi için koordinasyondur
ve işçilerin mülkiyet hakkının saklı kalmasını istiyoruz. Bunlar
açıkça var; ama, yazının başlığı farklı bir başlık. Şimdi,
televizyonlar, ilk başta, Sayın Bakanın açıklamasını burada verdiği
zaman, Sayın Bakan da bizim seçim bildirgelerimizden bahsettiği
zaman, orada, biz gerekli açıklamayı yapamadığımız için veyahut
yaptığımız zaman televizyon kameraları olmadığı için, kamuoyunda bu
türlü yanlış anlamalara neden oluyor. Bizim buradaki tepkimiz, bu
yanlış anlamanın önlenmesi açısındandı.
Yine, sayın arkadaşlarım, benim tespitime göre 17 tane gazetede
çıkmış.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan...
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sayın Başkanım, bitiriyorum- Başlık “Bakanı dövmeye kalktılar.” Bu
konunun içinde de ben varım. Gazetelerin yazdığına göre, ben de
varım; onun için bir şey söyleyeyim sayın arkadaşlarım:
Ben, sayın bakanları Türkiye Cumhuriyetinin bir bakanı olarak
görüyorum. Bush Türkiye’ye geldiği zaman bir bakanımızın elinin
Bush’un güvenlik görevlileri tarafından kontrol edilmesi konusundaki
üzüntümü dile getirmek için soru önergesi verdim. Gazetelerde,
televizyonlarda çıktı, Sayın Bakanın eli açılıyor falan. Bu, benim
onurumu kırdı, önerge verdim; ama, maalesef, önergeye verilen cevap
da zaten şu oldu: “Böyle bir olay olmamıştır.”
Şimdi, biz, bu arkadaşların yazdıklarına yanlış yazdılar demiyoruz,
burada bir olay oldu; ama, bu olay şuydu:
Ben Sayın Başkana gittim, toplantıya ara verilmesini de talep ettim;
hatta, iki defa gittim, o zaten verdiğini söyledi. Televizyon
kameralarının yönü bu tarafa dönük. Arkadaşlarımız da Sayın Bakana
tepkilerini dile getirirken, ben Sayın Bakana doğru gittim. “Sayın
Bakan yakışıyor mu bu” dedim, sonra da “ara verildi, dışarıya
çıksanız iyi olacak” diyeceğim; ama, Sayın Bakanın önündeki mikrofon
açık olduğu için, ben daha kendisine söylemek istediğimi
söyleyemeden Sayın Bakan “sayın milletvekili beni dövmeye mi
geliyorsunuz” dedi. Şimdi, bunu Türkiye duydu. İktidar partisi
milletvekili arkadaşlar da bizim bakan dövülüyor mu, ne oluyor diye
geldiler. Yani, arkadaşlar, burada bakan dövme veyahut bakana
hakaret etme diye bir şey yok........
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; ........ Türkiye’deki sosyal
güvenliğin, Türkiye’deki tarımın, Türkiye’deki eğitimin, sağlığın
sorunlarının çözülmesi hepimizin de görevi. Biz, bu görev bilinci
içerisinde hareket etmemiz gerektiğine inanıyoruz; ama, sayın
bakanların da olayları çarpıtarak, olayları kendi açılarından
kamuoyuna aktararak, muhalefetin sessiz kalmasını sağlayıcı
konuşmaları karşısında, bizim tepkimizin de orada doğal ve haklı
olduğunu şahsen söylemek istiyorum. Bizim arkadaşlarımızın
görüşü de budur. Yoksa, muhalefet olarak amacımız, kavga çıkarmak,
bakan dövmek, bakanın üzerine yürümek falan değil; ama, bakanın da
muhalefet partisinin hakkını, hukukunu bilmesi gerekir ve sayın
bakanlar da bizim seçim bildirgemizde ne varsa onu okumaları lazım.
Teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Teşekkür ederiz Sayın Kaptan. …………
BAŞKAN – Teşekkür ederiz. Değerli arkadaşlar, konuşmalar
tamamlandı.
Kısaca soru sormak isteyen varsa, özet olarak sorabilir. Buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkanım, Sayın Bakana 2 tane sorum olacak.
1-
Beş yıllık kalkınma planı, Acil Eylem Planı, sosyal güvenlik reformu
ve Sağlık Bakanlığı Sağlıkta Dönüşüm Programında temel yaklaşımın,
Sağlık Bakanlığının doğrudan tedavi hizmeti sunan ve hastane
işleten bir yapı yerine, politika, standart ve norm belirleyen,
düzenleyen ve denetleyen bir fonksiyon üstlenmesi ve sağlık
tesislerinin idarî ve malî yönden özerk yapıya kavuşturulması
istenilmesine karşın, yine Dünya Bankasının, Mart 2003’te
yayımladığı, Türkiye’ye daha iyi erişim ve etkinlik için sağlık
sektörü reformu adlı raporunda da aynı şekilde Sağlık Bakanlığının
düzenleme, izleme ve politika oluşturma fonksiyonu ile sınırlı
kalması gerektiği, Sağlık Bakanlığı ve SSK hastanelerinin idarî ve
malî yönden özerk olması gerektiği, SSK hastanelerinin yarı özerk
yapısıyla Sağlık Bakanlığına bu anlamda örnek olacağına; hatta,
Dünya Bankası, Sağlık Bakanlığı ve SSK hastanelerinin bir vücudun
iki kolu gibi rekabet ederek çalışmasının örnek olacağı ve bu konuda
da Hazine Müsteşarlığı ile Dünya Bankası arasında bir anlaşma
imzalanarak, 11 Haziran 2004’te bu yönde bu kredinin harcanacağı
belirtilmiş iken, şimdi ne değişti de, Sosyal Sigorta hastaneleri
Sağlık Bakanlığına devrediliyor. Birinci sorum budur Sayın
Bakanım.
2-
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı ve Yerel Yönetimler Kanunu
Tasarısı dikkate alındığında ve 5220 sayılı Kanunda Sağlık
Bakanlığına bağlı hastanelerin satılması yetkisini özelleştirmeden
sorumlu Maliye Bakanlığına verildiğini de dikkate alarak, SSK
hastanelerinin önce Sağlık Bakanlığına, sonra da belediye ve özel
idarelere devredileceği, daha sonra da özel sektöre,
özelleştirilerek özel sektöre satılacağı doğru mudur? Doğru ise,
bundan sonra sağlık hizmetlerinin paralı olacağı, parası olanın
tedavi olacağı, parası olmayanın ise Allah’a emanet edileceği
veyahut ölüme terk edileceği anlamına gelmez mi? Çünkü, yerel
yönetimler sağlık hizmeti satın alsa bile, o paranın bir bölümümü
veriyorlar.
Sayın Bakanım, biz milletvekilleri olarak, eşimizi, çocuğumuzu bir
doktora götürdüğümüzde 120 milyon lira bizden para alınır, sanıyorum
35 milyondu, şimdi belki 50 milyon lira bize sağlıktan ödenen para.
Fakirin fukaranın durumu ileride ne olur düşünün. Teşekkür ederim
...........
BAŞKAN – Biz
teşekkür ederiz Sayın Kaptan. …………
......./.......
ÖĞRETMENLERİMİZE
GREVLİ TOPLU SÖZLEŞMELİ SENDİKAL HAK VERİLMELİDİR *
*25.11.2004
TARİHİNDE; MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE
KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPTIĞIM KONUŞMADAN
BAŞKAN – ………
Sayın Kaptan, buyurun efendim.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, sayın milletvekili arkadaşlarım, sayın bürokratlar,
sayın basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım. Sayın Bakan şu
anda salonda yoklar.
Bugün, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesini görüşüyoruz. Dün öğretmenler
günü idi, bu vesileyle tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü
kutluyorum. Her öğretmenler gününde devlet yöneticilerimiz ve
sayın bakanlar “Öğretmenlik kutsal meslektir, öğretmenlik onurlu
meslektir. Öğretmenlik aydınlık geleceğimizdir” derler; ama,
geleceğimiz olan bu mesleğe de ne hikmetse para vermeyiz. Nitekim, bu yılda Sayın Bakan diyor ki “Öğretmenlik bir aşk
mesleğidir. Öğretmenlik bir sevgi, bir şefkat mesleğidir” Sayın
Bakan doğru söylüyor da bu sözler karın doyurmuyor. Ülkemizde bugün
bir öğretmenin ortalama aylığı 700 milyon lira. Ülkemizde 4 kişilik
bir ailenin zorunlu giderleri 1 milyar 600 milyon lira. Ülkemizde,
yine, bugün, yoksulluk sınırı 1 milyar 500 milyon lira. Devletimiz
öğretmenlerimize yoksulluk sınırının yüzde 50 altında bir maaşı
uygun görüyor. Bu yanlıştır, bunun düzeltilmesi gerekir. Kısaca şunu
söylüyorum, bundan 25 yıl önce bir öğretmen tüm maaşıyla ekmek
almış olsa, 826 kilogram ekmek alıyordu, ama 25 yıl sonra, bugün,
bir maaşı ile 373 kilogram ekmek alabiliyor.
Sevgili arkadaşlar, bu 2005 bütçesi de, öğretmenlerimize, maalesef,
bir şey vermiyor. Yine, öğretmenlerimiz açlığa, yoksulluğa,
sefalete mahkûm edilmektedir. Öğretmenlerimiz çaresizlikten ne
yapacağını bilmemektedirler. Pazarda limon satmakta, maydanoz
satmakta, şoförlük yapmakta, garsonluk yapmaktadır. Bu durumdan
öğretmenlerimizi kurtarmamız gerekiyor. Öğretmenlerimizin yüzde 70’i
tatil yapmıyor, bir de öğretmenevlerini satma sevdamızdan
vazgeçmemiz gerekiyor. Öğretmenlerimizin çalışma saatleri Avrupa
ülkelerine göre çok, İspanya’ya göre 400 saat, İrlanda’ya göre 900
saat fazla bir yılda. Ama, Avrupa ülkelerine göre aldıkları maaş
ise, çok az. 15 yıllık bir öğretmenin, Türkiye’deki bir öğretmenle,
İsviçre’deki bir öğretmen karşılaştırıldığı zaman İsviçre’den 11 kat
daha fazla alıyor, Fransa’da, Belçika’da, İspanya’da, Danimarka’da
ise, Türkiye’deki bir öğretmenin 6 kat fazlasını alıyor. Kısaca,
Türkiye’de bir öğretmen, 15 yıllık bir öğretmen, 5 714 dolar
alırken, Almanya’da 46 459 dolar, Malezya’da 14 280 dolar, Şili’de
12 902 dolar, Tunus’ta da 13 564 dolar para alıyor.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öğretmenlerimize hak
ettikleri yaşam koşullarına uygun maaş vermeliyiz. Grevli, toplu
sözleşmeli, sendikal haklarını vermeliyiz. Sağa sola, kışta,
kıyamette sürmemeliyiz. Siyasal kadrolaşma yapmamalıyız. Din dersi
ve ilahiyat kökenli öğretmenlerimiz elbette yönetici olabilirler;
ama, bunların dışındaki diğer branş öğretmenlerimizin de yöneticilik
yapabileceğini unutmayalım.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; eğitime daha fazla kaynak
ayrılıyor iddiasına ben de katılmıyorum. Enflasyondan arındırılmış
sabit fiyatla, 1999’u baz alarak 100 kabul edersek, 2005’te 80’e
düşmüş. 1999’da 100, 2000’de 93, 2003’te 92, 2004’de 74.5 ve 2005
programında da 80.1’dir, enflasyondan arındırılmış sabit fiyatlara
göre. Yine, konsolide bütçe içindeki durumda farklı değildir. 99
aldığımız zaman 11.8, şimdi ise, 9.6’dır, yani eğitime daha fazla
para ayırıyoruz, kaynak ayırıyoruz görüşünün yanlış olduğu
kanısındayım.
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; eğitim yıldan yıla
bir geriye gidiş, bir çöküş, bir dökülüş yaşamaktadır. Bunun somut
örneği, ÖSS ve LGS’de sıfır alan öğrencilerimizin durumudur. Sıfır
alan öğrencilerimizin sayısı LGS’de 2003’te 40 586 iken, 2004’te
65.598’e çıkmıştır. Bir Önceki yıla göre artış oranı yüzde
59.16’dır. ÖSS’de ise, 2003’te 26 448 öğrenci sıfır alırken, 2004’te
bu rakam 32 177’e çıkmıştır ki, artış oranı yüzde 21.66’dır. Çözülen
net soru sayısında durum farklı değildir, her iki imtihanda da
matematik, türkçe, sosyal sorularında, 2003’e göre, 2004’teki
sınavlarda çözülen net soru sayılarında da düşüş vardır. Uluslar
arası sınavlarda da durum farklı değildir. Türkiye 38 ülke arasında
fende 33 üncü, matematikte 31 inci sıradadır. Fende İran, Ürdün,
Endenozya’dan sonra matematikte ise Tunus’tan sonra gelmektedir.
Okuma becerileri araştırmasında ise, Türkiye 35 ülke içerisinde 28
inci sırada yer almaktadır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği
müzakerelerinde önümüzde üç tane önemli sorunun olacağı
kanısındayım. Bunlardan birisi tarımdır. Bana göre ikincisi serbest
dolaşımdır, üçüncüsü ise, eğitimdir. Eğitimde, özellikle, okulöncesi
eğitimde AB ile aramızda büyük farklar vardır. AB’de yüzde yüze
varan okullaşma oranı varken, bizde yüzde 15.8’dir. 7.5 milyon
insanımız okuma yazma bilmemektedir. Ezbercilik bir sorundur.
Meslekî orta öğretim sorundur, üniversiteye giriş bir sorundur,
diplomalardaki denklik bir sorundur. Mesleklerin
standartlaştırılması bir sorundur. Eğitimde kalite bir sorundur.
Öğretmen yetiştirme bir sorundur. Yöneticilerin atanması bir
sorundur. 30 yıldır Millî Eğitim Bakanlığında merkez örgütü işlevsel
bir yapıya kavuşturulacaktır denir, ne yazıktır şimdiye kadar
kavuşturulamamıştır.
Sayın milletvekilleri, eğitimci olmaya gerek yok, yönetici olmaya
gerek yok. Millî Eğitim Bakanlığına baktığınız zaman genel
müdürlüklere bakarsınız, cinsiyete göre, kız teknik, erkek teknik
genel müdürlüğü diye ayrılır. Bir bakarsınız eğitim kademelerine
göre orta öğretim, ilköğretim, yüksek öğretim diye ayrılır, bir
bakarsınız mesleklere göre, ticaret, turizm, meslekî teknik, dil
eğitimi diye genel müdürlükler ayrılır. Her bakan geldiği zaman
işlevsel hale getireceğim diye merkez örgütünü yeniden düzenlemeye
çalışır; ama, bir gelen bakan, bir önceki bakandan haberi yoktur.
Sayın Müsteşar da burada, basına yansıdığı kadarıyla ki, Sayın
Müsteşara soruyorlar “bakanlık merkez örgütünde yeniden düzenleme
yapılacak mı” diye, Sayın Müsteşar da “yapılacak” diyor. Peki, Erkân
Mumcu zamanında bir çalışma yapılmıştı, Sayın Müsteşar da diyor ki
“ondan haberim yok” Gazetede yazılan bu. Bu sorunların çözümü
gerekirken, Sayın Bakan, bu sorunları çözmek yerine, yaptığı tek iş,
kamuoyuna göre, Millî Eğitimi Bakanlığını, din eğitimi bakanlığına
dönüştürmek, yakın arkadaşlarını ve kendi kadrolarını kurmak, bunun
yanı sıra bunlar yetmiyormuş gibi de, son Bakanlığın üzerine 400
trilyonluk yolsuzluk gölgesinin düşmesini önleyememektedir.
Ben, bu konuda, Sayın Bakana bir soru sordum, 17 eylül tarihinde
sordum ve şu ana kadar bu soruların cevabı gelmedi. Bu konuda
yolsuzluk üzerinde iktidar da, muhalefet de hassasiyetle duruyoruz.
Gocunacak bir durum mu var? Şimdiye kadar bizim yasal görevimiz olan
bu sorulara cevap verilmemesini şahsen kınıyorum. Daha önce sorduğum
soruyu tekrar aynen okuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Aşağıdaki sorularımın Millî Eğitimin Bakanı tarafından
yanıtlanmasını arz ediyorum. Saygılarımla. (17.09.2004)
Osman Kaptan
Antalya Milletvekili
Millî Eğitim Bakanlığının, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ile
yaptığı protokol sonrası gerçekleştirdiği 400 trilyon liralık
ilköğretim okul ihaleleriyle ilgili olarak basında çeşitli haberler
çıkmakta ve ihaleye katılan bazı firmaların çeşitli iddiaları
bulunmaktadır. Bu bağlamda:
İhaleler toplam kaç okul için yapılmıştır? İhaleye hangi firmalar
katılmıştır, hangi ihaleyi kazanmışlardır? Tüm firmaların
tekliflerini ve ihaleyi alan firmaların kaç lira bedelle aldıklarını
açıklar mısınız?
İhalelere en düşük fiyatı veren firmaya değil de, yüksek fiyat veren
firmalara verildiğini, bu nedenle de, bakanlığın, yaklaşık 87
trilyon lira zarara uğratıldığı doğru mudur?
En düşük fiyat veren firmalara, ihale verilmiyorsa, ihale yapmanın
mantığı nedir? Açıklar mısınız.
İhalelere verilen en düşük teklif ile ihaleyi alan firma teklifleri
arasında 330 milyar lira ile 2 trilyon lira arasında farkların
olduğu doğru mudur? Doğru ise bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Ankara, Etimesgut, Sincan okul ihalesinde daha ucuz teklif veren 34
firma varken, 35 inci sırada olan Ürdün İnşaata ihalenin
verilmesinin nedenlerini açıklar mısınız?
Yaptırılması planlanan okul binalarının, Bayındırlık Bakanlığı
tarafından hazırlanan 2004 yılı yapı yaklaşık maliyetleri
çizelgesinde belirtilen metrekare birim fiyatlarının üzerinde ihale
edildiği doğru mudur? Doğru ise, bunun gerekçesini ve yasal olup
olmadığını belirtir misiniz?
Millî Eğitim Bakanlığı Yatırımlar ve Tesisler Daire Başkanı Prof.
Abdülsamet Aslan’ın, bu göreve gelmeden önce danışmanlığını yaptığı
iddia edilen Aksa İnşaatın 4 adet ihale karşılığı 26.6 trilyonluk iş
aldığı doğru mudur? Bu firmaya en büyük fiyat sıralamasında 34 üncü
olduğu halde, ihale verildiği doğru mudur?
İhaleyi alan bir firma sahibinin babasının AKP milletvekili olduğu
doğru mudur? Doğru ise, hangi firmadır ve kimdir? Açıklar mısınız.
Söz konusu ihaleleri, Kamu İhale Kurumu incelemeye almış mıdır? Siz
de bu konuda bir soruşturma yaptırmayı düşünüyor musunuz?
Teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Teşekkür ederiz. ………………………
Sorular
ve yanıtlarda ilgili bölümlerde Bakanlığında yapılan ihale
yolsuzluğu( ki sonradan Kamu İhale Kurumu tarafından bir çoğunun
yasaya uygun olmadığı belirlendi) ile ilgili soruyu duymazdan gelip
yeniden yapılanma ile ilgili soruya da aşağıdaki yanıt verilmiştir.
…………
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – ……………
Sayın Kaptan, yeniden yapılanmayı soruyor. Yeniden yapılanma
çalışması bitirilmiştir, Başbakanlıkla paylaşılmaktadır. Detayına
girmeyeceğim. ……….
......./.....
SAYIN BAKAN, YA TARIMIN SORUNLARINI ÇÖZÜN YA DA İSTİFA EDİN *
* 23.11.2004
TARİHİNDE;
TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ KOMİSYONDA GÖRÜŞÜLÜRKEN
YAPILAN KONUŞMA
BAŞKAN –………Sayın
Osman Kaptan, buyurun efendim.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım,
değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; arkadaşlarımızın söz
ettiği konulara girmemeye gayret edeceğim. Ama, öz olarak konu şu:
Nüfusumuzun, istihdamımızın üçte 1’inin yaşadığı, barındığı tarım
kesiminin çok ciddî sorunları vardır. Bu sorunları çözmek de
hükümetin görevidir. Biz, muhalefet partisi olarak nasıl ki AB
yasalarının hepsinde hükümete destek verdiysek, tarım konusunda da,
tarımın sorunlarının çözülmesi konusunda çiftçilerimizin,
köylülerimizin yüzünü güldürücü her konuda tam destek vermeye
hazırız. Yeter ki, hükümet tutumunu, tarıma bakışını değiştirsin.
Sayın arkadaşlarım, tarım sektörü 2003 yılında, geçen yıl yüzde 2,5
gerilerken, bu yılın ilk çeyreğinde, yani, 2004’ün ilk çeyreğinde
yüzde 7,5 gerilemiştir. Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine
bakıldığında, ormancılık ve balıkçılık, alt sektörleri hariç
tutulduğunda, tarımdaki gerileme yüzde 9 gibi daha büyük
boyutlardadır. Bu gerileme, genel olarak, bitkisel ürünlerin
üretiminde yüzde 13,7; meyvelerde ise yüzde 26’yı aşmış
bulunmaktadır. 2004 yılının ilk beş ayında tarımsal ithalat yüzde 42
artarken, ihracat artışı yüzde 29’da kalmıştır. Artık, Türkiye,
yanlış tarım politikaları sonucunda bir tarım ülkesi olma
özelliğini, tarımda kendi kendine yetme özelliğini kaybetmektedir.
Çiftçi, köylü her gün geriye gitmektedir, yıldan yıla demiyorum her
gün daha geriye gitmektedir, yoksullaşma daha da artmaktadır.
Tarım kesiminde insanlarımız canından bezmiştir. Atatürk’ün “köylü
milletin efendisidir” dediği köylü, IMF’nin ve küresel güçlerin
elinde köle durumuna düşürülmemelidir.
Üretim,
geçen yılın fiyatlarının çok altında satılabilmektedir ya da
satılmadan dökülebilmektedir. Arkadaşlarımız sözünü etti, buğdayda
böyle, limonda böyle, portakalda böyle, domateste, patlıcanda,
biberde böyle.
Sayın Bakan, geçen ay Kumluca’ya gelmiştiniz. Bir labaratuvar
açılışında ben de vardım, ben de konuşmuştum.
Orada demiştim ki, Sayın Bakan, geçen yıl bugünlerde limon dalında
550-600 bin lira, şimdi 300-350 bin lira, dilim varmıyor 250 000’i
söylemeye demiştim. Çünkü, 250 000’i dediğim zaman, zaten millet bir
fırsat arıyor, 250 000’e düşeceğine neden olmak istemiyordum; ama,
aradan bir ay geçti Sayın Bakan, şu anda, Finike’de, Kumluca’da
limon 150-200 bin liraya indi, yani, geçen senenin dörtte 1’ine
indi. Domates, patlıcan, biber, üç sene öncenin fiyatıyla aynı;
fakat, girdiler yerinde saymadı; ilacı da, tohumu da, hepsi arttı.
İnsanlar çaresizlikten ne yapacaklarını bilemediklerinden, portakal
bahçelerini kökleyerek, seracılık, domates, patlıcan üretmeye
başladılar; ama, sebze de para etmeyince, artık, ne yapacaklarını
onlar da şaşırdı.
Üretici başına, OECD ülkelerinde ciddî destekler verilmekte; hepimiz
biliyoruz. Türkiye’de, ortalama 1 500 dolar dolayında verilen
üretici desteğinin Avrupa Birliğinde 16 000 dolar –bizimkinin
onbir katı- Amerika Birleşik Devletlerinde 19 000 dolar, Kore’de 23
000 dolar olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Artık, Türkiye de tarım
üretemez, tarımsal kapasitesini kullanamaz hale gelmiştir.
AB ortak tarım politikasında müdahale alımları, telafi edici
ödemeler, prim destekleri, depolama destekleri, kırsal kalkınma
destekleri sürdürülürken, ülkemizde fiyat destekleri, gübre, ilaç,
tohumluk sübvansiyonu, kredi desteği kaldırılmış, bunlar yetmemiş
gibi, bir de, ucuz tarım ürünlerinin dışarıdan alımına, ithalatına
izin verilerek, Türk tarımı haksız rekabete terk edilmiştir.
Sayın arkadaşlarım, biz, milletvekillerine hediyeler geliyor
Anadolu’nun değişik yörelerinden. Bazen bir paket fındık geliyor,
bazen üzüm geliyor, bazen fıstık geliyor.
BAŞKAN –
Biz görmedik!
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Hepimize geliyor, hepimiz alıyoruz; ama, görmediyseniz bile
başkaları almıştır.
Bize gelen, her milletvekiline dağıtılan bir paket. Bunlar benim
tanımadığım kişiler. Bundan sizlere de gelmiştir. Bu poşette
deniliyor ki: “Çekirdeksiz Kuru Üzüm, Sultaniye, Manisa gerçeği,
dünyanın ağız tadı üzüm, dünya ihracatında Türkiye’nin lider olduğu
ürün, dünya kalitesinde lider olan ürün, üretilenin yüzde 90’ı ihraç
edilen ürün, maliyeti 1 milyon lira, piyasa satış fiyatı 700 000
lira olan ürün. Halil Günay Yeşilyurt Belediye Başkanı Alaşehir
Manisa.” Sayın arkadaşlar, bunları bize ikram olsun, hediye olsun
diye göndermiyorlar. Yani, üzümün de, fındığın da, incirin de,
kayısının da sorunlarını çözün diye milletvekillerinin dikkatini
çekmek için gönderilen hediyeler olduğu kanısındayım.
Türkiye Ziraat Odaları Birliğinin 2003 yılında tarım üreticisinin
1997 yılının kayıtlarına ilişkin hesaplarına şöyle bir baktığımızda,
1997 yılında 2,86 kilogram buğdayla 1 litre mazot alınabildiğini,
şimdi ise çiftçi 2003 yılında 4,27 kilogram buğdayla 1 litre mazot
alabilmektedir. Üreticinin satın alma gücü 1997’den 2003 arasında
yüzde 33 azalmıştır.
Yine, 1997 yılında 34 kilogram buğdayla 12 kilogramlık bir tüpgaz
alınabilirken, 2003 yılında 60 kilogram buğdayla 12 kilogramlık bir
tüpgaz alınabilmektedir. Üreticinin satın alma gücü yüzde 49
azalmıştır.
Şimdi, bir iki örnek de sizin iktidara geldiğiniz dönemden vermek
istiyorum.
Bu, Devlet İstatistik Enstitüsü tarım fiyatlarının baz
alınarak yapılan bir hesaplamadır.
AKP nin iktidara geldiği;
2002 yılında, 10 kilo buğdayla 11,5 kilo büyükbaş ve küçükbaş hayvan
yemi alınabilmekteydi. 2004 yılı Ekim ayında ise 10 kilogram
buğdayla aynı girdilerden 9,8 kilogram hayvan yemi alınabilmektedir.
AKP nin iktidara geldiği 2002 yılında, 1 kilogram buğdayla 1,7
kilogram amonyumsülfat gübresi alınırken, 2004 yılı Ekim ayında ise
1 kilogram buğdayla aynı gübreden 1,2 kilogram alınabilmektedir.
Yine, üre gübresinden... AKP nin iktidara geldiği; 2002 yılı
sonunda 1 kilogram buğdayla 1,3 kilogram gübre alınırken, 2004
yılının Ekim ayında 700 gram gübre alınabilmektedir.
30-50 beygir gücündeki bir traktör, AKP nin iktidara geldiği 2002
yılı sonunda, 1 traktör alabilmek için 59 ton buğday gerekirken,
2004 yılı Ekim ayında 78 ton buğday gerekmektedir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Bitiriyorum Sayın Başkan.
Sayın Başkan, Sayın Bakan; sözlerimi bitirirken, öz olarak şunu
söylemek istiyorum: Bir tarafta IMF, Dünya Bankası ve politikaları,
bir yanda IMF’ye teslim olmuş Hükümet ve Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı, bir tarafta Dünya Ticaret Örgütü, bir tarafta don, dolu,
sel, kuraklık gibi doğal afetler... Bu saydıklarım, yani, IMF,
IMF’ye teslim olmuş Hükümet, Dünya Bankası, doğal afetler Türk
çiftçisini bitirme noktasına getirmiştir. “Çiftçinin gözünü kara
toprak doyurur” demekle ve sonra da Sayın Başbakanın çiftçilerden
özür dilemesiyle konu geçiştirilemez. Çiftçinin kendisi zaten kara
toprak olmuş durumdadır. Bunun ayıbı da, geçmiş hükümetlerin olduğu
kadar, şu anda sorunları çözme mevkiinde, durumunda olan
Hükümetindir, Tarım Bakanlığınındır.
Sayın Bakan, AB’ye bu tarımla entegre olmamız söz konusu olamaz.
Sayın Bakan, vakit geçirmeden ya gerekli önlemleri alın, tarımın
sorunlarını çözün ya da istifa edin.
Teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Efendim, teşekkür ederiz. ……………
Sorular ve yanıtlar bölümünden
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan benim tek sorum var. Ziraat Bankasından
ticari kredi kullanan ve borçlarını ödemeyip, icra takibine
uğrayanlar sonradan kredi borçlarını ödedikleri zaman, Merkez
Bankasını da ekleyebiliriz. Kayıtları silinebiliyor ve sicil affına
uğramış oluyorlar. Bu kişiler Ziraat Bankasından kredi kartı
alabiliyorlar, kredi çekebiliyorlar, bankayla ilgili çek-senet
işlerini yürütebiliyorlar. Ancak, tarımsal kredi kullanıp da, aynı
duruma düşenler, kayıtları yöresel şubelerde bulunduğu için risk
taşıdıkları gerekçesiyle icra takibi sonunda borçlarını ödemiş
olsalar dahi kredi kullanamıyorlar. Borçlarını ödeyemeyen üreticiler
için 2003 ile 2005 yılları arasında bir taksitlendirme sistemi geldi
ve o ödeme planı içinde ödemeler yapılıyor. Bu çelişkili durumun
ortadan kalkması için ödeme sıkıntısına düşen ve icra yoluyla
borcunu ödemek zorunda bırakılan tarımcıların mağduriyetinin
önlenmesi yönünde gerekli girişimler bakanlığınızca yapılacak mıdır?
Teşekkür ederim. …………………….
BAŞKAN–
Efendim, biz teşekkür ederiz.
........./.......
EKONOMİ
İYİYE GİDİYOR DA İŞYERLERİ NİYE KAPANIYOR *
*22.11.2004
TARİHİNDE; SANAYİ VE TİCARET BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ KOMİSYONDA
GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMA
BAŞKAN -
Buyurun Sayın Kaptan.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım.
Türkiye ekonomisinin, reel sektörün motoru, dinamosu durumunda olan
şirketler ve kooperatiflere bakıldığında, 2003 ile 2004 yılları
arasında ocak-ekim itibariyle şirket ve kooperatiflerin açılış
oranları bir önceki yıla göre yüzde 25,9 oranında artmıştır. Kapanma
oranları ise, yüzde 35,08 oranında artmıştır. Yani, 2003 ile 2004
ocak-ekim arası karşılaştırıldığı zaman, şirketlerin ve
kooperatiflerin açılış oranı ile kapanış oranları arasında yüzde
10’luk bir kapanış farkı bulunmaktadır. Aylık bazda bakıldığında
ise, yine DİE’nin Ekim Bültenine göre, 2004 Ekim ayında 2003’ün aynı
ayına göre açılan şirket ve kooperatif sayısı yüzde 7,3 oranında
iken, kapanan şirket ve kooperatif sayısı yüzde 41,2 artmıştır.
Aradaki kapanış lehine açılış aleyhine olan farkın yüzde 33,9 olduğu
görülmektedir. Bu durumda, Sayın Başkan, Sayın Bakan; bu rakamlar
reel sektörün içinde bulunduğu durumun iyiye değil, kötüye
gittiğinin bir göstergesi değil midir? TESK’in verilerine göre,
TESK’e kayıtlı esnaftan 2003 yılında 97 bini dükkanını kapatmıştır.
Aileleriyle birlikte bu, yaklaşık 400 bin kişinin yaşamını olumsuz
etkilendiği, yine yaşamlarında mağdur duruma düştükleri anlamına
gelmemekte midir?
Peki, ekonomi iyiye gidiyor da, bu işyerleri niye çığ gibi
kapanıyor?
Sayın Başbakan, “Her işyeri 1 işçi alsa, 1,5 milyon işsiz iş
bulabilir” diyor. Şimdi, bu kapanan işyerlerinden Sayın Başbakanın
haberi yok mu? İşyerleri kapanıyor, dolayısıyla işçi alınmıyor, işçi
çıkarılıyor. Sanayi, artık Sayın Özcan’ın dediği gibi, istihdam
yaratma konusunda eskisi gibi değil. Yani, sanayi, eskisi gibi artık
istihdamda öncü bir sektör durumunda değil. İSO’nun yaptığı
çalışmalara göre, 1998-2003 yılları arasındaki 5 yılda Türkiye'nin
500 büyük sanayi kuruluşunda çıkarılan işçi sayısı 70 bini geçiyor.
Yani,
1998’de 500 büyük sanayi kuruluşunda 587 375 işçi çalışırken,
2003’te 518 532’ye inmiştir bu sayı. Ve aradaki fark 70 bin
gerilemiştir. Artık, sanayide kapasite kullanımı artıyor, ancak
kapasite kullanımının artmasına karşılık da, işten çıkarmalar da
artıyor. İstihdam yaratılmıyor.
Sayın Bakan,
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; ülkemizin rekabet gücünde de bir
ilerleme olmadığı gibi, gerileme oluyor. Dünya rekabet gücü, 2003
yılında Türkiye nüfusu 20 milyondan çok olan 30 ülke arasında 2002
yılında 23 üncü sırada iken, 2003’te 2 sıra gerileyerek 25 inci
sıraya düşmüştür. Türkiye, rekabet sıralamasında bırakın ileriye
gitmeyi, mevcut konumunu bile korumayarak, 2 sıra geriye gidiyor. 30
ülke arasında sondan 6 ncı oluyor.
Yine, ekonomik performans sıralamasında da, 2002 yılında 30 ülke
içinde sondan 5 inci ülke iken, burada da 2 sıra gerileyerek,
ekonomik performansı en düşük sondan 3 üncü ülke durumuna düşmüştür.
Yine, OECD ülkeleri içinde verimliliğin en düşük olduğu ülke
Türkiye’dir. Kayıt dışı çalışanın ekonomiye maliyeti 17 katrilyon
lirayı geçmektedir.
Tekelleşme yüksek seviyededir.
DİE’nin hesaplarına göre, 133 sanayi kolunun 72’sinde, yani yüzde
54’ünde çok yüksek veya yüksek derecede tekelleşme vardır.
Türkiye'de bu rakamlara bakarak, “Sanayi iyiye gidiyor, ticaret
iyiye gidiyor” demek zordur. Keşke iyiye gitse, hepimiz bundan mutlu
oluruz. İyiye gidilmesi için gerekli tedbirlerin alınmasında yarar
olduğu kanısındayım.
Sayın Bakan, sayın arkadaşlarım; sanayicimizin bir kısmı yurt dışına
kaçıyor. Rusya’ya gidiyor, Türki cumhuriyetlere gidiyor, Romanya’ya,
Bulgaristan’a, Çekoslovakya’ya gidiyor. Vergiler ağır diyor,
gidiyor; özendirme yok diyor veyahut yetersiz diyor, gidiyor;
yabancı sermaye gelmiyor, geliyorsa da devede kulak kalıyor; tarımda
ürün para etmiyor; ne istersen dışarıdan gelebiliyor. Türkiye'de,
özellikle tarım kesiminde ürün para edecek olsa, hemen İran’dan
geliyor. Sivribiber, patlıcan, elma, karpuz İran’dan geliyor.
İran’dan karpuzun gelmesi, Adana karpuzunun para etmemesi demek
oluyor. İran’dan sivribiberin, patlıcanın gelmesi, Demre’nin,
Kumluca’nın, Finike’nin patlıcanının, sivribiberinin para etmemesine
neden oluyor. Kaliteye zaten bakan yok.
Bir de, esnaf konusunda görüşümü söylemek istiyorum. Sayın
arkadaşlar, Anayasamızın 173 üncü maddesi, “küçük esnaf ve
sanatkârların korunması için devlet gerekli tedbiri alır” diyor.
Ama, görülen o ki, devlet tedbir alıyor da, bu aldığı tedbirler
küçük esnafı büyütmek için değil, sanki daha da küçültmek için
alıyor. Küçük esnafı, esnaf sınıfından çıkarıp, tüccar yapmak için
devlet tedbirler alıyor
Sayın Bakan. 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunu çıkarıldı 2003’te,
2004’te de yönetmeliği çıkarıldı. Çıkarılan yönetmelik, kamyoncu
esnafını zor duruma sokmaktadır. 4925 sayılı Kanunu çıkarıyoruz,
1163 sayılı Kooperatifler Kanununu yok sayıyoruz sanki. Bu kanun,
kamyoncu esnafına Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonundan
ayrılarak, ticaret odalarına kayıt olmalarını istemektedir.
Böylelikle, küçük esnaf tüccar yapılmaktadır. Kooperatifler etkisiz
hale sokulmaktadır. Kooperatiflere 75 ton kapasite getirilmektedir.
Kooperatifler zaten güçsüzdür; bu 75 ton demek, 5 tane kamyon
alacaksın demektir.
Bunun yanı sıra, kısaca şunları söylemek istiyorum: Tüketicinin
korunması konusunda, el sanatlarının, el halıcılığının korunması
yönünde etkili ne önlemler alındı? Eskiden ilkokullarda okurken biz,
Yerli Malı Haftası yapılırdı. “Yerli malı yurdun malı, herkes onu
kullanmalı” denilirdi ve teşvik edilirdi. Ama şimdi ise, yabancı
malı kullanmak sanki bir ayrıcalık, sanki bir prestij sahibi olmak
durumuna geliyor.
İşportacılar “gel vatandaş gel” diye bağırıyorlar. Bu Çin malı, bu
Rus malı, bu işte aklınıza gelen ne varsa, Amerikan malı, her şey
var... Hatta dükkanların önünde yazıyor: “Çin Halısının metrekaresi
35 milyon lira” diyor. Sayın arkadaşlar, bu 20-25 yıl önce aynı
durumda Japon malları Türkiye'ye gelirdi, “Japon malı tapon malı”
denilirdi. Ama öyle olmadığı görüldü. Japonların dünya
ticaretindeki, dünya ekonomisindeki ağırlığı görüldü. Bu Çin
malları da, Çin’in gelişinin bir işareti olarak görülmelidir derim.
Bugün Real gibi büyük mağazalara gidildiği zaman, bizim yerli
halımıza karşın, özellikle el dokumacılığı halımıza karşın, daha
ucuz, kalitesinin ne olduğunu bilemiyorum, yabancı Çin halılarının
diğer ülkelerden gelen halıların çok olduğu görülmektedir.
Tarım konusunda,
tarımın çöktüğünü, felç olduğunu artık biliyoruz.
Yani, bir taraftan dolu, sel, doğal afet oluyor, bir taraftan
kapkaççı tüccarların eliyle soyuluyorlar. Yani, sadece kapkaççılar
büyük kentlerde değil, özellikle tarımda
üretim bölgesinde mevsimine göre büyük
vurgunlar oluyor. Önce itimat telkin ediyorlar, ilk başlarda
peşin veriyorlar, bir süre geçtikten sonra köylünün, üreticinin
ürününü elinden alıp, gidiş o gidiş. Senedi karşılıksız çıkıyor, ne
çeki bulunabiliyor, ne adamın kendisi bulunabiliyor... Ama bunlar
Türkiye'de her zaman olan şeyler. Tüketici korunduğu gibi,
üreticinin de korunmasında yarar olduğu kanısındayım.
Özellikle bu toptancı hallerde, üretici derneklerinde, belediyelerde
bir teminat sisteminin geliştirilmesi gerekiyor. O teminat
sistemiyle üreticilerin korunmasında yarar olduğu kanısındayım.
Bütçenin hayırlı olmasını diler, hepinize saygılar sunarım.
BAŞKAN -
Biz teşekkür ederiz efendim. ………………
Sorular ve yanıtlar bölümünden
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlar; benim tek bir
sorum var; o da şu: İktidar ve muhalefet milletvekillerinin
anlaştığı tek konu, bu yatırımların ve istihdamın teşvikine ilişkin
36 ili kapsayan yasa üzerinde oluyor. Bunun yanlışlığı,
adaletsizliği üzerinde hepimiz bir ortak payda da buluşuyoruz. O
halde, Sayın Bakan, 36 ili kapsayan, iller esasına göre olan ve 1
500 doları baz alan Yatırımları ve İstihdamı Teşvik Yasasının
ilçelere göre yeniden düzenlenmesini uygun görüyor musunuz? Bu
konuda bir çalışmanız var mıdır? Teşekkür ederim.
BAŞKAN –
Teşekkür ediyoruz. ……………
SANAYİ VE TİCARET BAKANI ALİ COŞKUN (Devamla)- .... Şirketler,
kooperatifler konusu, Osman Kaptan arkadaşımızın dile getirdiği bir
konu. Detaya inmeyeceğim; burada var, bilgi veririz; zaten
yayınlanıyor………………
Tabiî, eskisi gibi, Osman Kaptan Beyin söylediği gibi “yerli malı
yurdun malı, onu mutlak kullanmalı” dönemi geride kaldı maalesef.
Okulda hep beraber yerli malı haftaları yapardık; çünkü, bugün
devlet ihalesinde bile yerli malına öncelik ancak kanunun verdiği
bir yüzde 15’lik bir ihale yetkisi var, onun dışında
kullanamıyorsunuz, tercih için zorlayamıyorsunuz. Bu, bir eğitim
meselesi, millî bir mesele. Bununla ilgili uyarılar yapıyoruz; ama,
açıktan yapılan uyarı, Avrupa Birliği anlaşmalarına, Gümrük Birliği
Anlaşmasına ters olduğu için, bir işletmeye yerli malı kullanmayı
mecbur edemiyorsunuz; yani, şartnameye yerli malı olacaktır
diyemiyorsunuz. Onun için, bu konuda hassasiyetimiz bizim de var;
ama, bu dünyadaki gelişmeye, rekabet çağına alışmamız gerekiyor.
…………….
5084 getirilen eleştiriler dikkate alınarak yeniden düzenleniyor,
Osman Kaptan Beyin söylediklerini dikkate alıyoruz.
……………
......../........
TURİZMİN
SORUNLARI VE ANTALYA*
*22.11.2004
TARİHİNDE; KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE
KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMA
BAŞKAN –
Komisyonumuzun değerli üyeleri, Değerli Bakanımız, Kültür ve Turizm
Bakanlığı bütçesi üzerindeki görüşmelere devam ediyoruz.
Söz sırası, Sayın Kaptan’da.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar, sayın basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Hepimizin bildiği gibi, kültür geçmişimiz, turizm ise geleceğimiz.
Türkiye’nin iki önemli sorunu var. Çok sorunu var belki, ama, bu
sorunların içerisinde iki tane öncelikli, önemli sorunu var. Birinci
sorun, işsizlik, fakirlik, fukaralık, yoksulluk. İkinci sorun, iç ve
dışborç yükü, cari açık. Bu sorunların çözümü için turizm stratejik
bir sektörümüz, potansiyel bir avantajımız.
Ülkemizde, 2 milyonun
üzerinde kişi turizmden ekmek yiyor. İstihdamda her 100 kişiden üçü
turizmde çalışıyor. İspanya’da bu oran yüzde 8, Yunanistan’da yüzde
6, İtalya’da yüzde 7. Türkiye’de turizmde çalışan kişi, komşu, rakip
ülkelere bakılınca, bu oranlar artırılabilir, dolayısıyla istihdamda
turizm önemli bir öncelikli sektör olmaktadır.
İstihdamda, artık, sabah Sanayi Bakanlığı bütçesi görüşülürken
söylediğim gibi, sanayi istihdam konusunda öncü sektör olmaktan
çıkmaktadır. 1998-2003 yılları arasında Türkiye’deki en büyük 500
sanayi firmasından beş yılda 70 000 kişi işten çıkmıştır.
Dolayısıyla, turizme istihdam açısından önem vermek durumundayız.
Turizm sektörü, diğer sektörlerle de, diğer, 38, 39, hatta 40’a
varan sektörle de doğrudan veya dolaylı olarak sürükleyici bir etki
yapmaktadır. Bir tarafta, diyoruz ki, işte, dış ticaret açığının,
Sayın Enis Tütüncü’nün de söylediği gibi, yüzde 70’leri, yüzde
79’ları turizmden karşılanıyor. Buna karşılık, Kültür ve Turizm
Bakanlığının bütçesine ayrılan ödenek yeterli değil. 2002 yılı baz
alınarak yapılan hesaplamalarda kültür ve turizm harcamaları
2002
yılı düzeyinin gerisindedir. Enflasyondan arındırılmış olarak
yaptığımız hesaplamaya göre, Bakanlık bütçesi 2002 yılı 100 olarak
alındığında, 2003’te 88’e inmektedir, 2005’te program hedefi ise
91’dir.
Sayın Bakanın ifade ettiği gibi, kültür turizmin konsolide bütçe
içindeki yeri binde 41’dir. 1999’da binde 43, 2000’de binde 42 ve
2003’de binde 37, 2004’de de binde 39 olmuştur. Yani, Sayın Başkan,
Değerli Bakan, değerli arkadaşlarım; biz, iki gün sonra öğretmenler
gününü kutlayacağız. Her yıl öğretmenler gününde, öğretmenlik kutsal
bir meslektir, öğretmenlik onurlu bir meslektir, öğretmenler
geleceğimizdir deriz; ama, öğretmenlerimize para vermeyiz, ücret
vermeyiz. Şimdi, turizmde de, turizm geleceğimizdir diyoruz,
turizmden Türkiye daha kırk, elli yıl ekmek yiyecek diyoruz; ama,
bütçeden gerekli parayı ayırmıyoruz. Bugün, Sayın Bakanın ifade
ettiği gibi, kaynak yaratabilirler; ama, bu bakanlıklar gelip
geçicidir, bunun bir sürekliliği olması gerekir. Her bakan, kaynak
yaratmakta şimdiki Sayın Bakan kadar başarılı olamaya da bilir. Bu
nedenle, turizmin bir devlet politikası haline getirilmesi gerekir.
2002’de turizm şûrasında, yılda 450 milyon dolar teşvike, altyapıya,
tanıtıma para ayrılması öngörülmüştür 2020 hedeflerinin tutabilmesi
için; ama, görülüyor ki -bu hedeflere ulaşmamız elbette
sağlanacaktır, bu hedeflere ulaşmamız elbette söz konusudur- bu
sektörün kendi dinamizminden kaynaklanan bir olay olacaktır. Yoksa,
devletten ayrılan kaynaklardan olmayacağı ortada gözükmektedir.
Şimdi, kapasite yaratmada, altyapıda, havaalanlarında, elbette ki,
devletin elinden geleni yapması gerekir. Bir de, bu sektörün
dinamizminden söz ettim. Sayın arkadaşlar, 1984 yılında, Türkiye’ye
gelen turist sayısı 2 milyonun biraz üzerinde. On yıl sonra,
1994’de, bu, 2 milyon, 6 milyonun üzerine çıkmış. Dolayısıyla, her
on yılda, Türkiye’ye gelen turist sayısı 3 kat artmıştır. 2004’e
geldiğimizde 1994’de 6 milyonun üzerinde olan turist sayısı, sanırım
17, 17,5, 18 milyon civarında olacaktır. Yani, 6’nın 3 katı
olacaktır. Bu hesaba göre de, on yıl sonra; yani, 2014 yılında,
bizim 50 milyon turisti ağırlamamız söz konusudur. Biz, on yıl sonra
50 milyon turisti ağırlayacak bir kapasite yaratmak durumundayız,
ona göre altyapıları yapmak durumundayız. Rakibimiz Yunanistan’da,
yine, Sayın Bakan ifade ettiler, İspanya’da sadece turiste yönelik
havaalanları 10’un üzerinde, sanırım 13, Türkiyemizde 5 tane
havaalanı var. Antalya, Dalaman, Bodrum, İstanbul, İzmir’i de kısmen
sayarsak, 5 tane havaalanı. Gazipaşa’ya havaalanı yapıldı, dağdan
dolayı uçaklar kalkamıyor. Kınık’a
havaalanı yapılacaktı, çevre koruma izin vermiyor denildi, ne oldu
son durumunu bilmiyorum, Sayın Bakan da açıklarsa memnun oluruz.
Yani, biz, hava alanlarımızla, altyapılarımızla, turistik
yollarımızla, önümüzdeki dönem için gerekli hazırlıkları yapmak
durumundayız.
Bir örnek vermek istiyorum.
Antalya’da turistik yolların toplamı
385 kilometre. 78 kilometresi stabilize, 37 kilometresi toprak yol,
115 kilometresi de toprak ve stabilize oluyor. Bu yolların toplam
proje tutarı 87,7 trilyon lira. 2004 yılında bu yollar için 2,2
trilyon ödenek ayrılmıştır. Bu gidişle, bu yollar kırk yıl sürecek
demektir.
Yine, Sayın Bakan, geçen yılki Plan ve Bütçe Komisyonundaki bütçe
konuşmasında 2004 Mayıs ayı sonuna kadar Antalya’daki altyapı
yatırımları büyük ölçüde bitirilecek demişti. Sayın Bakan, turistik
yollar var, Kaş’ın kanalizasyonu var, Antalya’da yapılacak birtakım yatırımlar var.
Bu konuda, Antalya Ticaret ve Sanayi Odasının bize müracaatları var,
sizin, yine, konuşma metninizde de var. Antalya ve Türkiye’deki
bu altyapı yatırımlarının bitirilmesi gerekiyor.
Sayın arkadaşlarım, turizmde, önemli bir konu da, turizm ucuza mı
gidiyor? Ben bu konuda soru sordum, Sayın Bakanlıktan aldığım cevap
da ucuza gitmediği yönünde. OECD’nin yaptığı çalışmalardan bazı
örnekler var. Almanya’da 100 euroya üretilen mal ve hizmet,
İtalya’da 92 euroya, Yunanistan’da 85 euroya, İspanya’da 84 euroya,
Türkiye’de 58 euroya yapılıyor. Yine, Hollanda’da 100 euroya alınan
bir mal ve turizm hizmeti, İtalya’da 92 euro, Yunanistan’da 85 euro,
İspanya’da 84 euro, Türkiye’de 52 euro. Euro bölgesi ülkelerde...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN –
Toparlar mısınız.
OSMAN KAPTAN (Devamla) - ...
en pahalı İsviçre, en ucuz Türkiye.
5 yıldızlı otellerimizde her şey dahil, 18, 19 dolara yatak
satıldığını, yine, bir haftalığına uçak gidiş-geliş dahil 200-300
dolara tatil paketleri uygulandığını biliyoruz. Bunlar promosyon
mu, promosyon olunca da yabancıya ucuz yerliye pahalı durumda
ortaya çıkabiliyor. Yine, uluslararası değerlendirmelerde Akdeniz
çanağındaki ülkelerden İspanya, İtalya, Yunanistan, Tunus, Mısır,
Türkiye, bunların ucuzluk sıralamasında üçüncü sırada Tunus ve
Mısır’dan sonra. Yani, ucuzluğu 100 kabul edersek, Tunus 70,4’le
birinci, Mısır 66,7’yle ikinci, Türkiye 59,9’la üçüncü. Bu ucuzluğun
önündeki engel her şey dahil sistemi. Her şey dahil sistemi, elbette
ki, turist çekilmesi için olması gerekiyor. Her şey dahil sistemini
uygulayan işletmecilere sorduğunuz zaman, ben,yatak satıyorum, yeme
içme satıyorum, halı satmıyorum, kilim satmıyorum, onları da
gerekirse dışarıdan alabilirler deniliyor; ama, bir başka olay var,
kaliteyi düşürme durumu. Her şey dahil sisteminde, artık, gazozunu,
coco colasını bile birtakım firmalar kendileri üretme durumuna
gelmişlerdir.
Bir de, ucuzluk ve her şey dahil sistemi, elbette ki, Türkiye’nin
yararına olarak düşünülmeli, buna göre planlanmalı, bütün sektörün
de ortak bir görüşü olarak kalitenin düşürülmemesine özen
gösterilmelidir.
Sayın arkadaşlarım, bir başka olay; kaymağı başkaları mı yiyor? Bu
kaymak olayına şöyle bir örnek vermek istiyorum: Kalkan’da...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Sayın Başkan, izin verirseniz, önemli bir konuyu söyleyeceğim.
BAŞKAN –
Buyurun.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Kalkan’da 300, 400 tane İngiliz ev almış. Bu aldıkları evler
100-150 bin paund; yani, 270, 300, 400 milyar liralık evler
alıyorlar. Ama, ne hikmetse, bir arkadaş turizmi geliştirmişler,
arabaları Dalaman Havaalanına bırakılıyor, her onbeş günde bir
arkadaşı geliyor bu evlere. Maliyeye şikâyet edildiği zaman,
maliyenin yetkilisi gittiği zaman, ben bu evin sahibinin arkadaşıyım
diyor ve dolayısıyla, o turizm yörelerinde birtakım insanlar,
yurtdışındaki seyahat acenteleriyle ilişkilendirilerek, bir arkadaş
turizmi gelişiyor, bunlar para vermiyorlar. Bu, Kalkan’da var,
Fethiye’de var, diğer birtakım yerlerde bu tür şeyler var;
çünkü, havaalanında arabası zaten hazır, anahtarı alıyor, tatilini
yapıyor, tekrar havaalanına arabayı bırakıyor, sistem böyle
işliyor. Dolayısıyla, bunların üzerine gidilmesi vergilendirilmesi
gerekiyor.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan...
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Sayın Başkanım, 1, 2 dakika daha...
BAŞKAN –
Şimdi, Sayın Terzibaşıoğlu’na söz vereceğim, o da Muğla’dan devam
edecek.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Devam etsin.
Ayrıca, tanıtıma, teşvike kaynak ayrılması gerekir. Özel statülü
turizm kentleri kurulacak denildi kurulmadı. Bu sezonu uzatmak için
özellikle golf’e ağırlık verilmesi gerekiyor, girdi maliyetlerinin
düşürülmesi gerekiyor. Sayın Özyürek de söyledi, KDV nin diğer
ülkelerdeki KDV oranlarına indirilmesinde yarar olduğu kanısındayız.
Güvenliğe önem verilmeli... Güvenlik, turizmde, önümüzdeki
dönemlerde en büyük sorun olacaktır kanısındayız. Bir Alanya
örneği ve buna benzer örnekler de var. Dolayısıyla, güvenlik
çok önemli. Turist sağlığı, turist rehberlerinin denetimi çok
önemli.
Bir de, Sayın Bakan, geçen seneki bütçe konuşmanız ile Genel
Kuruldaki konuşmanız arasında bir fark var; geçen sene bütçe
görüşmelerinde, burada komisyonda diyorsunuz ki, 60 milyar dolar
2014’te, Genel Kurulda -bugünkü konuşma kitabınızda da var, 63 üncü
sayfasında- 2020 yılında 60 000 turist 50 milyar dolar deniliyor.
Bu makro hedeflerde bir birlik, beraberlik olması gerekir.
Bir de, seçim öncesindeki beyanlarınız, konuşmalarınız daha çok oya
yönelikti. Seçim sonundakiler ise daha değişik ranta yönelik oldu.
Yani, Antalya’da Kepez’i turizm alanı ilan edeceğiz dediniz,
seçimden sonra Lara turizm alanı oldu. Aynı şekilde, Didim de turizm
kenti olacaktı, şimdi, Didim’in Toplu Konuta (TOKİ) verildiğini
gazetelerden okuyoruz. Bu konularda açıklama yaparsanız iyi olur,
teşekkür ederim. Hepinize saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. …………..
Sorular ve yanıtlarda ilgili bölümler
BAŞKAN- ………..
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya)-
Sayın Başkan, Sayın Bakan; yürürlük tarihi 9.4.1997, Resmî Gazete
sayısı 22959. Bakanlar Kurulu kararıyla Antalya Perge’nin kongre ve
fuar merkezi olması yolunda bir karar alınmıştı. Bu karar hâlâ
geçerliliğini sürdürüyor mu? Yoksa, bu karardan Bakanlığın
haberi yok mu? O günden bugüne 1997’den beri Perge’de yapılan hiçbir
şey yok. Halbuki, “kongre turizminin” önemli olduğunu hep söylüyoruz.
Bu birinci sorum.
Bir de,
Sayın Bakan, geçen yıl özellikle alternatif turizm kentleri
projesinden söz etmiştiniz. Bunları da Aydın Didim, Muğla Dalaman,
Antalya’nın kuzeyi, Kepez, Varsak Topallı ve Antalya Manavgat
Oymapınar’da diye sıralamıştınız. Bu turizm kentleri projesi devam
ediyor mu? Bu konuda bilgi talep ediyorum.
Bunların dışında bir de, acil eylem planında, özel statülü turizm
kentleri 6 ay içerisinde hukukî yapıya kavuşturulacak denilmişti. Bu
konuda bir çalışmanız var mı?
Teşekkür ederim.
BAŞKAN-
Teşekkür ederiz. ……………..
KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERKAN MUMCU (Devamla) – …………….
Gerçekten, sanki, yıllardan beri turizm alanının içerisinde
çalışmakta olan bir profesyonelmiş gibi, dört dörtlük bir analiz
ortaya koydu ve dikkat çektiği nokta da doğrudur. “Arkadaş turizmi”
diye, zannediyorum, Antalya Milletvekilimiz Sayın Kaptan
tanımladılar. Onun tanımladığı nokta dikkat çektiği nokta doğrudur.
Bu, yeni gelişen bir alan. Tabiî, Türkiye’nin güvenilirliğinin ve
Türkiye’ye duyulan ilginin artmasıyla gelişen bir alan Türkiye’de
mülk edinme arzusunun ortaya çıkması. İşte, talebi öngöremeyen ve
buna göre bir planlı süreç açamamış olmanın yarattığı
komplikasyonlardır bunlar. Dolayısıyla, mülk edinmenin karşısına
çıkmak değil, burada daha yaratıcı bir çözüm ve gerçekten, çok
yaratıcı bir çözümümüz var. Bunun da bu vesileyle tutanaklara
geçmesini istiyorum.
......../.....
KARAYOLU TAŞIMACILIĞI VE GAZİPAŞA HAVAALANI*
Gazipaşa Havaalanının önündeki dağ sonradan yapılmadı
*11.11.2004
TARİHİNDE; ULAŞTIRMA BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE OMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMA
BAŞKAN – …
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım, sayın
bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım.
Sayın Bakanın da ifade ettiği gibi, ülkemizde karayolunun payı yolcu
taşımacılığında yüzde 96, yük taşımacılığında ise yüzde 92 gibi
büyük bir orana sahiptir. Ulaştırma Bakanlığınca hazırlanan 4925
sayılı Karayolu Taşıma Kanunu 10 Temmuz 2003’te Türkiye Büyük Millet
Meclisinde kabul edildi. Kanunun öngördüğü Karayolu Taşıma
Yönetmeliği de 25 Şubat 2004’te yürürlüğe girdi. Ben bu yönetmelik
hakkında konuşmak istiyorum.
Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Anayasamızın 173
üncü maddesinde “devlet esnaf ve sanatkârı koruyucu ve destekleyici
tedbirleri alır” deniliyor. Anayasanın bu kesin hükmüne karşılık, ne
yazık ki, hükümet ve Ulaştırma Bakanlığı, bırakın kamyoncu esnafını,
şoförü korumayı, desteklemeyi bir tarafa bırakın, kamyoncu
esnafının, tabiri caizse, ocağını söndürücü bir yönetmelik
çıkarıyor.
Sayın Bakan,
bu yönetmelik, sorun çözmüyor, sorun yaratıyor.
Bu yönetmelik, kamyoncu esnafını esnaf sınıfından çıkarıp tüccar
sınıfına sokmak istiyor. Yönetmeliğin 12 nci maddesinin (d) ve 14
üncü maddesinin (e) bendinde, taşıma yetki belgesi almak isteyen
gerçek ve tüzelkişilerden ticaret odalarına veya ticaret ve sanayi
odalarına kayıtlı olduklarına dair belge istenmektedir. Halbuki,
507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Kanunu kapsamına giren onbinlerce
kamyon türü araç sahibi vatandaşımız Türkiye Şoförler ve
Otomobilciler Federasyonuna bağlı meslek odalarına kayıtlı
üyelerdir. Bu kişiler, ticarî şirket üyesi veya sahibi değildirler;
bu kişiler, taşıma yapan, zaten sınırlı olan sermayesine emeğini de
katarak ekmek parası kazanmaya çalışan, zar zor senedini ödemeye,
vergisini vermeye, harç ve primlerini ödemeye çalışan küçük
esnaflardır. Bunları küçük esnaf sınıfından çıkarıp tüccar sınıfına
sokmanın ülke gerçekleriyle bir ilgisi yoktur.
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; yine bu yönetmelik
Türkiye genelinde 495 adet olan kamyoncular kooperatifini kapatma
noktasına getirmiştir. Yüzbinlerle telaffuz edilen kamyoncu
esnafımızı perişan etmektedir. 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanununu
çıkarıyoruz, 1163 sayılı Kooperatifler Kanununu ise yok sayıyoruz.
Bu yasalar, yönetmelikler çıkarılırken Sanayi ve Ticaret
Bakanlığının haberi yok mu? Yönetmeliğin 4 üncü maddesindeki “öz
mal” tanımı 1163 sayılı Kooperatifler Yasasına aykırıdır.
Yönetmelikte “yetki belgesi sahibi adına motorlu araç tescil ve
motorlu araç trafik belgelerinde kayıtlı taşıtlar” tanımı
yapılmaktadır. Oysa, kooperatifler bir emek birliğidir, kooperatif
adına tescilli kamyon yoktur. Bu yönetmeliğe göre, kooperatif
üyeleri, sahip oldukları kamyonları kooperatif adına tescil
ettirmeye; yani, ortaklar kamyonlarını kooperatif öz malı yapmaya
mecbur edilmektedirler. Bu durum Kooperatifler Yasasına ve Anayasaya
aykırı değil midir; elbette aykırıdır. Anayasanın örgütlenme,
çalışma ve sözleşme yapma haklarına aykırıdır.
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım;
hükümet, ormanları satacağız dedi, satamadı; okulları satacağız
dedi, satamadı; KİT’leri, sit’leri satacağız dedi, satamadı; şimdi
işin kolayını buldu; sayıları bir ifadeye gören 300 000’i bulan
kamyoncu esnafına parayla yetki belgesi satacak. İşin özü bu.
Yetki belgesi almak için 24 Kasıma kadar müracaat eden kamyoncudan 1
milyar lira, 24 Kasımdan sonra müracaat edenden ise 1,5 milyar lira
yetki belgesi harcı alınacak. Dahası var; kamyoncu esnafından en az
25 ton istiap haddine sahip araç isteniliyor. Türkiye’de 25 ton
kapasiteli kamyon bulunmamaktadır; en az iki kamyon istenecektir.
Bir kamyonu zor almış, daha borcunu ödeyemeyen kamyoncu vatandaşımız
ikinci kamyonu nasıl alacaktır?
Tüm kamyoncu esnafının Türkiye Şoförler ve Otomobilciler
Federasyonuna bağlı meslek odalarından ayrılıp ticaret odalarına
kayıt olmaları isteniyor. Kamyon yaşı yine 19’a düşürülerek daha
yaşlı araçlarla taşımacılığa izin verilmeyecek. Aracını yenileme
olanağı olmayana devlet destek verecek mi; hayır, vermeyecek. Peki,
bu insanlar evlerini neyle geçindirecekler? Sayın Bakan, Allah
aşkına, bu insanlar nasıl geçinecek?! Zaten, şimdi geçinemiyorlar.
İş yok, arabaları takozda, kamyoncuların çoğu borç içinde,
senetlerini ödeyemiyorlar, bir de yetki belgesi çıkıyor; bunlar
yetmiyormuş gibi, bir de yetki belgesi, bir de arabanı yenile.
Olacak iş değil! Kamyoncu şoförlerimiz, mecburiyetten, canı pahasına
Irak’a gidiyorlar ve Irak’a, bile bile ölüme gidiyorlar. Niye;
mecburiyetten.
Yine, Karayolu Taşıma Yönetmeliği taşıma kooperatifleri için çok
daha ağır şartlar getirmiştir. Yönetmeliğin 13 üncü maddesiyle
getirilen “özel şartlar” başlığı altında (K) türü yetki belgesi
talep edilecek, taşıma kooperatiflerinin en az 75 ton kapasitede öz
mal taşıtı olması, 10 milyar lira da işletme sermayesi bulunma şartı
getirilmiştir. 75 ton demek, 5 kamyon alacaksın demektir. Bu arada,
kooperatif üyeleri, sahip oldukları kamyonları kooperatif adına
tescil ettirmek ve kendileri de kamyonlarda şoför olarak çalışmak
mecburiyetinde bırakılmıştır. Kooperatifçiliğin kurumsallaşma,
yönetim, işletme, muhasebe gibi temel hizmetler bakımından durumları
göz önünde tutulursa, üyelere bu teminatı ve güveni verebilecek kaç
adet kooperatif bulabilirsiniz? Hangi kamyon sahibi “ekmek teknem”
dediği kamyonunu kooperatife devredebilir?!
Sayın Başkan, Sayın Bakanım, sayın arkadaşlar; bu uygulama, belge
ücretleri yoluyla dolaylı vergi toplamadır.
Hükümet, belki, yurtiçi ve yurtdışı taşımacılıkta bu işten 100
trilyon lira para bekliyor. Bu rakamı Ro-Der telaffuz ediyor. Bu
olanaksızdır; insanlarımızı perişan etmeye hakkınız yoktur. Bu
yasada da, yönetmelikte de yeniden düzenlemeler yapılmalıdır,
gerçekçi ve uygulanabilir olmalıdır.
Değerli arkadaşlarım, yetki belgesi için alınacak 1-1,5 milyar lira
para halen faaliyet gösteren nakliyatçılardan alınmamalı,
kooperatiflere yeni üye olanlardan alınmalıdır ve yetki belgesi
ücretlerinde indirim yapılmalı ve vadelenmelidir.
Ayrıca, Ulaştırma Bakanlığı, yetki belgelerinin, ulaştırma bölge
müdürlüklerinden alınmasını istemektedir. Bölge müdürlüğü,
Türkiye’de, sadece 10 ilde bulunmaktadır; yani, Karabük’teki,
Kastamonu’daki kişi İstanbul’a, Ağrı’daki kişi Erzurum’a,
Hakkâri’deki Diyarbakır Bölge Müdürlüğüne, Karaman, Aksaray,
Konya’daki Ankara’ya, Kahramanmaraş’taki, Kilis’teki kamyoncumuz da
İçel’e gitmek zorunda bırakılıyor. İşte, arkadaşlar, Müslüman’a
eziyet diye buna denir. Her ilde bu işler yapılamaz mı; yapılır.
Öyleyse niye yapılmıyor; ille de insanlarımıza eziyet mi çektirmek
istiyorsunuz?!
Sayın Bakanım, bunların düzeltilmesini dileriz.
Sayın Başkanım, tekrar söz almamak için, üç tane sorum var, onları
sormak istiyorum.
BAŞKAN –
Kısa kısa soralım da...
OSMAN KAPTAN (Antalya) – Kısa kısa soracağım.
Sayın Bakanım, bu Ulaştırma Ana Planı önemli. Bu Ulaştırma Ana
Planında Antalya’ya demiryolu getiriliyor mu?
Bizim 1920-1950 arasında otuz yıl milletvekilliği yapan bir Rasih
Kaplan hocamız var; din adamı. Antalya için iki şeyi öngörüyor;
birisi Antalya’nın geleceğini turizme, birisinin de Konya üzerinden
Manavgat’a tren gelmesini; fakat, tabiî, otuz yıl milletvekilliği
yapan rahmetli Rasih Kaplan bunu göremiyor; fakat, turizm görüldü.
Şimdi, Burdur-Isparta üzerindeki yol projesi etüdü ekonomik değil
deniliyor; Antalya’yı İç Anadoluya bağlayacak bir trenyolu
projesinin bu ana planda yer almasını diliyoruz; birincisi bu.
İkincisi;
Alanya, Kaş ve Gazipaşa Yat Limanları ne zaman yapılacaktır?
Bunların içerisinde Alanya ve Kaş’ın sözünü ettiniz; fakat,
Gazipaşa’dan söz etmediniz. Acaba, Gazipaşa Yat Limanı ne olacak?
Üçüncü soru ve son soru:
Gazipaşa Havaalanı sizden önce yapıldı, malumunuz; ama, bir türlü
hizmete girmiyor. Hizmete sokacak mısınız, yoksa kapatacak mısınız?
Kapatacaksanız, devleti zarara sokanlar hakkında, bu havameydanını
yaptıranlar hakkında ne işlem yapılacaktır?
Bütçenin hayırlı olmasını diliyorum. Sanırım, bu son toplantımız.
Şimdiden bayramınızı kutluyor, hepinize saygılar sunuyorum. ……..
Sorular ve yanıtlarda ilgili bölümler
ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) –
Diğer bir soru, Sayın Osman Kaptan’ın; kamyoncuların meslek odaları
yerine ticaret odalarına kayıt olma zorunluluğu, kooperatif
ortaklığına ait taşıtların kooperatif adına kayıt ettirme; yani, bu,
kara taşıma Kanunuyla ilgili. Kooperatifler açısından yönetmeliğin
uygulaması konusunda bir sıkıntı olduğu biliniyor; ancak,
unutmayalım ki, bu, 4925 sayılı Kanun, iktidar ve muhalefetin ortak
çalışması sonucu ittifakla geçen bir kanundur ve bunun yönetmeliği
de buna paralel olarak hazırlanmıştır, yönetmeliğe itiraz babında
davalar vardır, bunların birçoğu reddedilmiştir, bir kısmı da
Danıştay’da devam etmektedir. Ancak, burada bizim getirdiğimiz bir
temel ilke var; taşımacılıkta kurumsal bir yapı öngörüyoruz; yani,
malî yeterlilik, meslekî yeterlilik, meslekî saygınlık. Bu da,
Avrupa Birliğinin uyum kriterlerinde, Avrupa Birliği taşımacılığına
uygun bir kanundur. Bu bakımdan, raporlarda da yer almıştır ve
Türkiye’nin, bu konuda çok önemli bir aşama kaydettiği serd
edilmiştir. Burada önemli olan, kooperatiflerin şu anda ki
statüsünün bu kanunla uyuşmadığı bir gerçektir. Neden; kooperatifler
bir meslekî birlikler şeklindedir, ticarî faaliyet yaptıkları
gözükmemektedir kanun nezdinde, onun için kanun ticarî faaliyetleri,
ticarî anlamda yapılan taşıma faaliyetlerini düzenlediği için,
bunların kanuna kendilerini uydurmaları gerekiyor. Burada sorunlar
var, bunu meslek temsilcileriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla
görüşüyoruz, uygulamadan, Sayın Ali Osman Bey size de cevap
veriyorum, geriye dönüş söz konusu değildir; ancak, onların da
sıkıntılarını giderecek kolaylıkları dikkate alacağız ve bu kanunu,
bütün sektörü kurumsallaştıracak, disipline sokacak güzel bir
şekilde kara taşımacılığı sektörümüzü sağlıklı yapıya kavuşturacak
tedbirleri alacağız; böylelikle de kamyonculuk akla gelince, artık
çileli bir hayat akla gelmeyecek.
Sayın Osman Kaptan’ın bir başka sorusu; Gazipaşa havaalanı
tamamlanacak mıdır? Şimdi, Gazipaşa havaalanı yapılmıştır. Bu
havaalanlarıyla ilgili, maalesef, çarpık uygulamalara en güzel
örnektir. Gazipaşa aslında bitmiş, her şeyiyle bitmiş bir havaalanı;
ancak, bittikten sonra, orada bir dağ olduğunu fark etmişler ve
buraya uçuş yapılamaz diye rapor vermişler.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Bakanım, bu dağ sonradan yapılmadı
ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) –
Çok haklısınız. Ben de dedim ki bu dağ nereden çıktı, bu havaalanı
yapılırken görmediler mi? Tabiî, bunun tetkikini yaptırdık,
defalarca yaptırdık ve burada, maniaların çok ciddî anlamda olduğu
ve buraya güvenli bir uçuş söz konusu olmadığı ortaya çıktı.
Dolayısıyla, geçmiş olsun; paralar uçtu gitti, hesabını da soracağız
tabiî, millet de soracak, biz de soracağız.
SEBAHATTİN YILDIZ (Muş) –
Dağı kaldırsınlar o zaman.
ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) –
Alanya’lılar zaten diyor ki, sorun dağ ise emredin biz dağı yıkalım
diyorlar.
KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul)–
Geçen bir arkadaş Ferhat’tan bahsediyordu, Ferhat’ı bulup getirelim.
ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) –
Dağları delsin, havaalanını da kurtarsın diyorsunuz.
MUSA UZUNKAYA (Samsun)–
Deniz tarafından uçuş olmuyor mu Sayın Bakanım?
ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) –
Olmuyor; zaten deniz tarafından iniyorsunuz, kalkarken mecburen dağ
tarafına doğru kalkıyorsunuz, uçuş rüzgâr yönleri vesaire yönünden
arkadaşlar incelediler, hiçbir şekilde güvenli uçuş mümkün değil,
uçuşlar amatör amaçlı yapılabili
MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) –
Maliyeti ne kadar Sayın Bakanım?
ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla)–
Maliyetine arkadaşlar bir baksınlar.
BAŞKAN –
Sayın Bakanım, bir 5 dakika süre vereceğim, ondan sonra kalan
soruları yazılı olarak talep edeceğiz.
ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) –
Baş üstüne efendim.
Antalya Yat Limanı ne olacak demişsiniz. 425 yat kapasiteli projenin
ÇED durumu alınmış, imar planı onayı çalışmaları devam ediyor, imar
planı valilikte, proje altyapı eksiklikleri ile üstyapı tesislerinin
yap-işlet modeliyle ihale edilmesi düşünülmektedir. İhale onayı
alınır alınmaz ihaleye çıkılacaktır.
200 yat kapasiteli Gazipaşa Yat Limanı projesi, yap-işlet modeliyle
hazırlanarak ihaleye çıkıldı; ancak, teklif veren olmadı. İhalenin
tekrarlanması için, imar planı onaylandı, ÇED’den muaf olduğu
belgesi alındı, öncelikle limanda meydana gelen hasar nedeniyle, bu
hasarların onarımı devam ediyor, 2004 yılı sonuna kadar onarım
bitmiş olacak ve ondan sonra tekrar deneyeceğiz.
Antalya-Kaş Yat Limanı iptal edildi, tekrar çıkıyor; sorunları
vardı, bu sefer taliplisi de var, inşallah bir sorun yaşamayız.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Bakan, bir de demiryolu vardı.
ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) –
Onu söyledim sayın vekilim, onu konuştuk, tekrar edeyim mi?
OSMAN KAPTAN (Antalya) – Tutanaklara geçsin ulaşım ana planında
olduğu.
ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (Devamla) –
Tutanaklara geçmesi için, ulaşım ana planında Isparta-Burdur
üzerinden Antalya’ya demiryolu projesinin yapılması öngörülmektedir,
yeterli kaynak bulunduğunda yapımı gerçekleştirilecektir. Arz
ederim.
......./......
ANTALYA'DAKİ ELEKTRİK KESİNTİLERİ ve FİNİKE-TURUNÇOVA ÖRNEĞİ*
*10.11.2004
TARİHİNDE; ENERJİ VE TABİÎ KAYNAKLAR BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ
KOMİSYONDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMA
BAŞKAN – ...
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar, sayın basın mensupları;hepinizi saygıyla selamlarım .
Enerji artık günlük yaşantımızın bir vazgeçilmezi, olmazsa olmazı,
sanayide, tarımda, turizmde, hizmetler sektöründe, dolayısıyla tüm
sektörlerde elektrik, akaryakıt, doğalgaz kullanılmakta. Elektrik
kesildiğinde haberleşme duruyor, bankalar duruyor, e-devletten
bilgisayara kadar her şey duruyor; yani, kısaca hayat duruyor.
Hayatın durmaması için insanlar elektriğin, benzinin, doğalgazın
sürekli olmasını istiyorlar. Bu da en doğal hakları ve ucuz olmasını
istiyorlar. Şimdilerde Türkiye genelinde olmasa bile, bazı
illerimizde sık sık elektrik kesintisi olmaktadır. Örneğin, Antalya
gibi turizmin, tarımın yoğun olduğu illerde, ilçelerde, köylerde sık
sık elektrik kesintisi olmaktadır. Buralarda elektriğin gücü
yetmemekte, enerji hatları, trafolar eski ve yetersiz kalmaktadır.
Bir yağmur çiselese, bir rüzgâr esse elektrikler kesilir, turizm
felç olur ve günde on kere, yirmi kere elektrik kesilen yerler
olmaktadır. İnsanların buzdolapları,
televizyonları, elektrikli ev aletleri sık sık arıza yapmaktadır;
yani, insanlarımız doğru dürüst elektrik kullanamamakta, bazı
yörelerimizde doğru dürüst bir haber, bir maç izleyememekte ve büyük
sıkıntılar çekmektedir. Örneğin dün akşam Antalya’nın Finike
İlçesinin Turunçova Beldesinde üç saat elektrik kesintisi olmuştur.
Birinci elektrik kesintisi tam iftar zamanında olmuştur, bir saat
kesilmiştir. İkinci elektrik kesintisi akşam saat 10.00’da olmuştur,
iki saat kesilmiştir.
Sayın Bakan, insanların, elektrik kesintisinden dolayı günde üç saat
normal yaşantılarını sürdürememesini doğal karşılamak herhalde olası
değil. Turunçova Beldemiz, Türkiye’nin en güzel portakalının
yetiştiği bir belde, Türkiye’de birinci sırada, dünyada ikinci
sırada. 1967’de, bundan 37 yıl önce Turunçova’ya elektrik geliyor. O
zaman Turunçova’nın nüfusu 2 500-3 000, şimdi nüfusu 8 500; fakat,
bu nüfus kışın 15 000-20 000’e ulaşıyor; neden; çünkü, Türkiye’nin
her yerinden işçiler, tüccarlar, seracılar, narenciyeciler, işleri
için Finike çukuruna geliyor. 37 yıl önce Finike’ye elektrik
geldiğinde hiç portakal paketleme fabrikası yoktu; ama, şimdi, 13
tane portakal paketleme fabrikası var. Dolayısıyla, bu sanayiye de
elektrik gitmek zorunda.
Bu nedenle, Finike ve Turunçova’daki bu örnek Antalya Merkezde
de, Antalya’nın ilçelerinde de, Antalya’nın beldelerinde de ve
köylerinde de hâkim. Hem seracılar hem turizmciler bundan
yakınmaktadırlar. Dolayısıyla, Turunçova ve diğer beldelerdeki
elektrik trafo ve hatlarının yenilenmesi gerekmektedir.
Bu sık sık elektrik kesintileri yetmiyormuş gibi, bir de 2007’den
sonra elektrikte krizin kapıda olduğu, Bakanlığın dün dağıttığı
“Enerji Darboğazı” Kitabında yer almaktadır. İleride elektrik krizi
olmaması için Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı olarak ne gibi
önlemler aldınız veya alıyorsunuz?
Sayın Bakan, bir de, evlerde, tarım kesiminde ve özellikle tarımda
sulama işlerinde, sanayide kullanılan elektrik fiyatları yüksektir.
Evde tüketilen elektriğin yüzde 18 KDV’si vardır, bu oran yüksektir.
Aynı şekilde, benzinde, akaryakıtta vergiler yüksektir. 1 litre
kurşunsuz benzinin fiyatı 2 293 000 lira; ama, aslında bunun gerçek
fiyatı 568 087 liradır. Bu fiyatın neredeyse iki katı kadar ÖTV
alınıyor. ÖTV’si 1 176 500 liradır. Bu Özel Tüketim Vergisinin
yanında, bunun oranı yüzde 51,3’lere ulaşmaktadır. Ayrıca, her litre
fiyatında yüzde 18 KDV alınıyor. Böylece, 1 litre benzin için 349
946 lira KDV ödeniyor. Bu vergiler çoktur. Bunların toplam oranı
yüzde 68,5’leri bulmaktadır. Yani, benzine verilen her 100 liranın
68,5 lirası vergilere gitmektedir.
Sayın Bakan, zam yapmadık diyorsunuz; bu yılın şubat ayından bu yana
akaryakıta 6 defa zam yaptınız. 10 ayda süper benzine yüzde 31 zam
yaptınız. Mayıs ayından bu yana hesaplanırsa, süper benzine yüzde 45
zam yaptınız. Bazen tabiî ki düşürüyorsunuz, ayarlıyorsunuz; ama
bunun bir sistematiği yok. Örneğin, geçen hafta kurşunsuz benzin
uluslararası piyasada yüzde 4,9 oranında fiyat düşmesine rağmen,
Özel Tüketim Vergisini yine yeniden artırdınız, ama benzinin
fiyatını indirmediniz.
Sayın Bakan, Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepimizin bildiği
bir gerçek, esas sorun, petrolde dışa bağımlı olmamız. Türkiye,
yılda yaklaşık 30 000 000 ton petrol ürünü tüketmektedir. Bunun 23
000 000 tonunu ithal etmekteyiz. İşte, bu dışa bağımlılık esas
sorun. Bizde, bir de akaryakıtta bir kaçakçılık var, önemli bir
miktarı oluşturuyor. Emniyet Kaçakçılık Daire Başkanlığı, yılda 3
000 000 ton akaryakıtta kaçakçılık olduğunu bildiriyor. Devletin bu
kaçakçılıktan 2,5 milyar dolar vergi kaybının olduğu da tahmin
edilmekte.
Ayrıca, standart dışı kaçak akaryakıtın, kullanılan araçların motor
aksamlarını bozduğu, yine kaçak akaryakıttaki kükürt sebebiyle insan
sağlığı ve çevre üzerinde olumsuz etkiler yaptığı bilinmektedir.
Kaçak akaryakıtın önlenmesi, ülkemiz açısından zorunlu ve
önceliklidir. Burada kaçakçılıkta elektrik de söz konusu. Sayın
Bakanlığın bir açıklamasında, özellikle Güneydoğu ve Doğu
Anadolu’daki bazı illerimizde kaçak elektrik kullanımının yüzde
90’lara dayandığını belirtiyordu. Yapılan bir araştırmaya göre, sözü
edilen bu bölgelerimizde tüketilen 100 liralık elektriğin sadece 32
lirası tahsil edilebiliyor, 68 lirası tahsil edilemiyor. Peki, Sayın
Bakan, bunları biliyorsunuz. Öyleyse niye önlem alamıyorsunuz? Bu
illerde elektrik kaçakçılığının yüzde 90 olduğunu söylüyorsunuz...
ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Ordu) –
Öyle bir şey demedim, 90 rakamını telaffuz etmedim, daha makul
şeyler söyledim.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Doğu ve Güneydoğu illerinde, Doğu ve Güneydoğunun da bazı illerde
diyorsunuz.
ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Ordu) –
Yüzde 90 demedim.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Ama bazı İllerde yüzde 87 –burada illeri söylemeyeyim- diyorsunuz. O
sizin ifadeniz değil, başka yetkililerin ifadesi;neyse... Sayın
Bakan, yüzde 90 değil ise, hani pazarlık yapacak değiliz burada,
herhalde 85 olsun, 80 olsun; ama, bazı illerimizde Doğu ve
Güneydoğu’da bu elektrik kaçakçılığı var. 3 000 000 ton da akaryakıt
kaçakçılığı var. Bunun önlenmesi konusunda Hükümet ne yaptı, ne
yapacak?
MUHARREM DOĞAN (Mardin) –
Sadece Güneydoğuda mı var?
OSMAN KAPTAN (Devamla) -
Sözlerimi bitirirken, hem öneri hem de soru olarak şunları sormak
istiyorum:
1-Sayın
Bakan, fakirin fukaranın tüp gazına zam yapmamak için gerekli önlemi
alıyor musunuz ve alacak mısınız?
2-Elektrik
ve akaryakıt kaçakçılığını önleyerek, elektrik ve akaryakıttaki
vergi oranlarını düşürecek misiniz?
3-Türkiye’nin
en önemli turizm ve tarım kenti olan Antalya ve ilçelerinde doğalgaz
yoktur. Turizm tesisleri ve seracılıkta ise doğalgaza büyük ihtiyaç
duyulmaktadır. Bu nedenle Antalya ve ilçelerine doğalgaz ne zaman
gelecektir?
4-
Biraz önce de sözünü ettiğim Antalya ve ilçelerinde Turunçova’daki
elektrik kesintileri ne zaman önlenecektir, trafolar ve hatlar ne
zaman değiştirilecektir.
Teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Efendim, biz teşekkür ediyoruz. ……………..
......./.....
AVRUPA BİRLİĞİ VE KIBRIS *
Hükümet ABD nin ve AB nin Ankara noteri mi?
*09.11.2004
TARİHİNDE;
DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONUNDA
GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPTIĞIM KONUŞMADAN
BAŞKAN – ……….
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar, değerli basın mensupları; ben de, arkadaşlarımızın
sözünü ettiği konularda dışpolitika denildiği zaman üç tane temel
konu önümüze çıkıyor. Bunlardan biri Avrupa Birliği, biri Kıbrıs,
biri de Irak. Bu konulardaki görüşlerimi kısaca sizlere sunmaya
çalışacağım.
Sayın Bakan, AB konusunda “planımız AB’ye girmektir, bunun dışında B
planımız yoktur” diyorsunuz. AB konusunda, yine, Sayın Başbakan, AB
ilerleme raporu için “olumlu ve dengeli bir rapor” diyor. Yani, AB
raporunu hazırlayanlardan fazla raporu biz savunuyoruz; Sayın
Başbakan savunuyor, Sayın Dışişleri Bakanı savunuyor, sanki AB
sözcüleri gibi.
AB raporunu hazırlayanlar ise “Türkiye’yi, evet, kabul edebiliriz;
ama, biz, Türkiye’ye girmiyoruz, Türkiye bize giriyor, AB’ye
girecek; öyleyse, AB’nin değerlerini Türkiye kabul etmek zorunda”
diyor.
Sayın Bakan, ilerleme raporunda müzakerelerin ucunun açık olmasını
mı olumlu ve dengeli buluyorsunuz? Tam üyelik garantisinin
verilmemesini mi olumlu ve dengeli buluyorsunuz? Azınlık
tartışmasını getirdiği için mi bu raporu olumlu ve dengeli
buluyorsunuz?
Sayın Bakan, biz, AB konusunda Hükümete tam destek veriyoruz,
getirilen her yasayı biz de destekliyoruz; ancak, sizin ne
yaptığınızı, ne yapmak istediğinizi de anlamış değiliz. Yurt içinde
bize ve halka anlatamadıklarınızı yurt dışındakilere nasıl
anlatacaksınız? Yurt dışındaki AB ülkeleri, bu raporu Türkler çok
beğendi, bayram yapıyorlar demezler mi? Öyle olumlu bir hava
yayacağınıza, Türkiye’nin beklediği, Türkiye’nin hak ettiği bu
değildir, biz önümüzü görmek istiyoruz diyemez misiniz?
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; AB konusunda
yapılmaması gerekenler yapılıyor, yapılması gerekenler de
yapılmıyor.
Bu konuda iki önemli yanlış yapılmıştır. Birinci yanlış, zina
krizidir. Zina tartışması, pişmiş aşa sanki su katmıştır, AB
ülkelerinin kafalarını karıştırmış, hasımlarımızın eline koz vermiş,
dostlarımızı ise güç duruma sokmuştur.
İkinci hata,
Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, rapor açıklandıktan hemen sonra
“olumlu ve dengeli” diye konuşmasıdır. Bu hatalı yaklaşımların
ülkemize pahalıya mal olacağını gözardı etmemek gerekir. Türkiye’nin
hakkını yedirmeye kimsemin hakkı yoktur.
Kıbrıs’a gelince...
Kıbrıs’ta 24 Nisan referandumunda Rum tarafı aleyhte oy kullanmasına
karşın, resmen AB üyesi olmuştur. Bu da, Ada’da bir huzursuzluğa,
dengesizliğe yol açmıştır; açıkça, Kıbrıslı Türklere haksızlık
yapılmıştır. Kıbrıs’ta hiçbir konuda o günden bugüne ilerleme
olmadığı gibi, her şey geriye gitmektedir. Kıbrıs Türkleri bir
umutsuzluğa ve bir belirsizliğe terk edilmiştir. Sayın Denktaş
“Türkiye’nin Kıbrıs politikası belirsiz” diyor. Sayın Denktaş “onbeş
yıl içerisinde Kıbrıs’ta Türk kalmaz” diyor. Sayın Denktaş “korkum
ve düşüncem, AB’nin Türkiye’ye özel bir statü vermesinin ötesinde
bir şey yapılmayacağıdır” diyor. Yine, Rauf Denktaş “Annan Planı,
Kıbrıs meselesini halletmenin ötesine geçti, Güney Kıbrıs’ı AB üyesi
yapma egzersizi oldu” diyor.
Peki, ne oldu Kıbrıs’ta? AKP Hükümeti, Annan Planını Annan’dan fazla
savundu. Savundu da ne oldu; yani, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine
uygulanan tecrit kalktı mı, ambargo kalktı mı, bir yardım mı geldi,
limanlarımıza tek bir gemi mi yanaştı, havaalanlarına tek bir uçak
mı indi?.. Bir de “Ada’dan Türk askerleri çekilsin” deniliyor.
Sayın arkadaşlarım, Irak’taki olayın vahametini ise Hükümet daha
yeni anlamaya başladı. “Böyle olacağını bilseydim, ben, tezkereyi
geçirmezdim”
diyor Sayın Başbakan, bunu yeni diyor. İkinci tezkereyi geçirdik de
ne oldu; tezkere askıda kaldı, ne Irak hükümeti bizi istedi ne
Kürtler bizi istedi ne de Amerika Türk askerini istedi; iyi ki
istemediler. Irak, şimdi, bir kaosta, bir bataklıkta, kan gölüne
döndü. Türk şoförleri kaçırılıp öldürülüyor, haraç alınıyor. Irak’ta
bir can pazarı alabildiğine gidiyor. Türk işadamları kaçırılıyor. Bu
konuda Hükümet ne önlem alıyor; onu, net olarak bize açıklamalıdır.
Kerkük,
hassas bir bölge oldu, nüfusun yapısı değiştiriliyor. Türkiye’nin
Irak politikasını net olarak bilmemizde yarar olduğu kanısındayım.
Türkiye’nin Irak’taki politikasının, aslında, geçmişteki
belirsizlikleri, bugüne kadar gelen yeni belirsizlikleri beraberinde
getirdi. Askerlerimize Süleymaniye’de çuval giydirdiler; ses
çıkarmadık. 8,5 milyar dolar verelim, Türk askeri Irak’a girmesin
dediler; olur dedik. CHP’den de, kamuoyundan da tepki gelince, 8,5
milyar dolar askıda kaldı. Eve Dönüş Yasasıyla, Irak’taki
teröristler eve değil, dağa döndüler; askeri yetkililer açıklıyor,
1998’deki kadar dağda terörist var diye.
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; sonuç olarak,
Hükümet, AB raporunu AB’den daha iyi savunuyor; Kıbrıs’ta Annan
Planını Annan’dan daha fazla savunuyor. Irak’ta, ABD “gelin Irak’a
girelim” diyor, benden önce konuşan bir arkadaşımın sözüyle “Irak’ı
vuralım” diyor; hay hay, girelim, Irak’ı vuralım diyoruz.
AB, yok, siz giremezsiniz diyor; biz de, hay hay girmeyelim diyoruz.
Bizim dış politikamız, ABD ne derse o olur mu?! Onun dışı beni
ilgilendirmez mi diyoruz?! Yani, Amerika ne yaparsa, Amerika ne
derse, ABD ne derse onu yaparım, ondan sonra yan gelirim yatarım mı
diyoruz?! Sayın Sali “açık konuşalım, diplomat diliyle konuşmayalım”
dedi; ben de, açık olarak, bunu mu demek istiyoruz?! Türkiye’nin
çıkarları, Türkiye’nin imajı, Türkiye’nin onuru, gururu ne oluyor?!
Şimdi, tek kutuplu bir dünya; ama, bundan sonra böyle mi kalacak
hep? Elbette, AB olacak; ama, bir Çin, bir Rusya Federasyonu
olabileceğini göz ardı etmemek gerekir. AB’ye onurlu ve
çıkarlarımıza uygun bir şekilde girmek isteriz. Ne Amerika
Birleşik Devletlerine ne de AB’ye kesinlikle karşı değiliz; ama,
karşı olmayışımız, teslim olmamız anlamına da gelmemeli. Kesinlikle
AB’ye girmek isteriz; ancak, tam teslimiyetçilik bize bir şey
kazandırmaz; olsa olsa, Hükümeti, AB’nin ve Amerika Birleşik
Devletlerinin Ankara noteri yapar ki, o da, Türkiye’nin dış
politikasını temsil etmez, Türkiye’nin onurunu, gururunu,
bağımsızlığını, egemenliğini, kimliğini, imajını zedeler; tabiî ki,
bu da kabul edilemez.
Bütçenin hayırlı olmasını diler, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. ……..
BAŞKAN – … Bütçe üzerindeki konuşmalar tamamlanmıştır.
Soru sorma işlemine geçiyoruz.
Buyurun Sayın Kaptan.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; sorum Sayın Bakanı
doğrudan ilgilendirmiyor, ancak hükümetin bir üyesi olduğu için ve
Dışişleri Bakanı olduğu için ilgilendirdiği kanısındayım. ABD
Başkanı Bush’un, Türkiye’yi ziyaretinde Bush’un elini sıkmak isteyen
bir sayın bakanın, avuçları açtırılarak, ABD güvenlikçileri
tarafından sayın bakanın elinin kontrol edilmesi basına yansımıştır
ve gazete ve televizyonlarda çıkan bu olay sonunda, ben bu konuda
bir soru önergesi verdim, aldığım cevap, tek satır, tek cümle.
Cevapta “hükümetimizin herhangi bir bakanı böyle bir davranışa
muhatap olmamıştır” diye. İkinci sorumun cevabı yok. Üçüncü soruma
ise “sorunuzdaki bahse konu hiçbir olay yaşanmamıştır” şeklinde
cevaplanmıştır. Keşke ben de yaşanmamasını isterdim... Sayın Bakan,
bir gazetemizde “utandık” diye bir başlık, bir gazetemizde “ikinci
çuval skandalı” bir gazetemizde “içinize sindi mi?” bir gazetemizde
“avuç kontrolü Mecliste” deniyor, Rahmi Turan’ın “Bush’un elini
sıktınız da, boyunuz mu büyüdü” diye köşe yazısı var. Ortadoğu
Gazetesinde de “orada işin neydi” diye başlık var.
Sayın Bakan, sorum şu: Hakikaten bu olay olmamış mı? Olduysa niye
“olmamıştır” diye cevap veriliyor...
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri) –
Olmadıysa...
OSMAN KAPTAN (Antalya) – Olmadıysa, bunlar foto montaj mı? Sorum
bu.
Bir de, önemli olan, Dışişleri Bakanlığımızın sayın mensupları bu
protokol işlerini çok iyi bilir. Bunlar bizim bakanımızdır diye o
güvenlikçilere tanıtma veya kontrol edilmemelerini sağlama yönünde
bir girişimleri olamaz mıydı? Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ederiz. …………………
......./......
MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI BÜTÇESİ VE ÜLKE SAVUNMASI *
*8.11.2004
TARİHİNDE; MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE
KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPTIĞIM KONUŞMA:
BAŞKAN – ……………
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım,
değerli komutanlarımız, değerli basın mensupları; Sayın Bakanın da
ifade ettiği gibi, Türkiye’nin millî savunma politikası,
Atatürk’ün “Yurtta barış, cihanda barış” vecizesiyle belirlenmiştir.
Aynı cümleleri geçen sene Sayın Bakan söylemişti.
Dolayısıyla, bu, temel bir ilke olmuş oluyor.
Ülkemizin jeopolitik durumu, güçlü ve etkin bir savunma sistemimizin
olmasını zorunlu kılmaktadır.
Güneyimize baktığımız zaman Amerika, Amerika’nın yanında Ortadoğu
ülkeleri, kuzeyimize baktığımız zaman Rusya, doğumuzda İran,
Kafkaslar, batımızda Yunanistan, Balkanlar. Çevremizdeki ateş
çemberi içerisindeki Türkiye’nin elbette ki güçlü bir savunma
sisteminin olması gerekir. Kendi içimizde de terör sorunumuz var.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle mücadeledeki başarısını
kutluyoruz. Aslında, çok büyük işler yapıldı, çok büyük başarılar
sağlandı; ama, buna karşın, Türkiye’de terör henüz bitmiş değil.
Askerî yetkililerimizin açıklamalarına göre, 1998 düzeyinde
dağlarımızda terörist var. Irak’tan gelen teröristlerin, Eve Dönüş
Yasası gereği eve dönmeyip, dağa döndükleri anlaşılıyor.
Sayın Bakan, sayın arkadaşlar; Türkiye’nin güvenliğini etkileyecek
belirsizlikler, muhtemel gelişmeler, istikrarsızlıklar
-arkadaşlarımız anlattı- devam etmekte. Bunların başında Irak var.
Irak bir kaosa döndü, bir kan gölüne döndü. Irak’ta Kerkük
hassasiyetini koruyor, günden güne artıyor bu hassasiyet, nüfus
yapısı değiştiriliyor. Hepsinin yanında, Irak’ta şoförlerimiz, iş
adamlarımız kaçırılıyor, öldürülüyor, her gün televizyonlarda
bunları izliyoruz.
Kıbrıs önemini koruyor, giderek belirsizlikler artıyor.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti aleyhine işleyen birtakım uluslararası
ilişkiler, Kuzey Kıbrıs’ın lehine işlemiyor maalesef. Uluslararası
ticarete Kuzey Kıbrıs’ın açılması söz konusu olmadı Annan Planından
bu yana, tek bir gemi Kuzey Kıbrıs’a yanaşmadı, tek bir uçak Kuzey
Kıbrıs’a inmedi, dolayısıyla tek bir yardım da yapılmadı. Kuzey
Kıbrıs hassasiyetini koruyor ve Sayın Denktaş da her gün
şikâyetlerini söylüyor, “Türkiye’nin, hükümetin tutumu Kuzey Kıbrıs
konusunda belirsiz” diyor.
AB’de durum yine farklı değil.
AB’de 31 tane fren var.
Üye devletlerin her birisi istediği zaman bu frene basabilecek;
nerede basacak, nasıl basacak belli değil.
Dolayısıyla, bu açık uçlu sorular, açık uçlu müzakereler de bizim
önümüzdeki ciddî sorunlardan olabilir.
Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesini isteyenler, Avrupa
Birliğindeki yolumuzda ilerlemede önemli bir mesafe kat etmemiz için
Kıbrıs’ta askerimizin geri çekilmesini isteyenler elbette var. Aynı
şekilde, geçmişte “8,5 milyar dolar size verelim, Türk askeri Irak’a
girmesin” denildi; hükümet de bunu kabul etti; ama, Anamuhalefet
Partisi olarak Cumhuriyet Halk Partisinin tepkisi ve kamuoyu tepkisi
sonucunda bu 8,5 milyar dolarlık yardım askıya alındı.
Kısaca, Irak, Kıbrıs, Amerika’nın Ortadoğu projesi başta olmak
üzere, azınlık tartışmaları, küreselleşme boyutunda yerelleşme ve
özelleştirme, üniter devlet tartışmaları güvenliğimizi doğrudan
etkiliyor.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Avrupa Birliğinin yolu -bunu
dünya âlem herkes bilmeli ki- üniter devletten geçer. Avrupa
Birliğinin yolu Ankara’dan geçer. Ordumuzun gücünün, kuvvetinin,
saygınlığının korunmasını, devletimizin, milletimizin bölünmez
bütünlüğüyle, laik cumhuriyetimizin temel değerlerinin korunmasıyla
eşanlamlı olarak görmek gerekiyor ve ordumuza sahip çıkmalıyız,
yüceltmeliyiz, saygınlığını korumalıyız.
Sözlerimi bitirirken üç soru sormak istiyorum tekrar söz
almamak için.
Birincisi -doğrudan
orduyla ilgisi olmasa bile, Millî Savunma Bakanlığıyla ilgisi olduğu
için dolayısıyla orduyla da ilgili oluyor- Millî Savunma
Bakanlığından Başbakana yakın olan Albayraklar Grubu arka arkaya
ihaleler alıyor diye haberler çıkıyor basında. Bu doğru mudur?
Doğruysa, bunlar hangi ihalelerdir?
İkincisi,
yine Sayın Bakana, 30 yataklı seyyar cerrahî hastane projesi
ihalesinin iptal edilmesi için Sayın Başbakanın bir danışmanı mektup
yazıyor ve bu ihale iptal ediliyor. Bu doğru mudur?
Üçüncüsü,
Kilis’in Suriye sınırında, Kıbrıs büyüklüğünde mayın döşeli arazinin
mayınlardan temizlenerek, oradaki 5 000 civarında çiftçiye organik
tarım yapmak üzere dağıtılacağı yönünde basında bir yazı okumuştum.
Bu doğru mudur? Eğer doğruysa, ne zaman gerçekleşecektir? Çünkü, 5
000 kişiye toprak verilmesi, orada tarım yapılması, hayvancılık
yapılması önemli bir şey arz etmektedir, bu konuda bilgi rica
edeceğim.
Teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. ………….
......./......
ANTALYA ALTIN YUMURTLAYAN TAVUK *
Bayındırlık Bakanlığı Bütçesi görüşülürken, Antalya’nın sorunları
için verdiğim önerge
*05.11.2004
TARİHİNDE; BAYINDIRLIK VE İSKAN BAKANLIĞI, BAĞLI VE İLGİLİ
KURULUŞLARIN 2005 BÜTÇELERİ PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONUN DA
GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMALARDAN
BAŞKAN – ……..
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın
Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar;
Antalya, Türkiye'nin gayrisafi millî hasılaya en fazla katkı
sağlayan illerinin başında geliyor, 7 nci, 8 inci sırada Türkiye
ekonomisine omuz verme açısından. Ama, kamu hizmetlerinden pay alma
açısından 28 inci sırada.
Antalya demek Türkiye demek.
Türkiye'ye gelen turistlerin yarısı Antalya’ya geliyor. Yine,
turfanda sebze, meyvede ve narenciyede Antalya Türkiye ekonomisinde
önemli yer tutuyor, ihracatında da öyle. Fakat ne yazık ki,
Antalya’daki yatırımlar uzun süre sonuçlandırılamamış oluyor.
Antalya, ekonomik açıdan altın yumurtlayan tavuk, fakat bu altın
yumurtlayan tavuğa gerekli önem verilmiyor. Biz, doğuya,
Karadeniz’e, Türkiye'nin diğer illerine hizmet yapılmasın demiyoruz,
oralara da yapılsın; ama, Hükümet Programında kamu yatırımlarının
gelir getirici projelere öncelik verilmesi yazılmaktadır. O
nedenle Antalya’daki birtakım yol, köprü gibi hizmetlere öncelik
verilmesi gerekir kanısındayım. Son yıllarda Antalya sosyo ekonomik
yönden gelişmiş iller sıralamasında geriye giden bir il. Eskiden
Türkiye'de ilk baştan 7 nci idi, 1996 yılındaki yapılan
araştırmalarda. 2003’ün sonunda Antalya 10 uncu sıraya düştü.
Türkiye'nin değil, dünyanın en güzel portakalının yetiştirildiği
Finike, ilçeler sıralamasında eskiden 210 uncu sıradaydı, şimdi 218
inciliğe düştü. Bir Gündoğmuş İlçemiz var; Türkiye'deki ilçeler
arasında 1996’da 611 inci sıradaydı, şimdi 630’ların üzerine çıktı.
Turizm denildiği zaman Antalya akla geliyor, yol denildiği zaman da
Alanya-Antalya yolu geliyor.
Turizm açısından bu yol çok önemli. Sayın Bakanın konuşmasındaki
metinde de var, “Antalya-Alanya yolu bitirildi” dedi Sayın Bakan.
Bu yol yüzde 90 oranında bitirilmiş, yüzde 10 daha
gerçekleştirilmesi gereken işler vardır ve bunun için de 50 trilyon
liraya ihtiyaç vardır. Sayın Bakanın konuşma metninde de bu aynen
var. Sayın Bakan, o zaman sizden rica ediyoruz,
birinci soru
olarak bu 50 trilyon lira ödenek bütçeye konularak bu yüzde 90’ın
üzerinde kalan yüzde 10’luk bölüm, bu yıl, yani önümüzdeki yılın
bütçesinde yer alacak mı? Yol tamamlanacak mı? Birincisi bu.
Sayın Başkanım, tekrar soru sormamak için, aynı zamanda konuşmamı
sorulara göre de ayarladım.
İkincisi,
Antalya’da turfanda sebze denildiği zaman da Antalya’nın batısı akla
gelir; Finike, Kumluca, Demre.
Bu ilçelerde patlıcan, domates, sivribiber, hıyar, narenciye...
Buranın yolu da Finike-Elmalı-Korkuteli üzerindendir. Bu yoldan
günde 2 000 kamyon ve TIR sebze taşır. Ama, yolun iyi olmaması
nedeniyle her zaman büyük kazaların olduğu bir yoldur. Kemer
üzerindeki yol ise, günde 40 000 aracın geçtiği bir yol olduğu için,
turizm ağırlıklı bir yol olduğu için, şoförler o yolu tercih
etmezler, kısa olduğu için Elmalı yolunu tercih ederler. Ama, Elmalı
yolunda, Finike-Elmalı arasındaki Aykırçay Bölgesinde öyle bir bölüm
var ki, hem eğilimli, dik yokuşlarla hem S ve Z şeklinde yollar,
buranın yapılması lazım. Bu konuda 2 500 000 TL’ye ihtiyaç var yeni
Türk Lirasıyla. Bu yol aslında üç etapta yapılacak; ama birtakım
bölümlerinde kamulaştırma sorunları var, orası için demiyorum, bu
bölümün bitirilmesi için biz bir önerge de vermiş bulunuyoruz, 2 500
000 Türk Lirasına ihtiyaç var, eski rakamlarla 2,5 trilyon liraya
ihtiyaç var. Eğer bu yolun yapılması halinde, sebze meyve
ihracatı açısından önemli bir açılım olacaktır. İkinci sorum budur,
bunu ödeneğe koyup Elmalı-Finike yolundaki Aykırçay bölümündeki bu
ikinci etabı yapıp burayı rahatlatacak mısınız?
Üçüncüsü,
Antalya’nın çevre yolları var. Bu çevre yollarına da bir önem ve
öncelik verilmesi gerekiyor, bir kısım yerleri yapılıyor, bir kısım
yerleri yapılmıyor, bunların yapılması gerekir.
Dördüncü olarak,
Akseki-İbradı yolu. Bu yol da hakikaten önemli bir yol, yani burada
yol yok demek daha doğru. Halbuki, İbradı tarihî bir ilçemiz.
Beşinci olarak da,
Finike-Demre yolu; bu yola başlanmıştır. Hakikaten yıllardır
yapılmıyordu, bu yollara başlanmış olması önemlidir. Çünkü, Demre de
önemli bir sebze kaynağımızdır. Türkiye'de ilk sivribiberin,
patlıcanın, domatesin yetiştiği bir ilçemizdir ve buradan ihracat
yapılması için Finike-Demre arasındaki –yeni adıyla Kale- 25
kilometrelik bu yolun bitirilmesi gerekir. Bu konudaki çalışmalara
hız verilerek bitirilmesini talep ediyoruz.
Bu arada,
Antalya-Kemer arasındaki yol inşaatı da devam etmektedir. O yolun da
yapılması memnuniyet vericidir; hakikaten turizm açısından çok
önemli olacaktır. Onun da bitirilmesi önümüzdeki yıl sağlanacak
mıdır?
Bir başka sorum,
yedinci sorum da, Kaş-Patara arasında bir yolumuz var. Bu yol
ne zaman bitirilecektir.
Sekizinci olarak,
Antalya-Elmalı arasındaki yolların dışında, 1986 yılında başlanan
Çayboğazı barajı var Sayın Bakanım. Bu barajın bitmek üzere, fakat
sulamaya açılması gerekiyor.
Eğer barajın sulamaya açılması halinde 140 bin dönümlük Elmalı Ovası
bu barajdan da sulanma imkânına kavuşacaktır ve dolayısıyla
ekonomimize büyük bir katkı sağlanmış olacaktır.
Kısacası,
Antalya’daki tüm yol, köprü ve Bakanlığınıza bağlı yatırımların
bitirilmesi için gerekli ödeneğin bütçeye konulması, Antalya’nın
değil Türkiye'nin yararına olacaktır. Bir turizm kenti olarak, bir
tarım kenti olarak Antalya’nın da bunu hak ettiği kanısındayız.
Teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. ………………..
Finike-Elmalı Karayolu için Osman Kaptan ve arkadaşlarınca önerilen
ödenek artırma teklifi hükümet kanadının oyları ile reddedilmiştir.
BAŞKAN –
Önerge var; okutuyorum:
(Osman Kaptan ve arkadaşlarının önergesi okundu)
BAŞKAN –
Hükümet katılıyor mu?..
BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI ZEKİ ERGEZEN (Bitlis) – Hayır.
BAŞKAN –
Önerge sahibi gerekçeyi mi okutalım?
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) –
Gerekçe okunsun.
BAŞKAN – Gerekçeyi okutuyorum:
(Gerekçe okundu)
BAŞKAN – Evet, hükümetin kabul etmediği önergeyi oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmemiştir.
…………………
............/.....
ÇEVRE VE ORMAN BAKANLIĞI BÜTÇESİ VE KEMER-GÖYNÜK
*
Ormanı korumanın yolu, Orman köylüsünü korumaktan geçer.
*05.11.2004
TARİHİNDE; ÇEVRE VE ORMAN BAKANLIĞI 2005 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE
KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMALARDAN
BAŞKAN – ……….
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar, değerli basın mensupları; ülkemizdeki toplam orman
alanının 20,7 milyon hektar dolayında olduğu, bunun da yarısının
verimsiz olduğu bilinmekte. Ülkemizde kişi başına düşen orman
alanının yaklaşık 0,31 hektar olduğu, ama komşumuz Yunanistan’da
bile bunun iki katı olduğu, İspanya’da bizim iki katımız olduğu,
bunun yanı sıra, Finlandiya’da bu oranın 4,42 hektar, İsveç’te de
3,46 hektar olduğu bilinmekte. Diğer ülkelere göre zaten az olan
kişi başı orman alanımız, daha da azalma eğilimindedir. Yangınlar
oluyor, anız yakılıyor, bilerek bilmeyerek, kasti olarak veyahut
olmayarak yangın olayları var, hastalıklar var, zararlı böcekler
var, kar oluyor, doğal afetler oluyor, bu orman alanları giderek
azalma eğiliminde. Bir de hepsinden önemlisi, yasadışı işgaller
var tabiî. Bunun yanı sıra, yol mu yapılacak orman var, enerji
hattı mı geçilecek işte orman var, çöp döküm alanı mı orman,
mezarlık mı orman, elbette bazı yerlerde hastane ve okul mu hep
ormana geliniyor. Bazı yerlerde elbette ki ormanın dışında bir yer
yok, o zaman mecbur kalınıyor belki bu izinler alınarak. Ormandan
işte çöp alanıydı, mezarlıktı, kullanılabiliyor; ama, bazı yerlerde
de aslında o köylerde alan var veyahut o yerleşimlerde alan var.
Burada öncelikle ormana değil, başka yer yoksa ormanın bu konuda
izin vermesi gerektiği kanısındayım ben. Yani, ormanı yapan yok
kesen çok, ormanı yakan çok, ormanı işgal eden çok... Bu durum
karşısında, hatta özel orman yapılan yerler bile, denetim
yetersizliğinden bu özel orman alanları, kişilerin yaptığı
yapılaşma, sınırı aşıldığından sanki orman alanından çıkmış durumda.
Bu konularda Orman Bakanlığının daha hassas olması ve bu özel
orman alanlarının denetlenmesi gerekiyor.
Ormanlara sahip çıkma yönünden, benim bildiğim kadarıyla, köy
enstitüsü dönemlerinde bir öğretmenin stajyerliğinin kalkması için
20 tane ağaç dikme zorunluluğu vardı. Zaman zaman çeşitli
belediyeler de bu işi özendirmek için evlenmelerde ağaç dikme, işte
üniversitelerden yararlanma, askeriyeden yararlanma gibi kampanyalar
yürütülür; fakat bu kampanyalarda süreklilik olmuyor. Bunlara
süreklilik de kazandırılması gerektiği kanısındayız.
Bir de, sayın arkadaşlar, bu yangın olaylarında çok nadir de olsa
alışkanlık haline getirilmiş bir geçim kaynağı olarak özel yangın
çıkarılma durumlarının olduğuna da tanık olunabiliyor. Bu konularda
kesin mahkeme kararı olmamakla birlikte örneğin geçen yıl çıkan bir
yangında ve mühendislerin, ormancıların öldüğü bir yangında ben o
yörenin savcısıyla görüştüm. Önce ormancılarla görüştüm, sonra da
savcıyla görüştüm. Savcı bunun nedenini şuna bağlıyor: Elimizde
kesin kanıt yok; fakat, burada fakir fukara insanlar var. Orman
yanıyor, ormanın temizlenme işi onlara veriliyor. Dolayısıyla her
biri yılda 5-6 milyar lira para kazanıyor ormandan, diyor. Hem
ormanı yakıyor, hem de ormandan para kazanıyor, diyor. Burada
yapılması gereken, ormanın ilgilileri, yetkilileri tutanak tutarken
bir önceki yangında, “doğal nedenlerle, doğal etkilerden dolayı
yangın çıktı” deniyor, diyor “o nedenle oralar o köylülere veyahut o
yörede yaşayan insanlara yine oranın temizleme işi veriliyor. Bu
temizleme işinin verilmemesi gerekir” diyor. Bu sene aynı yerde
yangın çıkıyor, geçen sene aynı yerde yine yangın çıkmış. Bunları
Sayın Bakan biliniyordur herhalde. Bu konuda tedbir alınması
gerekiyor.
Yani, orman köylülerini korumak lazım. Orman köylülerinin de ormanı
koruması gerekiyor.
Bunun yanında, Sayın Özyürek, biraz önce sözünü etti. Bir 2-B olayı
var, bir de 2-A olayı var. Antalya Kemer İlçesi Göynük’te
1988 yılında el senediyle, işte muhtar senediyle yapılan
satışlardan 52 tane ev yapılıyor. O zaman hiçbir ormancının “burası
ormanındır” dediği de yok. Adamlar evlerini yapıyorlar. 1994 yılında
Göynük’e belediye kuruluyor. O arada da burası ormanın deniliyor.
Ama, bir tane bile ağaç yok içinde. Ormanın denince mahkemelik
olunuyor ve ormanın oluyor. Bu sefer belediye kişilerin mağdur
olmaması için beş yıllık ormandan kiralıyor burayı. “Madem ormanın,
kiralayayım kişilerin evleri yıkılmasın, devam edilsin” diyor.
Ormanın müfettişleri geliyor, diyor ki: “Burası amaç dışı
kullanılmış. Evler var bunun içinde. Bu evlerin yıkılması...” Şimdi,
bu kasım ayının başında bu evlerin yıkılması isteniyor. Köylülerin
istediği şu: Ben oradaki orman yetkilileriyle de görüştüm. Burada
orman yapma imkânımız yok bu evler yıkılsa bile. Niye? Mahallenin
ortasında kalmış. Diktiğimiz ağacı koruma imkânımız da yok diyorlar.
Köylülerin önerisi ise: Bizim kendi evimizi yaptığımız yerler kadar
ormanın kenarlarında tarlalarımız var, orman dikilebilir, biz takas
yapabilir miyiz, yani ormana bu kadar yer verebiliriz diyorlar. Bu
hukuken geçerli midir? Göynük Belediyesi müracaat etmiş “49
yıllığına bize burayı verin diye, biz belediyemize burayı verelim.”
Eğer bu da olmuyorsa, bu gecekonduların yıkımı için sanırım iki sene
belediyelere bir zaman tanınmıştı. Bu kişilere de evlerinin
boşaltılmasındaki hukukî durumlar belki ortadan kalkabilir diye bir
zaman verilmesinde yarar olacağı kanısındayım.
Son bir örnekle sözlerimi bitirmek istiyorum: Efendim, yine bu çevre
kirliliğinin, su kirliliğinin önlenmesi açısından, Elmalı ile
Finike arasında Akçay diye bir nehir var. Bu nehrin kenarında üç
tane köy var, Arif, Gökbük, Yalnız isimlerinde. Buralarda balık
çiftlikleri var, lokantalar var ve Kumluca, Finike, Demre
havalisinin insanları da o ırmağın kenarında mesire yapıyorlar.
Ayrıca yol güzergahı olduğu için yolcular da o çam ormanlarının
içerisinde, ırmağın kenarında mesire yapıyorlar, ırmak ve çevresinde
ise müthiş bir kirlenme var. O üç köyün muhtarları diyorlar ki, bize
bir çöp kamyonu olsa, ikinci el bir kamyon da olsa, eski de olsa,
biz hiç olmazsa bu nehri temiz tutarız. Çünkü bu nehrin kirlenmesi
Finike’yi, Turunçova’yı da kirletiyor. Bu gibi Türkiye’de değişik
yerlerde çok örnekler var. Bunun için de gerekli önlemlerin
Bakanlıkça alınmasında yarar olduğu kanısındayım.
Teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, teşekkür ediyoruz.
......./.......
BAKANLARIN VE RAKAMLARIN TÜRKİYE'Sİ İLE
HALKIN GERÇEK TÜRKİYE'Sİ FARKLI *
Antalya Ferrokrom fabrikasında yetim hakkı yedirenlerin gözüne
dizine dursun.
*01.11.2004
TARİHİNDE; 2005 MALİ YILI BÜTÇE VE KESİN HESAP KANUNU TASARILARININ
PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONUNDA TÜMÜ ÜZERİNDEKİ GÖRÜŞMELERDE YAPTIĞIM
KONUŞMADAN
BAŞKAN – …
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar, değerli basın mensupları; 2005 yılı bütçesi hükümetin
önümüzdeki yıl ne yapacağını, daha doğrusu ne yapabileceğini ortaya
koymaktadır. Ama, hükümetin eli kolu bağlı. 2004 bütçesinden farklı
bir bütçe hazırlama şansı yoktu. Nitekim, öyle de oldu. Bir yanda
IMF, bir yanda Avrupa Birliği. IMF’yi biliyoruz. İşçiye, memura,
çiftçiye, emekliye verme, borç ver, faiz ver. AB’nin istekleri de
buna benzer isteklerin yanında, bunun da bütçeyi doğrudan
ilgilendiren yanları var. Örneğin, Adalet Bakanımız Sayın Cemil
Çiçek diyor ki: “Bir kentin hapishanesine 20 trilyon lira para
ayrılabiliyor. Aman, hapishanede yatanlar rahat etsinler diye.
Dolayısıyla, o kentin hapishanelerine ayrılan para eğitimine,
sağlığına ayrılamıyor” diyor. Peki, bu paraları niye veriyoruz;
IMF’nin gözüne girelim, AB’nin gözüne girelim diye. Hükümet şunu
unutmasın ki sayın arkadaşlar; AB’nin ve IMF’nin gözüne girerken
halkın gözünden her gün çıkmaktadır.
Köyde, şehirde oturan insanlarımız daha iyi hizmet bekliyor. Yol,
su, hastane, okul, öğretmen, doktor, güvenlik istiyor. İşsizler,
yoksullar iş bekliyor. Çalışanlar, memurlar, emekliler daha iyi maaş
bekliyor. Çiftçilerimiz ürünlerinin para etmesini bekliyor.
Çiftçilerimiz destek bekliyor. Öğrencilerimiz yurt bekliyor, kredi
bekliyor, burs bekliyor. Üniversite kapısında bekleyen
öğrencilerimiz ise eğitim olanağı bekliyor. Bunların hepsi hükümetin
para harcamasına bağlı. Önceliklere bağlı, kaynakların rasyonel
dağıtımına, kullanılmasına bağlı. Hükümet bunları yapabilmesi için
ya daha çok vergi alacak ya daha çok borç alacak ya da daha çok
bütçe açığı verecek. Çünkü, hükümetin bu kayıt dışını kayıt içine
alma yönünde bankalarda hortumlanan paraları geri alma konusundaki
gayretlerinin ne olacağı konusunda kesin bir fikri ortada yoktur.
IMF’nin 2005-2007 dönemini kapsayan üç yıllık programının varlığı
biliniyor. Ama, içeriği bilinmiyor. Bilinen bir şey var. O da
hükümetin 2005 yılı bütçesini IMF ile ortaklaşa hazırladığıdır.
IMF’nin Türkiye’den beklentisi olsa olsa, 1- sıkı para ve
maliye politikaları devam etsin. Harcamalar, enflasyon oranında
artırılsın. 2- bütçe açığı büyütülmesin. 3- bütçede
faiz dışı fazlaya ayrılan pay azaltılmasın. 4- faiz ödemeleri
için gerekli paraya dokunulmasın. Bunlar olunca 2005 yılı bütçesi de
2004 yılı bütçesinden pek farklı olmadığı veya olmayacağı da aşikâr
olarak ortaya çıkmaktadır.
2005 yılı bütçesi, sayın arkadaşlarım, bir KDV ve ÖTV bütçesidir.
KDV’de hükümet yurt içinden 22, ithalattan gelen mallardan 18 milyar
KDV bekliyor. Dolayısıyla, KDV’den 19,6’lık bir artışla 40,8 milyara
ulaşacak bir KDV geliri bekliyor. Özel Tüketim Vergilerinden ise
geçen yıla göre yüzde 29’luk bir artışla hazineye 34,7 milyarlık bir
para bekleniyor. Bunun 20 milyarı akaryakıt ve doğalgaz
ürünlerinden, 10 milyarı içki ve sigaradan. Sayın Bakan, Yeşilay çok
etkili kampanyalar yapıyor, içki içmeyin, sigara içmeyin diye. Biz,
ümidimizi bu tiryakilere bağlarsak sadece içki, sigaradan alınan ÖTV
vergilerine bağlarsak bunun sonu ne olacak. Sayın arkadaşlarım,
kısaca, içki içenler, sigara içenler, benzin tüketenler, şoförler,
asgarî ücretliler, memurlar, işçiler bu yıl daha fazla vergi
verecekler.
2005 yılı bütçesinde dolayısıyla halka hizmet yok, yatırım yok,
memura, emekliye, işçiye, çiftçiye para yok. Faize teslim olmuş
şekilde 2004 yılı bütçesinden bir farkı yok. Ekonominin reel olarak
yüzde 5 büyümesi öngörülmekte. Ekonomi reel olarak yüzde 5 büyümesi
öngörülürken bütçenin reel olarak aynı düzeyde kalması
düşündürücüdür. Bunun anlamı, devletin halka az hizmet vermesi, daha
az yatırım yapması, çalışanlarına daha az maaş, daha az ücret
vermesi demektir. Dolaylı vergilerin yüzde 74’lere, yüzde 75’lere
çıkması ise ülkemizde yoksulluğun daha da arttığını, gelir
dağılımının daha da bozulduğunun göstergesi olmaktadır.
2005 yılı bütçesinde sermaye kesiminden alınan vergiler azaltılıyor.
Sayın arkadaşlar, ülkemizde asgarî ücretlilerden yılda 700 milyon
lira vergi alınıyor. Ama, devlet tahvili alan, borsada hazine
bonoları alanlar 345 milyar lirasından vergi alınmayacak bu yıl.
Geçen yıl 314 milyarından vergi alınmamıştı. Şimdi, sayın
arkadaşlar, bu adalet midir, Sayın Bakanım bu adalet midir?! Asgarî
ücretliden yılda 700 milyon lira vergi alacaksın. Öbür tarafta,
yılda 345 milyar lira devlet tahvili alan kişinin kazancından vergi
almayacaksın. Sizin adalet anlayışınız bu mudur sayın arkadaşlar,
Sayın Bakan?
Sonuç olarak,
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; hükümet ve halka
göre iki Türkiye var ülkemizde. Biri, hükümete göre olan,
bakanların ve rakamların Türkiye’si. Çağ atlatılan, her şey
güllük gülistanlık içinde. İşlerin tıkır tıkır saat gibi işlediği
bir Türkiye. Hani derler ya, mor sümbüllü yaylalarında suların
şırıl şırıl aktığı, çobanın kaval çalarak koyunlarını otlattığı bir
Türkiye. Bu Türkiye’de işsizlik azalıyor. Sayın Bakanımızın sunuş
konuşmasındaki notta da işsizlik azalıyor. Enflasyon düşüyor,
ekonomi büyüyor, IMF ile ilişkiler iyi, Amerika ile ilişkiler iyi,
AB ile iyi, emin adımlarla dengeli ve uyumlu ilerleme raporlarıyla
AB’ye girme yolunda bir Türkiye. Belki de hükümetin görmek
istediği Türkiye bu. Bu Türkiye, bakanlarımızın, Başbakanımızın ve
rakamların Türkiye’si.
Bir de öteki Türkiye var, halka göre olan, gerçek Türkiye.
Bu gerçek Türkiye’de iç ve dış borçlarımız 210 milyar doları
geçiyor.
Yoksulluğun, fakirliğin, fukaralığın, işsizliğin arttığı bir
Türkiye. İş-Kur’a geçen yıl 2003 Temmuzunda iş için başvuran sayısı
471 081 iken, 2004 Temmuzunda bu sayının 652 623 olduğu, geçen yılın
aynı ayına göre kayıtlı işsiz sayısının yüzde 38, yani, 181 000
arttığı bir Türkiye. 12,6 milyon insanımızın yoksulluk sınırında 926
000 insanımızın açlık sınırında yaşadığı bir Türkiye. OECD ülkeleri
içinde en yoksul olan ve yine gelir dağılımı en bozuk olan Türkiye.
3 milyon 300 bin insanımızın geliri, gelirin ancak yüzde 6’sını,
zengin olan 3 milyon 300 bin insanımızın ise aldığı pay gelirin
yüzde 48’i. Bu kadar büyük bir gelir dağılımı arasında farklılık söz
konusudur. Yatırımın, üretimin artmadığı, tarımın çöktüğü bir
Türkiye. Geçen yıl bu vakit Antalya’da limon dalında 550-600 bin
liraydı Sayın Bakan. Şimdi ise dalında limon 300-350 bin liraya
satılıyor. Geçen yıl buğday 340-350 liraydı. Bu sene buğday 270-280
liraya satılıyor. Çiftçinin ürününden aldığı para geçen yılki
aldığının daha altında satılıyor.
2002 ile 2004 arasını bazı tüketim maddelerinde karşılaştırdığımızda
ise şunu görüyoruz: 2002’den 2004’e dana etinin yüzde 89 arttığı,
Tekel 2000 sigarasının yüzde 74 arttığı, siyah zeytinin yüzde 60,
çayın yüzde 64, peynirin yüzde 48, şekerin yüzde 48 arttığı bir
Türkiye. Musluk suyundan da yüzde 18, viskiden de yüzde 18 KDV
alınan, fakirin yediği simitten de yüzde 18, zenginin yediği
havyardan da yüzde 18 KDV alınan, ama, buna karşın, pırlantadan,
inciden, elmastan KDV alınmayan bir Türkiye.
Kayıt dışı ekonominin arttığı ve çalışanlarımızın yüzde 51’inin
kayıt dışında çalıştığı, kayıt dışındaki sigorta ve vergilerden ,
yılda 17 trilyon lirayı alamayan bir Türkiye. Sayın Bakan, Meclis
lojmanlarını, satacağım deyip iki yıldır çürümeye terk edilip;
-sadece milletvekillerine 700 milyon lira kirayla verilseydi bile
10-11 trilyon lira hazinenin geliri olacaktı- bu uygulama ile, 10-11
trilyon lira hazine zarara sokulmuştur.
Dokunulmazlıkları kaldırmadığı için yolsuzluk, rüşvet, mafya,
bürokrasi ilişkiselliğinde dünya saydamlık sıralamasında geçen yıl
da 77 nci sıradaydık, bu sene de yerinde sayıyoruz, 77 nci
sıradayız. Angola ve Kenya ile aynı kirlilikteyiz. Yolsuzlukları
önlemek için arkama baktığımda kimseyi göremiyorum diyen bir Adalet
Bakanının olduğu bir Türkiye. Sayın Adalet Bakanı merak etmesin,
biz de iki yıldır dokunulmazlıkların kaldırılmasını istiyoruz. Ama,
arkamızda kimseyi göremiyoruz. Fakat, biz, yolsuzlukların
önlenmesi konusunda Sayın Bakanın arkasındayız, merak etmesin.
“Kürdistan’ın başkenti Diyarbakır”
diyenlere, Süleymaniye’de askerlerimize çuval giydirenlere gerekli,
etkili cevabı veremeyen bir Türkiye.
Eğitimi, bürokrasiyi siyasallaştırmakla kalmayıp, devletin
rakamlarını da siyasallaştıran, türban, imam hatip liseleri, YÖK,
zina gibi konularda kriz çıkararak borsayı bir indirip bir kaldıran,
tren kazasında sorumluluğu Allah’a havale eden bir hükümet ve bu
hükümetin 2005 yılı bütçesi... Hayırlı olsun.
FERROKROM
Sayın
Bakana sormak istiyorum. Sayın Bakanım bu yıl Antalya ferrokrom
fabrikası özelleştirildi. 15,3 milyon dolara özelleştirildi. Ama,
fabrikanın stokunda bulunan işlenmiş, satışa hazır 20,217 trilyon
liralık maden var. Bu fabrikanın Antalya’ya girişteki yolda sağda,
fabrikanın bulunduğu yerde arsası var. Bu arsanın bedelinin,
tarafsız kişiler 8-10 trilyon liradan aşağı olmayacağını
söylüyorlar. Yani, Sayın Bakan, burası sadece arsasının veya sadece
işlenmiş malın, işlenmiş madenin karşılığına mı verildi? Eğer böyle
verilecekse, veriliyorsa, belediyelere verseydiniz bunları
belediyeler de satsalardı madeni, hiç olmazsa, Antalya 354 dönümlük
bir yer kazansaydı. Buranın 6 tane villa tipi lojmanı var. 370 dönüm
Fethiye-Karagedik’te arsası var. Daha birtakım varlıkları var.
Niye özelleştiriyorsunuz demiyoruz. Niye ucuza veriyorsunuz diyoruz.
Belediyelere verilseydi, Antalya’ya bir katkı sağlanırdı diyoruz.
Efendim, zarar ediliyor deniliyor. Ben oranın ilgili genel müdür
yardımcılarıyla görüştüm. Bu yıl 1 trilyon lira kâr bekleniyor.
Şimdi, Sayın Bakanım, son sorum şu: Özelleştirmeye dil uzatanların
dili tutulsun diye gazetede bir beyanatınız çıktı.
MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (İstanbul) – Yanlış... Öyle değil. Sen
de biliyorsun. Öyle laf kullanmam.
OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Bakanım, sizin sevimli, tatlı
esprilerinizden basındaki arkadaşlar da etkilenmiş olabilir. Ama,
ben Antalya’nın Gündoğmuş İlçesindeydim. Orada cep telefonu da
çekmiyor. Gelişmişlikte 872 ilçe içinde 634 inci sıradaki bir ilçe.
Oradayken aradı beni gazeteci bir arkadaş. “Sen soru önergesi
vermiştin Bakana -soru önergesinde bunları sormuştum- Sayın Bakan
diyor ki özelleştirmeye dil uzatanların dili tutulsun. Bakan sana
dili tutulsun diyor, sen ne diyorsun” dedi. Ben de dedim ki,
Sayın Bakanın böyle bir şey diyeceğini sanmıyorum; ama, dediyse ben
de derim ki, yetim hakkı yedirenlerin gözüne dizine dursun
derim. Ama, bunu demeyi de kendime yediremem demiştim.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. …………
............/.......
İMF POLİTİKALARI TARIMI ÇÖKERTTİ *
*07.11.2003
TARİHİNDE; TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI VE BAĞLI
KURULUŞLARIN 2004 BÜTÇELERİ ÜZERİNE KOMİSYONDA YAPILAN KONUŞMADAN
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar, değerli basın mensupları; Sayın Başkanın uyarısı
doğrultusunda, önce konuşan arkadaşların söylediklerini tekrar
etmemeye çalışacağım.
Sayın arkadaşlar, ülkemizde 70 milyon insanın tarımdan beslendiği
kesindir. Nüfusumuzun yarısı da, geçimini tarımdan sağlıyor. Yine,
nüfusun yüzde 34,5’i, çalışanların da yüzde 43,5’i doğrudan,
yarıdan çoğu da dolaylı olarak tarımla ilişkilidir.
Gayri safî millî hâsılanın yüzde 13,6’sı tarımdan sağlanmaktadır.
Ülke sanayiinin yarıya yakın bir bölümü, yine tarımdan girdi temin
etmektedir ve 3 milyar dolarla ihracatın yüzde 10’u doğrudan
tarımdan sağlanmaktadır. Türkiye için tarım bu kadar önemli olmasına
karşın, üretimi dışlayan ekonomi ve maliye politikaları, en ağır
sorunları tarımda yaratmıştır. Özellikle, ekonomik istikrar
politikaları, IMF politikaları, tarımı çökertmiştir. Türkiye’de,
tarım artık bitmek üzeredir desek, yanlış söylemeyiz. Sayın Bakan,
Türkiye’de çiftçilik ölmek üzeredir. Bizim oraların deyimiyle
sekarattır. Yani, can çekişmektedir.
1980’den sonraki politikalar, özellikle 90’lı yıllardan sonra, tarım
kara deliktir diye yapılan yaygara ve onun sonunda da, Et ve Balık
Kurumunun, Süt Kurumunun, Yemsa gibi tarımsal KİT’lerin
özelleştirilmesi... Şimdi de, sıra Tekel’e ve TİGEM’e gelmektedir.
Sayın Bakanım, sayın arkadaşlar; tarımdaki bu özelleştirme
sevdasından vazgeçelim. Gazetelerde bugün görüyoruz; Tekel’e 1,1
milyar dolar para veriliyormuş. Sayın arkadaşlar, Tekel’in
özelleştirilmesi demek, gülünç bir paraya, yok pahasına verilmesi
demektir. Bunu, Tekel’in kârı, zaten iki üç yılda karşılayabiliyor.
Kısacası, Türkiye’de IMF ve Dünya Bankasının çerçevesini belirlediği
tarım politikaları, hükümetin de aynen uygulamaya devam ettiğini
göstermektedir. Hükümet, Acil Eylem Planında, devletin fiyatlara
müdahalesi yerine, fiyatların serbest piyasada oluşması esas
alınacaktır dedi. Demek ki, devletin düzenleyici etkisinden iktidar
da vazgeçemedi. Fındık fiyatını devlet düzenledi. 2002 yılı fındık
fiyatı 1 615 000 idi, 2003’te 2 000 000 liraya çıkarıldı. Evet, bu
fiyatın çıkarılmasını biz de destekleriz, yükseltilmesi gerekiyor;
ama, Acil Eylem Planında dediğini yapamıyor. Niye yapamıyor; IMF ve
Dünya Bankası var. Arkadaşlar, açıkça, bunun adını koyalım. Ürün
borsalarında bir yıl içinde hiçbir şey yapılmadı. Mazot desteğini
verdiniz; ama, onda da, üretici olsun olmasın, tapu kaydı olanlara
verdiniz ve de doğrudan gelir desteğinin parasından alarak verdiniz.
2003 yılının doğrudan gelir desteği de, bu durumda ödenemeyerek,
2004’e nakil olmuş oldu.
Tarım ve Köyişler Bakanlığı, koşullara göre ve ihtiyaç doğrultusunda
yeniden yapılandırılacaktır dediniz; bu konuda da bir yapılandırma
yapmadınız. Sadece kadrolaşma yaptınız. Tarım Kredi Kooperatifleri
özerkleştirilecektir dediniz, hazırladığınız taslaklarda özerkleşme
yerine, Tarım Bakanlığına daha da bağlanma gibi bir durum ortaya
çıkmaktadır.
Sayın arkadaşlarım, hükümetin projelerinden birisi “iki sığır, iki
koyun” projesidir; bu da Fakfuk Fondandır. Sayın arkadaşlar, AB
tarıma 45 milyar euro destek veriyor. Biz, ise, iki sığır, iki
koyunla çiftçiyi kalkındırmaya çalışıyoruz. Elbette ki, çiftçiye,
köylüye verilecek ciddî projeler varsa, sonuna kadar destek vermek
istiyoruz. Yani, bu Fakfuk Fondan verilecek, böyle, az, göstermelik
birtakım projelerle bu sorunların çözülebileceği kanısında değiliz.
Bir diğer proje “hadi gel köyümüze dönelim” projesi! Ferdi
Tayfur’un... (Gülüşmeler) “Bin köye bin tarımcı...”
Sayın arkadaşlar, gülmeyin...
GÜROL ERGİN (Muğla) –
Haklılar tabiî; o projeye gülünür!.. Gülün arkadaşlar!..
MEHMET MELİK ÖZMEN (Ağrı) –
Ama, çok güzel söylediniz Sayın Kaptan...
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Arkadaşlar, siz, işin kolayını buldunuz. Nasıl buldunuz; Irak Savaşı
mı; tamam. Sibel Can’ı gönderelim, İbrahim Tatlıses’i... O insanlara
moral verelim savaştan sonra, oranın sorununu çözüyoruz. Şimdi, köye
dönüş projesi var; ben de, bu köye dönüş projesinin... Adı elbette
öyle değil de, ben söylüyorum... “Hadi gel, köyümüze dönelim...”
Zaten, tanıtımında da Ferdi Tayfur görev almıştı sanırım.
Arkadaşlar, bu projede inisiyatif köylü demi olacak? “Bin köye bin
tarımcı...” Bu il ve ilçedeki, tarım il müdürlüklerindeki, tarım
ilçe müdürlüklerindeki ziraatçıları şimdiye kadar köylerimize
gönderebildik mi, gönderemiyor muyuz? Sonra, 40 000 köyde 1 000
tanesi yeterli olacak mıdır? Yoksa, bir başlangıç halinde midir?
Bunu, geçmişte, yine, ütopik anlamda söyleyenler oldu, uygulayanlar
oldu. Bülent Ecevit, ömrünün 40 yılını köy-kentlere verdi. En
sonunda, Ordu Mesudiye’de 9 köyden 3 oy aldı. Demek ki, köylü memnun
olsa, daha fazla destek görürdü bu olayda. Rahmetli Türkeş de aynı
konularda tarım-kent diyordu. Şimdi, tarım-köy projeleri var...
Arkadaşlar, aslında, bu konuda, Türkiye’de, köye yönelik ciddî bir
proje, köy enstitüleri projesiydi; ama, ne yazıktır ki, o da sağ
siyasete kurban gitmiş ve kapatılmıştır.
MUSTAFA ÜNALDI (Konya) –
Sol...
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Sol mu?.. Kooperatifler Sayın Hocam... Biz, bu kooperatifleri
söylediğimiz zaman -Sayın Ali Topuz burada olsaydı da, anlatsaydı,
ilk kooperatifler bakanı idi- bu kooperatifçilik, komünistlik icadı
deniliyordu. Sayın Bakan da, bu broşürlerde -hakikaten
kutlarım- üzerinde duruyor. Bu sorunun çözümü, çiftçinin
örgütlenmesidir. Türkiye’de çiftçinin örgütlenmesi, hem tarımda hem
de istihdam da yararlı olacaktır. Avrupa Birliğinde, kooperatiflerde
çalışan insan sayısı 3 milyon, dünyada da 100 milyon insandan daha
fazlası kooperatiflerde çalışmaktadır.
Sayın Bakan, özellikle tarımda narenciye ürünlerine teşvik
veriliyor; ama, sebzeye verilmiyor, örtü altı sebzeye verilmiyor,
seracılıkta teşvik yok. Ben, bu konuda bir soru önergesi verdim;
önergeme “Dünya Tarım Örgütüyle anlaşma var, 40 tane ürün var, 40
tane ürünün içinde de sebze yok, sebzeye verilmez” diye Dış
Ticaretten bir cevap geldi.
Sayın Bakan, eğer, ürettiğimizle, ihracatla, turizmle kalkınacaksak,
bu teşviki yeni baştan düzenlemek zorundayız. Domatesinden biberine,
patlıcanından kabağına teşvik vermek zorundayız. Özellikle turfanda
sebzeye teşvik vermek zorundayız. Bir de, selden, doludan sera
üreticilerini korumak için, sigortasının yapılması gerekmektedir.
Modern sera yapanlara teşvik verilmesi sağlanmalıdır.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz. .....
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Bakan, Antalya’nın 32 köyünde 459 mahallesinde hiç içme suyu
yoktur. Yollarının da, köy yollarının da dörtte 3’ü asfalt değildir,
yolsuz köy yolları vardır, köylere yol yapılmasını ve köylerimize su
getirilmesini diliyoruz.
Teşekkür ederim.
............/.......
ULAŞIM SORUNLARI VE FİNİKE-DEMRE YOLU *
*06.11.2003
TARİHİNDE; ULAŞTIRMA BAKANLIĞI 2004 BÜTÇESİ ÜZERİNE KOMİSYONDA
YAPILAN KONUŞMA
BAŞKAN – .... Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım,
değerli bürokratlar, değerli basın mensupları ; hepimizin bildiği
gibi ulaşım, tüm sektörleri yakından ilgilendiren bir hizmet.
Ulaşım, tarımı da , ticareti de, turizmi de sanayii de, nakliyeyi
de, taşımayı da tüm sektörlerle alt sektörleri de doğrudan
etkilemektedir.
Ulaşım yoksa hayat yok. Yani, ticaret yok, turizm yok, yani
sosyoekonomik gelişmişliğin bir bakıma dinamosu ulaşım oluyor. Okul
var, okula gidecek yol yoksa eğitim olmaz. Hastane var, doktor var,
o hastaneye gidecek yol yoksa sağlık hizmeti olmuyor. Dolayısıyla,
ulaşımın önemini, önceliğini hepimiz biliyoruz; ancak, Sayın Bakanın
ifade ettiği gibi, ulaşım ana planının olmaması Türkiye’deki
bu ulaşımdaki kamu yatırımlarındaki dengesizliği de bir bakıma
beraberinde getiriyor.
Sayın Bakan, geçen yılki konuşmanızda, yanılmıyorsam, “72
havaalanımız var” demiştiniz. Bu seneki konuşma metninizde 50
havaalanı var. Bu 22 havaalanımızı kapattınız mı yoksa hizmette
yetersiz mi; esas ben onu vurgulamak istiyorum. Bu ulaşım ana
planının olmaması Türkiye’de plansız, programsız siyaseten güçlü
olan illere havaalanları yapıldı. Bu havaalanlarının arasındaki
mesafe de 60-70 bilmedin 80 kilometre olan yerler vardı. Sanırsam
bu havaalanı 1-1,5 milyar doları da bulur. Değil mi Sayın Bakan?
Evet, 1-1,5 milyar dolar bir havaalanına bir harcama yapıyoruz; ama,
hiçbir iş yapmadan bir süre sonra bu havaalanlarının bir kısmını
kapatıyoruz. Bir tanesi Gazipaşa Havaalanı şimdi; bu havaalanı
yapıldı, ama -teknik olarak yetersiz yapıldıysa bilmiyorum- “inme
durumu yok”deniliyor. Peki, tüm bu Türkiye’deki yolsuzluklar hep
bankalarda mı oluyor arkadaşlar? Uçak inmeyecek yere “uçak iner”
diye, geçmişte herhalde bir rapor veriliyor; raporsuz, plansız,
programsız havaalanı yapılmıyor. 1 milyar 1,5 milyar dolar masraf
ediliyor ondan sonra “efendim, oraya buraya havaalanı yapılması
yersizmiş, bundan vazgeçtik”deniyor.
Sayın arkadaşlar, devlet yönetmek ciddî bir iştir. O zaman bu
geçmişte birtakım yanlışlıklar yapıldıysa, bu yanlışlıkların da
üzerine gidilmesi , bunun hesabının sorulması gerekmez mi ?
Havaalanlarından İstanbul ve Antalya, yoğunluk açısından Türkiye
havaalanlarının sanırım, yüzde 70-80’nini herhalde karşılar
ULAŞTIRMA BAKANI BİNALİ YILDIRIM (İstanbul) – 64
OSMAN KAPTAN (Devamla )-
64 sade İstanbul, Antalya’yı da dikkate alırsak 70 veya 75’ini
kapsayabilirler.
Öyle ise, Türkiye’deki, bu havaalanlarının açılmasında olsun,
demiryollarında olsun, oto yollarda olsun muhakkak bir planın
yapılması gerekiyor.
Sayın arkadaşlar, ben, söz verdim Sayın Başkana, Sayın Kumkumoğlu
konuşurken “az konuşacağım” dedim, konuşmamın yarısını ona verdim,
şimdi bazı başlıkları atlayarak geçeceğim.
Bu dışarıda çalışan pilotlar Sayın Bakan, 5-6 000 dolar civarında
para alıyor, 657’ye tabi olanlar alamıyorlardı; onları düzelttiniz
mi ne yaptınız, yapmaya bir niyetiniz var mı; onları sormak
istiyorum.
Bir de, ben bu ulaşım konusunda iki tane önemli projenin altını
çizmek istiyorum. Bunlardan birisi İstanbul Tüp Geçit Projesi .
Ben, 15 yıldır sanırsam belki 10-15 yıldır bu hep söylenir,
yazılır, çizilir; bu tüp geçit ne hikmetse faaliyete geçemedi,
yani, temeli dahi atılamadı, yapılamadı; bu konuda ne diyorsunuz?
Ama, bu, böyle siyaseten olmayacak Sayın Bakanım; bunu hakikaten
yapacaksak “bunu yapacağız”diyelim.
İkincisi, bu İstanbul-Ankara hızlı tren yolu vardır. Basından
okuduğumuz kadarıyla 600-700 trilyon lira bu konuda para
harcanmış;ama, bu proje durdurulmuş. Şimdi daha hızlısı
yapılacakmış, daha bir ayrı proje. Bu 600-700 trilyon lira, yapılan
masraf boşa gitmiyor değil mi? Yani, onun devamı olan bir proje mi
bu yeni proje mi yoksa, bu 600-700 trilyonun üzerine de mi su
içeceğiz Sayın Bakan ? Yoksa her bakan geldiği zaman, her hükümet
geldiği zaman yeni bir proje, yeni bir plan... Pek,i bu değirmenin
suyu nereden geliyor sayın arkadaşlar ?
Şimdi, kısaca denizyollarına söz etmek istiyorum. Sayın arkadaşlar,
her yıl bir kabotaj bayramı yapıyoruz, Kabotaj gününde deniz
bayramı yapıyoruz; ama, denizciliğimize baktığımız da, 1950’de
toplam taşıma içindeki payı yüzde 23’lerde, 1970’lerde yüzde 12’ye
düşüyor, bugünlerde, yani 2000’lerde ise yüzde 2’ye, yüzde 3’e
geriliyor; ama, biz, bayramı yapmaya devam ediyoruz.
Sayın Bakanım, bayramı yapacaksak bunun hakkını verelim, deniz
taşımacılığına ciddî bir önem verelim ve bir ivme kazandıralım.
Şimdi, sayın arkadaşlar, bunu önceki bakanlıkların bütçelerinde
de söylemiştim. Biz, İktidar ;Partisini ciddiye alıyoruz; İktidar
Partisinin de Muhalefet Partisini ciddiye alması gerekir; çünkü,
dünyanın bütün devletlerinde iktidar vardır; ama, muhalefet sadece
demokrasilerde vardır; demokrasinin de kadrini, kıymetini
sanırım biliyorsunuzdur.
Sayın Bakan, şimdi, sizin Hükümet Programında diyor ki, ekonomik
getirisi fazla olan yerlere kamu yatırımlarında öncelik verilecektir
ve sizin konuşma metninizde de şöyle bir şey var; ülkemiz zengin
tarihî ve doğal değerleriyle hem dünya hem de Akdeniz Bölgesi turizm
pazarında rakipsiz bir konuma sahip bulunmaktadır diyerek, Akdeniz
Bölgesinin, turizm bölgesinin önemini önceliklerini anlatıyorsunuz.
Şimdi, Sayın Bakanım, sizi üzmek istemiyorum; ama, üç Bakan,
gittiniz, kendi memleketinize Erzincan ile Üzümlü arasına 18
kilometrelik bir duble yol temeli attınız. Ben, gazetelerde okudum.
Şimdi, Üzümlü’ye veya sizin Erzincan’a veyahut Doğu ve Güneydoğu
Bölgesine niye yol yapılmasın, niye yapılıyor demiyorum; burada
yanlış anlaşılmasın; elbette ki yol yapılsın, yolsuz yerimiz
kalmasın. Ancak, ben, Antalya Milletvekiliyim. Şimdi, bir Demre
ile Finike arası, 25 kilometre Sayın Bakanım, bunun çok önemli yeri
de 18 kilometre; burası turizm açısından önemli, Noel Baba’nın
kilisesi var, turist otobüsleri gidemez. Türkiye’de, Demre
-Kale’nin bir başka adı Demre- biberi diye biber var. Dünya turizm
haritalarında Demre’nin yeri var. Yani, ekonomik getirisi fazla;
fakat, o yol, eski hükümet zamanında programa alındı, ne hikmetse,
sonradan tekrar çıkarıldı. Belki Üzümlü’de altın madeni falan,
ekonomik getirisi daha fazla bir şey de çıkmış olabilir. Şimdi,
Sayın Bakanım, kendiniz şunun önemle üzerinde durdunuz; ulaşım ana
planı yok diye. Hakikaten ulaşım ana planı olmayınca, bu hükümet
programında da yazılmış olsa öncelikler, öncelikler çok iyi
belirlenmiyor. Bir Alanya yolu 15 senedir sürüyor, bitirilecek,
bitirilmiyor. Her hükümet de yapıyor, siz de yapıyorsunuz, herkes
yapıyor; ama, bitmiyor bu yol. Bunların bitmesi lazım.
Sayın Başkanım, izin verirseniz son bir şey söylemek istiyorum.
Sayın arkadaşlarım, seçimlerden önce, devlete ve siyasete güven
getireceğiz dediniz.
MEHMET CEYLAN (Karabük) –
İstikrar geldi, güven geldi.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Güven geldi mi?
MEHMET CEYLAN (Karabük) –
Güven geldi.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Peki, güven geldiyse niye Sayın Bakan hakkında soruşturma
açtırmadınız, oğlu konusunda?(Ulaştırma Bakanının oğlunun “Ballı”
gemi kiralamasını kastederek) O Mecliste aklansaydı, o zaman
siyasete daha fazla güven getirmek olmaz mıydı? ……
MEHMET CEYLAN (Karabük) –
Mecliste aklandı.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Efendim, soruşturma açılır ondan sonra aklanırdı.
Arkadaşlar, ben, şunları söylemek istiyorum; Japonya’da elektrik
kesiliyor iki saat, genel müdür istifa ediyor; iki saat su akmıyor,
genel müdür istifa ediyor; bir uçak düşüyor, bakan istifa ediyor.
Sayın arkadaşlar, bu siyasete güven getirmeliyiz; biz, kamuoyuna
karşı, kamu vicdanına karşı aklanmamız gerekir. Bunu, iktidar da
muhalefet de birlik bütünlük içerisinde yapmamız lazım. Siz, İktidar
Partisisiniz şu anda, geçmişte seçimden önce verdiğiniz sözler var;
biz de aynı sözleri verdik. O zaman, siyasete güven getirme
konusunda çok ciddî olmamız gerektiği kanısındayım. Ortak noktalarda
birleşmemiz gerektiği kanısındayım.
Hepinize teşekkür eder, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz.
Yarınki konuşmanızdan 5 dakika düşüyoruz Sayın Kaptan.
............../...........
ANTALYA'NIN YOL VE SU SORUNLARI *
AKP li Milletvekilinin görüşü
*04.11.2003
TARİHİNDE; BAYINDIRLIK VE İSKAN BAKANLIĞI İLE İLGİLİ VE BAĞLI
KURULUŞLARIN 2004 BÜTÇELERİ ÜZERİNE KOMİSYONDA YAPILAN KONUŞMA
BAŞKAN- ...
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya)-
Sayın Başkan, Sayın Bakanım, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinize saygılar sunarım. ……
Sayın Bakanım, size bir sözlü soru önergesi vermiştik; Konya-Antalya
yolu Akseki mevkiinde -örnek olsun diye bu olayı anlatıyorum- Sayın
Bakan ilgilendi ve bu yol yapıldı; onun için teşekkür ediyoruz. Ama,
bu yol öyle ahım şahım bir yol değil, 50-100 milyar liraya
yapılabilecek bir yoldaki çukurun düzeltilmesi olayı. Yıllarca,
efendim, bir sel geliyor, çukurda olduğu için bu suyun çekilmesi
bekleniyor. 50 otobüs Antalya tarafından geliyor, 100 otobüs Konya
tarafından geliyor, 200-300 otobüs bekliyor orada, içinde
turistler... Çok az bir parayla sorun çözülebilecek gibiydi, Sayın
Bakan çözdü onu, teşekkür ediyoruz. Ama, bundan sonra, teşekkür
etmemiz için daha ağır yollarımız var Sayın Bakan.
Şimdi, ekonomiyi Türkiye’de ayağa kaldırmanın yolunun yolsuzlukların
önlenmesi olduğunu ve üretime, ihracata, turizme önem verilmesi
gerektiğini hepimiz biliyoruz. Yolsuzluklar denince, BDDK Başkanının
açıkladığına göre, bankalarda batan para 42,6 milyar dolar diye
açıklandı. Sayın Bakanım, bu Bayındırlık’ta geçmişte yapılan
yolsuzlukların miktarı belli mi? Yani, bir rakam verebilir
misiniz bunu sormak istiyorum.
Üretim, ihracat, turizm dendiği zaman da, akla önce Antalya geliyor.
Bunu Antalya milletvekili olduğum için söylemiyorum. Sayın Uzunkaya
geçen sene bana dedi ki “hep Antalya’dan bahsediyorsun.” Sevgili
Bakanım, sayın arkadaşlar, Antalya’ya 81 ilden insanlar gelmiş,
yerleşmiş. Antalya’da bir Çorumlular mahallesi var. Antalya,
Türkiye’de nüfus artış hızının en fazla olduğu il; binde 41,8 ve
Türkiye ortalaması binde 18. Antalya’ya gelmiş insanlar yerleşmiş,
bunun yanı sıra, yılda Türkiye’ye gelen turistin yarısı da
Antalya’ya geliyor; yani, yılda 5 milyon turist Antalya’ya geliyor.
230 000 civarında yatak kapasitesi olan bir il.
Turizm dendiği zaman akla ilk önce ulaşım geliyor,
ondan sonra konaklama, yeme-içme, gezme, alışveriş olayları. Önce,
yol. Şimdi, bizim bir Antalya-Alanya yolumuz var. Artık, bilmeyen
yok değil mi Sayın Bakan; söz verdiniz 2004 yılında bu yol bitecek
dediniz inşallah. Ama, ben buraya bakıyorum, bu rakamlarda 161
trilyon lira, altında bir 77 trilyon lira yine yazıyor; yani,
korkarım bu 2005’e falan da sarkmasın. Bitmesi için gereken ödenek
161 trilyon diyorsunuz; yani, bu yolun bitirilmesi lazım ve Sayın
Bakanım, Hükümet Programında net bir ifade var. Diyorsunuz ki
“ekonomik getirisi fazla olan yerlere kamu yatırımında öncelik
verilecek diyorsunuz. İşte, buyurun Alanya!.. Bu yolun bitmesi
gerekiyor, on beş yıldır yılan hikâyesine döndü. İkinci bir yol
Lara-Belek yolu. Artık, bu Alanya-Antalya yolu bitecek ama, bittiği
zaman, zaten, tesisler arasındaki sanki bir servis yoluna döndü.
Belek’te 35 bin yatak var. 20 tane turistik otel de Belek ile
Antalya arasında yapılıyor. Sahilden yeni bir yola kesinlikle
ihtiyaç var. Bu yolun da yapılması gerekiyor. Finike-Kale yolu var.
Eskiden, programa alındı...
BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI ZEKİ ERGEZEN (Bitlis) –
Finike’de ne var?
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Sayın Bakanım, Finike’nin portakalı var, yolu yok...
BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI ZEKİ ERGEZEN (Bitlis) –
Oranın parasını oraya yazmadık, gizledik, kimse görmesin diye.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Türkiye’nin değil, dünyanın en güzel portakalları -ikinci sırada
mı, üçüncü sırada mı yer alıyor- Finike’de.
Finike-Elmalı yolu 76 kilometre, 11 trilyon liraya ihtiyaç var;
Sayın Bakanım, bu sene koyduğunuz para 500 milyar lira. Bu gidişle
bu otuz kırk sene daha süreceğe benziyor ve İç Anadolu’ya, Finike ve
dört beş tane ilçenin, Kaş’ın, Kale’nin, Kumluca’nın sebze sevkıyatı
o yoldan yapılıyor. Tırlar devriliyor, yabancı arabalar orada hep
uçuyor falan, bu yolun yapılması lazım.
Bir de, Finike-Demre yolu var Sayın Bakanım. Bu yol, önceki
hükümetler zamanında programa alındı, ne hikmetse, yine önceki
hükümetler zamanında da, sizden önce, programdan çıkarıldı. Lütfen,
bu yolun programa alınması... Bu da 20-25 kilometre bir yol.
Kaş-Patara yolu da çok önemli.
Sayın Bakanım, bu yollar ne zaman yapılacak? Bu yolların yapılması
için gerekli ödenek bütçeye konacak mı?
Bir de bir başka örnek vereyim Sayın Bakanım. Bu Antalya turizm
kenti, dünyanın turizm başşehri diyoruz ya...
BAŞKAN –
Bir de Kemer’i söyle!..
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
İşte Kemer gidiyor, orada bir faaliyet var.
Kemer dediniz ve siz de iktidar partisi milletvekilleri olarak
gittiniz orada bir kamp yaptınız herhalde, Kemer’e yakın bir yerde.
BAŞKAN –
Parti çalışmaları...
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Bir iki gün kaldınız efendim, işte, bir frekans ayarı yaptınız, bir
şey oldu orada.
BAŞKAN –
Parti çalışmaları...
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
O parti çalışmaları yaptığınız yerin az ilerisinde Sayın Bakanım
Çıralı diye bir yer var; taştan, kayadan ateş fışkırıyor, turistler
de orayı görmek istiyor, yerlisi, yabancısı. Oranın yolu toprak yol.
5,2 trilyon lirayla yapılması gereken bir yol. Şimdiye kadar masraf
edilen para 57 milyar, bu sene hükümetimizin uygun gördüğü para 1
milyar. 1 milyar kondu bütçeye.
Sayın Bakanım, uzatmadan şunu söylemek istiyorum: Hakikaten, üretim
dediğimiz zaman, Antalya, turfanda sebze, meyveyle ve turizmle önde.
Şimdi, yollarının yapılması lazım ve size bir şey söyleyeyim,
Antalya’da 32 tane köyün hiç suyu yok, içme suyu yok. 459 tane
mahallenin içme suyu yok. Ama, Türkiye’deki gelişmişlik sıralamasına
baktığımız zaman, Antalya’ya bakıyoruz, doğu ve güneydoğudaki çoğu
ilçelerden de geri olan, 611 inci sırada olan bizim ilçemiz var,
Gündoğmuş İlçesi.
Sayın Bakanım, Antalya 1996 yılında sosyoekonomik gelişmişlik
sırasında Türkiye’de yedinci il, ama, şu anda onuncu il; yani,
geriliyor. Ama, Türkiye’deki bütün insanlar geliyor oraya
yerleşiyor. Sizden istirhamımız...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, toparlar mısınız?
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Sayın Bakanım, bu yolların yapılmasını sizden istirham ediyoruz,
teşekkür ediyoruz.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan teşekkür ederim. .....
MEHMET CEYLAN (AKP Karabük Milletvekili )- .....
Sayın Osman Kaptan gibi Antalya’nın bütün yollarını sıralamayacağım;
ama, sadece üç yola değinmek istiyorum ve yardımınızı istirham
ediyorum Sayın Bakanım. Sayın Osman Kaptan sağ olsun her bakanlığın
bütçesinde işte Antalya diyor, turizm diyor, şu diyor, bu diyor,
yapmadığı yol kalmadı, imar etmediği içme suyu kalmadı, bütün
köyleri imar etti.
ALİ KEMAL DEVECİLER (Balıkesir) –
Gıyabında konuşmayın, şimdi burada yok.
MEHMET CEYLAN (Karabük) –
Sayın Deveciler de Balıkesir’de bütün yolları yaptırdı; yani. Sayın
Kaptan, turizm diyor, önemli bir sektör elbetti ki, …………
BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI ZEKİ ERGEZEN (Bitlis) –
Tamam, güzel...
Şimdi, Osman Kaptan'ın söylediği, Antalya-Alanya yolu, yıllardan
beri devam ediyordu; doğrudur. Deminden beri söylüyorsunuz,
diyorsunuz ki, efendim, bu yollar niye bölünmüş yol? Kardeşim, bu
ödeneklerle bu yollar, işte, söyledik, on yıl, yirmi yıl devam
edecek. Arkadaşımız yirmi yıldan bahsediyor, öbürü yirmi yıldan
bahsetti.
Şimdi, Antalya-Alanya yolu, Başbakanımızın talimatıyla, 2004 yılı
sonunda bitirilecek. Bununla ilgili gerekli çalışmalar yapılıyor.
Biz, bunu programa koyduk; önemli yeri olduğuna inanıyoruz.
................../........
SAYIN BAKAN, HEKİM’İN ELİNİ HASTANIN CEBİNDEN,
İMF’NİN ELİNİ HEKİM’İN CEBİNDEN ÇEKECEK MİSİNİZ?*
*3.11.2003
TARİHİNDE; SAĞLIK BAKANLIĞI 2004 BÜTÇESİ ÜZERİNE KOMİSYONDA YAPILAN
KONUŞMA
BAŞKAN –...
Buyurun Sayın Kaptan.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar, sayın basın mensupları; Türkiye sağlık harcamaları
açısından dünyanın en geri ülkeleri arısında bulunuyor. Verilere
göre Amerika Birleşik Devletlerinde 3 708, Almanya’da 2 848,
Arnavutluk’ta 670, Macaristan’da 306 dolar düzeyinde bulunan kişi
başına sağlık harcaması Türkiye’de 108 dolarla sınırlı. Kişi başına
108 dolarlık sağlık harcamasıyla Türkiye Benin ve Burkina gibi adı
bile duyulmamış ülkelerin gerisindedir.
Türkiye’de 10 000 kişiye 25,8 hasta yatağı düşerken bu rakam Amerika
Birleşik Devletlerinde 53, Almanya’da 87, Arjantin’de 48,
Avusturya’da 107, Belçika’da 83, Özbekistan’da 124’tür. Özel
hastanelerin sayısındaki artışa karşın verdikleri yataklı tedavi
hizmetleri oldukça düşüktür. Özel hastaneler toplam poliklinik
hizmetlerinin yüzde 3’ünü, toplam doğumların yüzde 8,9’unu, toplam
ameliyatların yüzde 10.3’ünü gerçekleştiriyor. Yatak doluluk oranı
Sağlık Bakanlığı hastanelerinde yüzde 58,5, SSK hastanelerinde yüzde
69,6, üniversite hastanelerinde yüzde 72,7, özel hastanelerde ise
yüzde 26,2’dir. Antalya Devlet Hastanesinde ise yüzde 96’dır.
Kentsel kesimde her 20 000 kişiye, kırsal kesimde ise her 5 000
kişiye bir sağlık ocağı düşmesi gerekirken Türkiye’deki toplam
sağlık ocağı sayısı 6 000’de kalmaktadır. Sağlık ocaklarının çoğunun
binası kendisine ait değildir. Yüzde 12’sinde hekim, köy sağlık
evlerinin yüzde 66’sında da ebe yoktur. Birinci basamağın en kötü
olduğu Marmara’da sağlık ocağındaki bir pratisyen hekime 7 614, bir
ebeye de 5 198, bir sağlık memuruna da 20 413 kişiye hizmet vermek
durumundadır. İngiltere’de birinci basamakta çalışan bir hekimin
yıllık geliri 110 000 dolar civarındayken Türkiye’de pratisyen
hekimin aylık 750 000 000 dolayında para almaktadır. Avrupa ülkeleri
arasında çocuk ve bebekleri en çok ölen ülke Türkiye’dir. Türkiye’de
5 yaş altı çocuk ölüm hızı binde 48’dir, kişi başı ulusal gelirin 1
000 doların altında olan Arnavutluk, Azerbaycan, Ermenistan,
Makedonya, Gürcistan gibi ülkelerde çocuk ölüm hızı Türkiye’den daha
düşüktür. Türkiye’de sağlık hizmetlerine ulaşmada bölgeler arası
farklar da oldukça fazladır. Gebeliği boyunca doğum öncesi herhangi
bir tıbbî bakım almamış annelerin oranı doğuda yüzde 61 iken batıda
yüzde 14’tür. Doğruda doğumların yüzde 54’ü evde
gerçekleştirilmektedir. Bu oran batıda yüzde 13’tür.
Türkiye’de kamu sağlık kuruluşlarında yılda ortalama 65 milyon
başvuru yapılıyor bunun da 2,8 milyonu yatarak tedavi görüyor, 800
000’i ameliyat oluyor. Bu rakamlar sorunun çok ciddi olduğunu gözler
önüne sermektedir. Ben zamanınızı fazla almamak için bu rakamları
sizlere arz ediyorum ve sorularıma geçiyorum.
1.
Sayın Bakan, hekimin elini hastanın cebinden çekileceğini,
doktorların bıçak parası almasını önleyeceğinizi söylediniz. Peki
Sayın Bakan, doktorların cebindeki eli de çektirecek misiniz?
Doktorların cebindeki bu el IMF’nin, Dünya Bankasının eli. Yani,
onlar size “maaşı artırmayın” diyor siz de artırmıyorsunuz.
Dolayısıyla, biz hastanın cebinden ellerin çekilmesini, bıçak
parasının alınmamasını olumlu karşılıyoruz; ama, doktorlara ve tüm
sağlık çalışanlarının maaşlarının yükseltilmesini sağlayacak
mısınız?
2.
İthal ilaçtan 132 trilyon lira, kur farkından dolayı, kamunun zarar
ettiği doğru mudur? Yani, Eylül 2003 sonuna kadar ithal ilaçların
satışına 2002’de belirlenen 1 650 000 liralık sabit dolar kuru
üzerinden izin verildiği için 132 trilyon lira kamunun zarar ettiği
doğru mudur?
3. Kanda yüzde 18 olan KDV’yi yüzde 8’e indirdiniz. Peki Sayın
Bakanım, güzellik ameliyatı yapanlardan da yüzde 18 KDV alıyorsunuz,
kalp ameliyatı yapandan da yüzde 18 KDV alıyorsunuz. Ölen kişiden de
yüzde 18 KDV alıyorsunuz, kefenden de yüzde 18 KDV alıyorsunuz.
Bunların da indirilmesi gerekmez mi?
Bir de,
reçetesiz satılan ilaçların reklamlarını serbest bırakıyorsunuz.
Bunlar maliyete yüklenmez mi, yeminli firmalar bundan zarar etmez
mi? Reklam yapılan her ilaç sanki yedi derde devaymış gibi
tüketiciye sunularak artık insanlar doktora bile gitmeden vazgeçmez
mi?
SSK, Bağ-Kur,
Emekli Sandıklarının eczanelere ve ilaç depolarına kaç lira borcu
vardır? Kamunun üniversite ve devlet hastanelerine kaç lira borcu
vardır?
Son sorum:
Antalya’ya devlet hastanesi yapılacağını Sayın Müsteşardan
memnuniyetle öğrendik, Antalya’nın ilçelerindeki doktor
ihtiyaçlarının, hemşire ihtiyaçlarının da karşılanmasını diliyoruz.
Teşekkür ederim, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Teşekkür ediyoruz.
............/.......
KAŞ-KASABA HALKI: JANDARMA KARAKOLUMUZ KALKMASIN *
ÜÇAĞIZ HALKI: Arkamızda SİT-Önümüz Deniz sıkıştık kaldık
*15.03.2003
TARİHİNDE; İÇİŞLERİ BAKANLIĞI 2003 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONUN
DA GÖRÜŞÜLÜRKEN İÇİŞLERİ BAKANINA SORULAN SORULARDAN
BAŞKAN – ...
10 dakikalık süre içerisinde sorulara başlıyoruz, ilk soru Sayın
Kaptan’ın; buyurun efendim.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım,
değerli İçişleri Bakanlığı mensubu arkadaşlarımız ve değerli basın
mensupları; sorularıma geçmeden önce birkaç konuda bilgi sunmak
istiyorum.
Antalya’nın Kaş ilçesine gitmiştim. Kaş kasaba belde halkı “jandarma
karakolumuz kalkmasın” diyorlar. Kaş’ta “trafik polisi çok sıkıyor”
diyorlar. Kaş, Üçağız, Kekova’da, Kekova şirin bir kıyı köyümüz,
“sıkıştık kaldık, karaya adım atamıyoruz SİT alanı, denize adım
atamıyoruz Sahil Güvenlik var, Sahil Güvenliğin kuralları biz
köylülere ağır geliyor” diyorlar. Finike Sahilkent Belediyesi için;
Antalya İdare Mahkemesinin 1989’da tarımsal niteliği yüksek
narenciye bahçeleri olarak saptadığı bir kararı var; buna rağmen,
burası 700 dönümlük alan, imara açılmış belediye tarafından. Oranın
halkı ortak imzalı müracaatta bulunmuşlar, Sayın Cumhurbaşkanına,
Başbakana, İçişleri Bakanlığına, devletin bütün yetkili kademelerine
dilekçe yazmışlar, bu konuda ilgililerden, yetkililerden sorunun
çözülmesini bekliyorlar.
Bu bilgilerden sonra sorularıma geçiyorum.
Birinci sorum:
Sayın Bakan “pişmanlık yasası hazırlığı içindeyiz” dediniz, şimdiye
kadar kaç tane pişmanlık yasası çıktı? Bunlardan kaç kişi
yararlandı? Şimdi, niye pişmanlık yasası çıkarmaya ihtiyaç
duyuyorsunuz ve böyle bir yasanın çıkması halinde bundan kaç kişinin
yararlanacağını tahmin ediyorsunuz?
İkinci sorum:
“Savaşa hayır” gösterilerine katılan vatandaşlarımıza ve savaş
karşıtlarına, bu Yeşillerin üyeleri ve başka ülkelerden gelen savaş
karşıtlarına emniyet güçlerinin davranış sonucu oluşan manzaralar
copla dövme, saçından sürükleme, tekmeleme ve tesirsiz hale
getirmeye yönelik amacını aşan zor kullanma uygulamalarını nasıl
karşılıyorsunuz?
Üçüncü sorum:
Antalya’da bazı belediye başkanlarının çok değerli hazine arsalarını
talan ettirdikleri ve yapılan yağmalama sonucunda bu başkanların
büyük çıkarlar sağladıklarını geçmişte gazeteler yazmıştı. Bu
belediye başkanları hakkında Bakanlığınız soruşturma açtırmış mıdır?
Bunlardan görevden alınan belediye başkanı var mıdır? Mahkemesi
kesinleşmiş; ama, görevden alınmamış belediye başkanı var mıdır?
Dördüncüsü aslında soru değil bir öneri:
Adıyaman Milletvekili Sayın Mahmut Göksu, belediyelere nüfus
ölçütünün getirilmesini istedi, 5 000’den aşağı nüfusu olan
belediyelerin kaldırılmasını istedi. Ben bu öneriye nüfus yanında
bir de başka belediyeye uzaklık ölçütünün de getirilmesini
öneriyorum. 10 kilometrelik bir alanda 5 tane belediyenin olduğunu
bizzat ben biliyorum. Aralarında 2-3 kilometre mesafe bulunuyor.
Birisi ilçe, dört tane belde belediyesi bulunmaktadır. Her biri
hizmet binası, makine parkı, personel alımı yaptığı için hizmetler
israflı olmaktadır; bunun yanında etkin hizmet de yapamamaktadırlar.
10 kilometre içindeki belediyelerin birleştirilmesi hem olanaklarını
birleştirecek hem de daha verimli daha etkin hizmet yapmalarına
olanak sağlayacaktır.
Teşekkür ederim. .....
İÇİŞLERİ BAKANI ABDÜLKADİR AKSU (Devamla) –......
Şimdi, pişmanlık yasasıyla ilgili, Sayın Osman Kaptan’ın sorduğu
soruya hazırlık yapmamız lazım, kaç kanun çıktı, kaç kişi istifade
etti, bunu yazılı vermem gerekecek.
........./...
ANTALYA'DA YAT LİMANLARI VE BALIKÇI BARINAKLARI *
Antalya-Finike-Kemer Yat Limanları
*14.3.2003
TARİHİNDE; ULAŞTIRMA BAKANLIĞI 2003 BÜTÇESİ PLAN VE BÜTÇE
KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPTIĞIM KONUŞMADAN
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, buyurun.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar, sayın basın mensupları; gecenin bu saatinde hepinizi
saygıyla selamlarım.
Ben, ülkemizdeki deniz, hava ve demiryolu ulaşımındaki sorunların
bir kısmını Antalya özelindeki örneklerle bilgilerinize sunmak
istiyorum:
Sayın arkadaşlarım, turizmde en çok gelir, deniz turizmi olarak
adlandırılan yat turizmi, su sporları, marinacılık, tersanecilik,
çekekçilik, tekne malzemeciliği, günübirlik tekne turculuğu
faaliyetlerinden sağlanmaktadır. Suyu ve denizi bol olan ülkelerde
altyapı ve insan gücüne verimli bir örgütlenme ve yönlendirmeyle
gayri safî millî hâsılaya en hızlı katkı sağlayan sektörlerin
başında denizcilik sektörü gelmektedir. Büyük istihdam ve ülkemize
direkt döviz girdisi sağlayan yat ve günübirlik yolcu gezi ve su
sporları teknelerinin inşa, tadilat, bakım ve onarımlarının
yapılabileceği yat, inşa ve bakım onarım yerlerine bölgesel bazda
yoğun ihtiyaç vardır. Antalya Bölgesinde bulunan düşük kapasiteli
üç adet yat limanı Antalya Setur, Finike Setur, Marina ve Park
Kemer Marina ve üç adet balıkçı barınağı Antalya Kaleiçi, Kalkan ve
Alanya balıkçı barınakları esas itibariyle bağlama ve barınma amaçlı
olup, sahip oldukları kısıtlı geri sahaları ile çekek ihtiyaçları
için de kullanılmaktadır.
Antalya’da özelliği olan, turizm ve tarım yatırımları içinde yer
alan yat limanları ve balıkçı barınaklarından müsait olanlara deniz
otobüsü ve feribot yanaşma yerleri yapılması için çalışılmaktadır.
Kıyı tesisi yapım işine giren müteşebbis, çok sayıda kamu kurum ve
kuruluşundan beş ayrı bakanlıktan değişik mevzuat ve normlara göre
izin almak zorundadır. Kıyı yapıları izin prosedürü o kadar karmaşık
ve meşakkatli bir yoldur ki, izin alma aşaması bazen yapım süresini
geçmektedir. Bu nedenle, hızlı tekne sayısı artışına paralel olarak
bu teknelere hizmet edecek yat limanı, yat inşa yeri ve çekek yeri
yapımında geç kalınmasının önündeki en önemli temel engel bürokrasi
olarak belirlenmektedir.
Bu husustaki çözüm yolu değişik kurumların devreden çıkarılarak kıyı
yapılanmalarına izin verme işlemi Denizcilik Müsteşarlığında
oluşturulacak bir kurul aracılığıyla yapılmalıdır. Bu kurulun,
talepleri, üç ay gibi bir sürede ele alıp inceleme ve sonuçlandırma
yükümlülüğü olmalıdır. Kıyı yapılaştırılmalarındaki mevzuat
kargaşası ve çok başlılığın ancak bu şekilde aşılabileceği
kanısındayız. Antalya bölgesinde teknelere bakım, onarım ve kışlama
bağlama, barınma hizmetlerinin verildiği yerlerin çoğu geçici
nitelikte fiziki alt ve üst yapıdan yoksun yerlerdir. Yat
turizminin yoğun olduğu, yaz dönemiyle, kışlama, bakım, onarım
dönemlerinde mevcut yat limanı ve çekek yerlerinde büyük yoğunluk
yaşanmaktadır.
DLH Genel Müdürlüğü tarafından yapımı sürdürülen Gazipaşa ve Alanya
yat limanlarının birinci etap inşaatları tamamlanmış olup, ikinci
etap inşaatları için yap-işle-devret modeliyle ihale kapsamına
alınmıştır. Yat limanlarının faaliyete geçebilmesi için ikinci
kısımlarının bir an önce bitirilmesi gerekmektedir. Kaş Bucak yat
limanı birinci kısım inşaatı bitirilmiş, ikinci kısım üst yapı
inşaatı için yap –işlet-devret modeli ihalesi yapılmış olmasına
rağmen, ihaleyi alan firma tarafından ikinci kısım inşaatına
başlanmamıştır. Manavgat ırmak ağzı düzenlenmesi ve yat yanaşma yeri
inşaatı Manavgat ırmak ağzı inşaatı tamamlanmış olmaktadır. Yat
yanaşma iskele inşaatları devam etmektedir. Dip tarama işleminden
sonra ırmağa yaz kış, tekne giriş çıkışı mümkün olabilecektir.
Bakım, onarım, tamir, inşa amaçlı küçük ölçekli yat inşa tekneleri
çekek yerleri seçimi Hazine ve özel mülkiyet gözetilmeksizin tesis
edilmelidir. Öncelikle, Denizcilik Müsteşarlığı, ilgili valilik,
kaymakamlık, belediyeler ve özel teşebbüs işbirliği ile turizme
ağırlıklı hizmet verecek yat inşa, bakım onarım yerleri ve yan
sanayi tesisleri için arazi tahsisi yapılarak bir an evvel, tıpkı o
oto sanayi sitelerinde olduğu gibi devletin belli bir bölgeyi ya da
alanı tekne imalat bakım onarım bölgesi ilan ederek buralara yatırım
imkânı sağlanmalıdır.
Öncelikle, Antalya havalimanında yeni dış hatlar terminaline ilave
olarak ikinci terminal ünitesinin yapılması gerekmektedir. Gazipaşa
havaalanı terminal binası bitmiştir, imalatları tamamlanmış olup,
pist inşaatlarının 1 200 metrelik bölümünün beşinci şerit beton
kaplama imalatı tamamlanmıştır, altıncı şerit yapılmamıştır; ancak,
toplam 1 825 metre olan pistin son bölümü olan 625 metrelik kısmının
betonlaması, güvenlik, itfaiye gibi 1,8 trilyon lira bedelli altyapı
tesislerinin yapılıp yapılmayacağı konusu henüz belli değildir.
Sayın Bakan, Gazipaşa havaalanı tamamlanıp hizmete girecek midir; bu
projeden yoksa vazgeçilme durumu mu vardır; vazgeçilme durumu olursa
bu kadar masraf edilerek devletin zarar etmesine meydan verenlerden
hesap sorulacak mıdır?
Teşekkür ederim.
BAŞKAN –
Sayın Kaptana teşekkür ediyoruz.
.............../.....
TARIMDA 10 SORUN-10 ÇÖZÜM *
*14.03.2003
TARİHİNDE; TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI 2003 BÜTÇESİ, PLAN VE BÜTÇE
KOMİSYONUNDA GÖRÜŞÜLÜRKEN YAPILAN KONUŞMADAN
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, buyurun efendim.
OSMAN KAPTAN (Antalya) –
Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli
bürokratlar; ben, tarımdaki öncelikli sorunları 10 madde halinde
sizlere sunmaya çalışacağım. Bunlardan bir kısmına arkadaşlarımız
değindiler; ama, ben, farklı bir açıdan değerlendirmeye çalışacağım.
En başta,
tarımda çiftçi borçları gelmektedir. Birincisi, kredi borçları.
Ülkemizde, son yıllarda uygulanan politikalar ve doğal afetlerin de
etkisiyle, çiftçilerimiz borçlarını ödeyemez duruma gelmişlerdir.
Öncelikle, çiftçilerin Ziraat Bankası, Tarım Kredi Kooperatifleri ve
TİGEM’den almış olduğu tarımsal kredi borçlarının faizleri silinmeli
ve anapara taksitlendirilerek, ödeme kolaylığı sağlanmalıdır. Bunun
yanında, sel gibi doğal afet mağduru çiftçilerimizin borçları
tamamen silinmelidir.
İkincisi,
elektrik borçlarıdır, sulamada kullanılan elektrik borçları. Birim
alanda elde edilen verimin artırılması bakımından, sulama
yapılmaksızın bir üretim yapılması mümkün değildir.
Üreticilerimizin, tarımsal sulamada kullandıkları elektrik, ürün
maliyeti içerisinde oldukça büyük bir paya sahiptir. Çiftçilerimizin
büyük bir kısmı, ödeme gücü olmadığından, elektrik borçlarını
ödeyememişlerdir. Bu nedenle, elektrik borçlarını ödeyemeyen
çiftçilerimizin borçlarının faizleri silinmeli, anapara
taksitlendirilerek, ödeme kolaylığı sağlanmalı, ayrıca 2002 yılı
elektrik borçları taksitlendirilmelidir. Bunun yanında, elektrik
borçları, yılda 1 defa yüklü olarak istenmektedir. Elektrik
borçlarının ödenme zamanı, bölgesel olarak belirlenerek, hasat
dönemi sonunda ödenmesi sağlanmalıdır.
Üçüncüsü,
sulama birliğine olan borçlar: Sulama birliklerine yasal bir statü
kazandırılmalı ve çiftçilerin sulama birliklerine olan borçlarının
faizleri silinmelidir.
Dördüncüsü,
doğrudan gelir desteği: Doğrudan gelir desteği uygulamasıyla ilgili
sorunlar giderilmelidir. Türkiye’de, tarımsal desteklemeler, tarımda
gelişmiş ülkelere oranla düşük olmasına rağmen, yapılan maksatlı ve
yanlış değerlendirmelerle, ekonomik krizlerin sebebi olarak
gösterilmiş ve tasfiye edilmiştir. Asıl sorun, verilen desteklerin
çiftçiye ulaşmaması, desteklemenin finansman yönteminin yanlışlığı
olduğu halde, desteklerin ortadan kaldırılması, tarım kesimi ve
çiftçilerimize zarar verecek bir süreci beraberinde getirmiştir.
Gelişmiş ülkelerde, diğer destekler yanında, halen kredi ve girdi
destekleri devam ederken, uymayı taahhüt ettiğimiz Avrupa Birliği
ortak tarım politikalarında müdahale alımları, telafi edici
ödemeler, prim destekleri, depolama destekleri, kırsal kalkınma
destekleri sürdürülürken, ülkemizde, fiyat destekleri, gübre, ilaç,
tohumluk sübvansiyonu, kredi desteği kaldırılmış, buna karşılık,
ucuz tarım ürünlerinin ithalatına izin verilerek, Türk tarımı haksız
rekabetle karşı karşıya bırakılmıştır.
Beşincisi,
girdi kullanımı; mazot: Arkadaşlarımız söyledi, mazot
ucuzlatılmalıdır, seçimlerde verilen söz yerine getirilmelidir.
Altıncı olarak, tohum:
Ülkemizde, tohum da karşılaşılan sorunların başında gelmektedir,
temininde ve dağıtımında aksaklıklar, üretiminde ve dağıtımındaki
sorunlar, tohumluk kullanımında dalgalanmalara yol açmakta, üretici,
istediği zaman ve yeterli miktarda tohumluk bulamamaktadır. Tohumluk
fiyatları, üreticinin satın alma gücünü zorlamakta, hastalıklı ve
bozuk tohumlarla karşılaşılmaktadır. Bu nedenle, ruhsatlı olmayan
kişi ve kuruluşların tohumluk satmaları engellenmeli, ruhsatlı
olanlar da tarım il müdürlükleri aracılığıyla denetlenmelidir.
Açıkta, ambalajlanmamış, hiçbir garantisi olmayan, elenmemiş,
ilaçlanmamış, belgesiz tohumların satışını engelleyici yasal
tedbirler alınmalıdır. Tohumluk ıslah çalışmalarına ağırlık
verilerek bu konuda dışa bağımlılık azaltılmalıdır.
Yedinci olarak, gübre:
Çiftçiye tekniğine uygun gübre kullanımı konusunda yeterli eğitim ve
yayın hizmeti götürülmelidir. Toprak analiz laboratuvarları,
bölgelerin özellikleri de dikkate alınarak, yurt düzeyinde
yaygınlaştırılmalı, çiftçilerimizin, gübre uygulamalarını, toprak
analiz sonuçlarına göre yapmaları sağlanmalıdır.
Sekiz;
sosyal güvenlik, Bağ-Kur primleri: Tarım kesiminin içinde bulunduğu
mevcut durum nedeniyle, çiftçiler, artan prim borçların
ödeyememektedirler. Bu nedenle, cezalı duruma düşmekte ve prim
borçları katlanarak çoğalmaktadır. Çiftçilerin sattığı ürün
bedellerinin yüzde 1’i kesilerek yapılan Bağ-Kur prim tevkifatı
uygulamasında bazı sorunlar yaşanmaktadır. Nitekim, tahsil edilen
Bağ-Kur primlerini üretici geriye alamamaktadır. Ürün satışlarından
kesilen Bağ-Kur primlerinin büyük bir kısmı çiftçi hesabına
yatmamaktadır. Muafiyet belgesi alımı, çiftçilerimiz için masraflı
ve zaman kaybına sebep olmaktadır. Bu durumda, Bağ-Kur primlerinin
ürün satışlarından tahsil edilmemesi için, ilgili yasada gerekli
değişiklik yapılmalıdır.
Dokuz;
ürün sigortası: Tabiî afete uğrayan çiftçilerimizin kayıplarını
telafi etmek üzere, herhangi bir imkân bulunmadığından, tarımsal
faaliyetlerini devam ettirmekte zorlanmaktadırlar. Bu sebeple, acil
olarak, primlerin yarısının devlet tarafından ödenmesini öngören
zorunlu tarım ürünleri sigortası kanunu bir an önce çıkarılmalıdır.
On;
yaş sebze ve meyve: Yaş sebze ve meyve ticaretini düzenleyen 552
sayılı kanun hükmünde kararnamede 1998 yılında değişiklik yapılmış,
ilgili tarafların, üreticilerin ve tüketicilerin sorunlarına köklü
çözümler getirilememiştir. Yılın 12 ayında her türlü yaş sebze ve
meyvenin yetiştirilebildiği ülkemizde, en büyük sorun, hasat
zamanlarında arz-talep dengesinin sağlanamamasıdır. Arz fazlalığı
nedeniyle, fiyatlar çok düşmekte, üretici, maliyetini dahi
karşılayamamaktadır. Bu durum, ulusal servetin yok olması yanında,
gelecek sezon, üreticinin şevkini kırmakta, üretimden vazgeçmesini
gündeme getirmektedir. Fazla gelen ürünlerin beklemeye tahammülü
olmaması, soğuk hava depolarının pahalı olması da sorunu daha da
büyütmektedir. Avrupa Birliğinde, arzın olduğu dönemde, tabanfiyat
uygulanarak üreticinin mağdur olması önlenmektedir. Sebze ve meyve
fiyatlarının çok düştüğü dönemlerde, üreticileri korumak amacıyla,
ithalat zorlaştırılmakta veya yasaklanmaktadır. Destekler, daha çok
standardizasyon, üründe verim ve kalitenin yükselmesine yönelik
olarak devam etmektedir. Ülkemizde de, buna benzer uygulamalara
ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun yanı sıra, meyve suyu, konserve, soğuk
hava deposu gibi tesislerin kurulması teşvik edilmelidir. 552 sayılı
kararnameye istinaden oluşturulan yaş sebze ve meyve üretici
birliklerinin toptancı hal sisteminde daha etkili olabilmeleri
sağlanmalıdır.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, toparlar mısınız.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Toparlıyorum Sayın Başkanım.
Zincir marketlerin tekel oluşturmaları önlenmeli, fiyatların rekabet
ortamında oluşmasına imkân sağlanmalı, üretici ve tüketicilerin
zarar görmeleri önlenmelidir. Yaş sebze ve meyve ihracatında zaman
zaman problemler yaşanmaktadır. Bu sorunların çözümü için,
üreticinin eğitimi, yanlış ilaç kullanımının önlenmesi, Avrupa
Birliğinde kullanılmayan ilaçların ruhsatlarının iptal edilmesi, bu
konuyla ilgili gerekli laboratuvarların kurulması ve reçeteyle ilaç
satışlarının gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Sayın Başkanım,
izin verirseniz, çok kısa, Antalya’nın birkaç sorunun söyleyerek
sözlerimi bitirmek istiyorum.
Sayın Bakanım, 21 inci Yüzyılın başında, Türkiye’nin turizmin
başkenti Antalya’da, halen 32 köy ve 459 mahallede olmak üzere, 491
yerleşim yerinde içmesuyu yoktur. 12 köy ve 26 mahalle olmak üzere,
toplam 38 yerleşimde ise, içmesuyu yetersizdir. 8 259 kilometre olan
köy yollarının 4 635 kilometresi asfalt değildir. 547 köyden sadece
3 adetinde kanalizasyon tesisi bulunmaktadır. 1 000 hektar tarım
arazisi sulamaya açılmasını beklemektedir. Kumluca, Mavikent,
Beykonak sel felaketi; Demre dolu ve hortum mağduru çiftçilerimiz
destek beklemektedir.
Antalya Köy Hizmetleri makine parkındaki araçlarına yedek parça
gereklidir, bunun için 7,5 trilyon ödeneğe ihtiyaç bulunmaktadır.
Sayın Bakanım, Antalya’ya yol istiyoruz, içme suyu istiyoruz.
Teşekkür ederim, saygılar sunarım.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz.
............../................
TURİZMİN BAŞKENTİ ANTALYA *
*07.03.2003
tarihinde; 2003 Mali Yılı Bütçe ve Kesinhesap Kanunu Tasarılarının
Plan ve Bütçe Komisyonunda Tümü Üzerindeki Görüşmelerde yaptığım
konuşmadan
BAŞKAN –...
Söz sırası Sayın Kaptan’da. Buyurun efendim.
OSMAN KAPTAN (Antalya) – ...
Sayın arkadaşlarım, gerek iktidar partisindeki milletvekili
arkadaşlarımız gerekse muhalefet partisindeki arkadaşlarımız,
Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun iyi olmadığını açıkça ifade
ettiler. Bu doğru; Türkiye, hakikaten, dünyada, hak etmediği bir
yerde; ekonomi olarak hak etmediği bir yerde, dışpolitika olarak hak
etmediği bir yerde. Biz, iktidarıyla muhalefetiyle, Türkiye’yi hak
ettiği noktaya taşımak görevinde olan insanlarız; milletin
vekilleriyiz. Bu noktadan konuya bakmamız gerekiyor.
Bütün krizlere karşın, bütün sorunlara karşın, Türkiye’nin belli
olanakları da var. Türkiye, dünyanın 20 nci, Avrupa’nın da 6 ncı
büyük ekonomisine sahip. Kim ne derse desin... Avantajları var,
dezavantajları var. Evet, Türkiye’de büyük bir işsizlik sorunu var;
ama, bunun yanı sıra, 16 000 000 genç nüfus da var; üretime hazır
bir üretim faktörü; kullanılabilirse... Kişi başına millî gelirimiz
düşük; ancak, doymamış, büyük bir pazar potansiyelimiz olduğu da
kesin. Bu olanakları harekete geçirmede bütçeyi bir araç olarak
kullanmak da bir vizyon işi; bu hükümetin işi.
Sayın arkadaşlarım, yani, Türkiye’nin doğal kaynakları var, insan
kaynağı var, genç insan kaynağı var, büyük bir pazar olanağı var;
ama, yıllarca, işin ehlî olmayan yönetimlerin elinde bu durumlara
gelmiş; yani, bizim helva yapacak unumuz var, şekerimiz var, yağımız
var; fakat, helva yapamamışız. Bizim derdimiz, şimdi, helva yapmak
ve helvayı adaletli bir şekilde paylaştırmak.
Arkadaşlarımız anlattı; Türkiye’nin bu hale gelmesinde, özellikle
-ben, arkadaşlarımın anlattığının bir farklı boyutları olarak
bakıyorum konuya- yolsuzluk ve yoksulluk iki temel neden. Dün de bu
konunun altını çizmiştim ve biz; yani, iktidar partisi ve muhalefet
partisi olarak siz ve biz, yolsuzluktan hesap soracağız dedik,
burunlarından fitil fitil getireceğiz, bu paraları geri alacağız ve
yoksulluğu da kaldıracağız dedik; fakirliği fukaralığı ortadan
kaldıracağız dedik. Bu konuda duyarsız olan partiler, biraz önceki
arkadaşımın dediği gibi, geldiler, “biz 4 yıllığına geldik, 5
yıllığına geldik, ilk önce halkımıza bir acı reçeteyi sunalım,
ekonomiyi düze çıkarırız sonunda halkımız bizi anlar” dediler. Ne
yazık ki, onların hiçbirisi şimdi burada yok. Aynı şey sizin de
başınıza gelebilir.
Sayın arkadaşlar, Türkiye’nin bu hale gelmesindeki sorun, …..
Türkiye’de, son 12 yıl içerisinde, 209 milyar dolar faiz ödemişiz.
Bu nedir; biz, faize, Türkiye’nin millî gelirinin üzerinde para
ödemişiz. Borçla borç ödemişiz, faizle faiz ödemişiz.
Sevgili arkadaşlar, Sayın Bakan, …… 1999 seçimlerinde de, biz,
bakanlık sayısının inmesini istemiştik; ancak, sadece bakanlık
sayılarını indirmekle bu tasarruf da sağlanmış olmuyor.
Memurlarımızın emekli keseneğinden yüzde 1 daha fazla kesmekle,
çiftçiye desteği kesmekle, fakirin fukaranın, işçinin, memurun,
işsizin lokmasından bir lokma daha almakla tasarruf olmaz. Sayın
Bakanım, lütfen, bunu düzeltmeniz lazım.
Peki, ne yapacağız o zaman: Sayın arkadaşlar, Türkiye’nin içindeki
sorunlarından çıkışının tek yolu, üretimdir, ihracattır, turizmdir,
yabancı sermayedir ve güvendir; içte ve dışta güvendir. Bir önceki
hükümet bu güveni sağlayamadı. Bizim bu güveni sağlamamız gerekiyor.
Öyleyse, Türkiye şu anda yabancı sermaye açısından çok da cazip
değil. Hele hele savaş arifesinde, oldu olacak, girdi girecek,
tezkere bir- iki derken, Irak olayında, Türkiye yabancıların güvenle
bakıp, yatırım yapacağı bir ülke durumunda değildir. O zaman, ne
kalıyor sayın arkadaşlarım?.. İzninizle bu güven konusunda bir şeyi
daha hatırlatmak istiyorum. Kıbrıs konusunda birtakım görüşler
ortaya çıktı, ver-kurtul anlamında gazetelerde yazılar yazıldı ve
bu konuda hiçbir açıklamada yapılmadı. Dün Sayın Denktaş geldi,
Parlamentoyu kutlamak gerekir -şahsen ben de kutlarım- birlik,
beraberlik içerisinde Kıbrıs politikası konusunda net bir görüşümüz
ortaya kondu. Bu görüş daha önceleri de konabilirdi.
Sayın arkadaşlarım, şimdi, turizm ve ihracat denince, akla Antalya
geliyor. Sayın Zeydan, sabah konuşmalarında Hakkâri’den söz ettiler,
Hakkâri milletvekili olarak, Hakkâri’ye yatırımların
verilmediğinden, ihmal edildiğinden söz ettiler ve de çok önemli bir
şey söylediler “Arkadaşlar, ben bağımsız milletvekiliyim, ben bundan
sonra yine gelirim; ama, siz kendinize bakın, kendinize çeki düzen
verin” anlamında ima ve dokundurmalar yaptı. Doğrudur, katılıyorum.
Sayın arkadaşlar, turizm ve ihracat denince Antalya akla geliyor ve
buradan da Sayın Bakana iki tane paket önereceğim. Bu iki paketin
toplamı da 6 milyar dolar olabilir Sayın Bakanım;
yani, Amerika ile elimizi güçlendirme pazarlıkları falan var ya,
doğru eğri bilmiyorum; ama, üretim, ihracat dendiği zaman Antalya
akla gelir.
Sayın arkadaşlarım, Antalya 120 000 vergi mükellefi ile Türkiye’de 5
inci sırada. 2002 yılında vergi gelirlerindeki yüzde 68 artış oranı
ile Türkiye ortalamasının üzerinde bir artış var. Ama, büyük beş
yıldızlı tatil köylerinin ve otellerinin sahiplerinin çoğu da
İstanbul ve İzmir’de vergilerini veriyorlar; yani, Antalya’da
yatırım yapmışlardır, ama vergilerini diğer illerde verirler. Şimdi,
ihracat ile turizm ile döviz gelirleri arasındaki ilişki,
günümüzdeki en önemli konularından biri olduğu bir gerçektir. Döviz
geliri bakımından, Antalya’nın ve turizm sektörünün katkısı son
derece önemli ve bu önemde hâlâ anlaşılmamakta. 8.5 milyar dolar
döviz geliri sağlayan turizm, 35 milyar dolarlık ihracat içerisinde
8 milyar dolarla birinci sırada. Hazır giyim sektörünün önünde en
fazla döviz kazandıran bir sektörümüz. Dolayısıyla, turizm sektörüne
birinci sektör dersek, bir gerçeğin altını çizmiş oluyoruz. Buna
rağmen turizm hükümetlerce -sadece sizin hükümet değil- hak ettiği
değeri görmemekte, hak ettiği yere yatırımlar verilmemekte. Hatta
Yüksek Planlama Kurulu gibi platformlarda bile temsil edilmemekte.
Şimdi, Türkiye’deki turizm gelirinin yarıdan fazlası Antalya’da
sağlanmakta. Antalya’ya gelen (2002 yılı rakamlarına göre) yaklaşık
5 milyon turistin ortalama konaklama süresi 10.5 gündür. Diğer
illerimize gelen yaklaşık 7 milyon turistin ortalama konaklama
süresi 2.5 veya 3 gündür. Turizm sektöründeki 31 milyar dolara
ulaşan yatırımların üçte ikisine sahip olan Antalya, Akdeniz
Bölgesinde şehirler ile değil, ülkelerle karşılaştırılabilecek bir
kapasiteye sahiptir. Halen 12 aylık kapasitenin yüzde 60’ı
kullanılmaktadır; yani, gerekli önlemler alındığı takdirde, Antalya
turizm sektörü, Türkiye’ye yaklaşık 4 milyar dolar döviz geliri
hatta daha fazlasını kazandırabilecek bir potansiyele sahiptir.
Bunları bir Antalya Milletvekili olarak söylemiyorum. Bu konuda
ciddî çalışmalar var, 2 milyar dolar da narenciye, sebze, meyve,
turfandanın ihracatını yaparsak toplam 6 milyar doları bulmuş
oluyoruz.
Sayın arkadaşlar, kişi başına kamu yatırımı açısından Antalya’ya
baktığımız zaman, İller arasında 28 inci sıraya düşmüştür.
Antalya’nın altyapı yatırım açığının süratle tamamlanması
gerekmektedir. 10 yılda alınan kişi başı kamu yatırımı miktarı
Ankara ve Muğla’da 1 900, İzmir’de 1 400, Bursa, Eskişehir,
Isparta’da 1 100, İstanbul’da 920 dolar iken, dikkatinizi çekerim,
Antalya’da 795 dolar olarak gerçekleşmiştir. Nüfus artış hızında
birinci sıra, nüfus bakımından yedinci, gelir bakımından sekizinci
sırada olan ve turizmde olduğu gibi tarımda da ilk sıralarda olan
Antalya’nın yatırım sıralamasında 28 inci sıraya düşmesi, altın
yumurtlayan tavuğu kesmekten başka bir şey değildir. Bu hem yatırım
önceliği anlamında hem de yerel yönetimlerin yetki kaynak
kullanımları düzeyinde çözümlenmesi gereken bir sorundur.
Sayın arkadaşlar, bir başka şey de, Antalya turizmin başkentidir,
Antalya’ya Türkiye’nin 81 ilinden insanlar gelip yerleşmiş.
Antalya demek küçük Türkiye demek, Antalya’ya yapılan yatırım,
bizzat Türkiye’ye yapılan yatırım olarak bakmamız gerekiyor.
İkinci
öncelikli paket açısından baktığımız zaman; Antalya’nın bu konudaki,
diğer illerle birlikte, turizm kenti olarak özel statüye
kavuşturulmasıdır. Bunun için turizm hizmet birliği modelinin
Antalya’ya uygulanması mümkündür. Bu modelin hukukî alt yapısı
mevcuttur. Aksi halde yerel yönetim reformu kapsamında bir düzenleme
yapılması mümkündür.
Uluslararası turizme hizmet veren kent belediyelerin, 2002 yılı
gelirleri 100 trilyon civarındadır, 4 milyar dolar döviz geliri
yaratan Antalya yerel yönetimlerinin geliri, -ilçelerle birlikte- 80
milyon dolar bile değildir.
Antalya, son 15 yılda, 30 milyon turist ağırlamış ve yaklaşık 20
milyar dolar döviz yaratmıştır. Antalya’nın bu düzeyi hak ettiğine
ve bu takdirde turist sayısının ve gelirinin iki katına rahatlıkla
çıkarabileceğini bilgilerinize arz
ediyorum.
Sayın Zeydan yine burada Hakkâri’yi örnek verdiği zaman; yani,
Türkiye’nin işte böyle gelir yaratan kenti Antalya’ya ilişkin sadece
sağlık açısından bir örnek vermek istiyorum...
BAŞKAN –
Sayın Kaptan, son 2 dakika efendim.
OSMAN KAPTAN (Devamla) –
Türkiye ortalaması açısından, 10 000 kişiye düşen yatak sayısı
açısından, Türkiye ortalaması 23 kişi, Antalya’da 16, yani Türkiye
ortalamasının altındadır. Yatak sayısı açısından 10 000 kişiye 16
yatak düşmekte. Hakkâri’de 7 yatak, bizim bitişiğimizdeki Isparta’da
54 yatak düşmektedir. Tabiî orası Başbakan ve Cumhurbaşkanı
çıkarmıştır. Şimdi, İstanbul’da 33, Ankara’da 37 falan; yani, Sayın
Zeydan merak etmesin, Antalya ile Hakkâri’nin arasında pek bir fark
da yok.
Sayın arkadaşlar, sözlerimi toparlarken, tabiî, bu turizm konusuna
önem verilmesi, ihracata önem verilmesi, özellikle turfanda sebze
açısından ve narenciye acısından Antalya ve Antalya’nın çevresindeki
illerle beraber, Türkiye’nin büyük kaynakları vardır, bunların
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Sayın Bakanım, yolsuzluklara giden paranın geri alınması gerekiyor.
Bu paraları geri alacağız, hukukî düzenlemeleri yapacağız. Efendim,
bu 607 milyar, hani vergi dısı var ya, çok konuşuluyor, çok dikkat
çekiliyor, bu Adalet ve Kalkınma Partisinin adalet anlayışına ters
düşer. Bunun yanı sıra 6 milyar dolara, hani hükümet direkt vermemiş
olabilir, ama hükümet bu devleti idare ediyor, öyleyse onun bilgisi
dahilinde olabilir, bazı bankalara bu türlü destek çıkılması da
yanlıştır.
Bu bütçe, sosyal yönü olmayan, çiftçiyi, fakiri, fukarayı, memuru,
işsizi, emekliyi ihmal eden bir bütçe olduğunu arkadaşlarımız
söyledi, ben de söylüyorum. IMF programına sosyal içerik
kazandıracaktınız, bu da kazandırılmadı, tam IMF’ye teslim olundu.
Hele hele sabah arkadaşlarımızın aktardığı gibi, bu Sayın Bakanın
açış konuşmasını yaptığı kitapçıkta, bu IMF sözcüğünün girmesi onur
kırıcıdır; yani, biz, efendim Vergi Barışı Yasasından 2.4 katrilyon
lira bekliyoruz, IMF bunu 750 trilyon lira kabul ediyor sözünü ben
kabul edemiyorum.
Dış konjonktür çok önemli, yani savaş çok önemli, ihracat için
önemli, Türkiye’deki turizm açısından da önemli. Bu bütçe, olası bir
savaşta alt üst olur, petrol fiyatları altına üstüne gelir ve bu
bütçeyi yapmak yanında, savaşa hayır diyebilmek yürekliliğini,
geçenlerde tezkere oylamasında gösterdik, bundan sonra da devam
etmemiz lazım.
Sayın arkadaşlar, birincisi, Derviş araba devrildikten sonra
getirildi, Arjantin olmayalım diye getirildi. İkincisi
“Sosyaldemokratlar, Cumhuriyet Halk Partililer güzel konuşurlar,
üretim yapmazlar” dendi. Bu söze kesinlikle katılmıyorum. Türkiye’de
değil, dünyada devlet kuran tek parti Cumhuriyet Halk Partisidir ve
Cumhuriyet Halk Partisini de kuran; devletimizin, cumhuriyetimizin
kurucusu Mustafa Kemal Atatürk. Bu örnek, herhalde size yeter.
İkinci örnek, İnönü. 1950’de çok partili hayata ikinci genel
başkanımız zamanında geçildi. Şimdiki, Genel Başkanımız Sayın Deniz
Baykal’ın arkasında yolsuzluk dosyaları yoktur. Yolsuzluklar
karşısında hükümet yıkan tek liderdir, vizyon olarak, misyon olarak
Türkiye’deki performansı ortadadır. Seçimlerde siz de, biz de önce
insan dedik; ama, biz Şeyh Adibali’yi, 1300’lü yıllardaki insanı öne
çıkararak, o insanın her zaman arkasındayız. Siz ise, ekonomide,
kalkınmada insanı odaklaştırmayı, insan odağından hareket etmeyi
ahlakî bir ilke saydığınızı yazdınız, seçim bildirgenizde. Sayın
arkadaşlarım, peki, sizin insan anlayışınızda mı bir değişiklik
oldu, ahlak anlayışınızda mı bir değişiklik oldu? Takdirlerinize
sunarım.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN –
Sayın Kaptan’a teşekkür ediyoruz.
.............../.....