
|
|
|
04.11.2009 TARİHİNDE, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Başkanlığı, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Başkanlığı, Gümrük Müsteşarlığı, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü, Devlet Personel Başkanlığı, 2010 bütçeleri, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülürken yaptığım konuşma, sorduğum sorular ve yanıtları.……… BAŞKAN- İlk söz Sayın Osman Kaptan’ın. Buyurun efendim. OSMAN KAPTAN (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. Sayın bakanlar, değerli milletvekili arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın; hepinize saygılar sunuyorum. Sayın arkadaşlar, 2009 yerel seçimlerinde hepimizin bildiği gibi televizyonların, haber ve tartışma programlarının değişmez konularından biri de Tunceli’de yoksul ailelere dağıtılan beyaz eşya, mobilya ve başka yardımlar baş konuları aldı. Hükûmet ve valilik yetkilileri bu yardımların Anayasa’mızda yer alan sosyal devlet ilkesi uyarınca yapıldığını, seçim yardımı olmadığını ısrarla vurguladılar. Yüksek Seçim Kurulu da aksi yönde karar verdi. Sayın arkadaşlar, sosyal devlet kavramı, 1961 Anayasası’yla siyasi ve ekonomik literatürümüze girmiştir. Dünyada ise 1950’lerde ekonomi ders kitaplarında yer almaya başlamıştır. Bu hesaba göre yarım yüzyılı aşkın bu deyimi kullanıyoruz fakat ne olduğunu da pek tam olarak anlamıyoruz. Sosyal devlet kavramının temelleri Roosevelt ve Churchill arasındaki ünlü Atlantik bildirgesine kadar uzanıyor. Daha sonra savaşın son dönemlerinde Roosevelt’in ilan ettiği dört hürriyeti içeren konuşmada daha bir öne çıkan, bu hâliyle özgürlüklerden sayılan, korkudan, endişeden uzak durma diye tanımlanan hürriyet, işsizlik ve yaşlılık ve buna benzer güvenceleri işaret etmektedir. Soğuk savaş döneminde “demokrasi cephesi” diye adlandırılan ABD, İngiltere ekseni çevresinde odaklaşan kapitalist ülkelerin, sosyalist ülkelerin toplumcu uygulamalarına karşın öne çıkardıkları kavram olan sosyal devlet zamanla geliştirilememiş, sadece sosyal güvenliğe bağlanmıştır. Bu da neoliberal politikaların ekonominin yaygınlaşmasıyla metalaşmıştır. 1940-50’li yıllarda savaşın yıkımını onarmak talebini artırmak yönünde başta ABD olmak üzere diğer ülkeleri kapsayan temelde Keynes’çi sayabileceğimiz uygulamalara geçilmiştir. Bunların bir bölümünde ABD kaynaklı hibe ya da uzun vadeli borçlanmaya dayanan yardım fonları etkili olmuştur. Savaşın hemen sonrasında yaşama geçen Marshall Planı bunların en önde gelenidir. Türkiye bu planın önerileri çerçevesinde tarımın mekanizasyonu ve kara yolu ağının genişletilmesi doğrultusunda destek görmüş, hazır olan sanayileşme ağırlıklı iki planı da rafa kaldırmıştır. Aynı bağlamda ekonomik kuramında büyüme ağırlıklı modeller gündeme gelmiş, refah devleti diye bir hedef oluşturulmuştur. Ne var ki bu modellerin hepsi tüketimi kamçılayan işlevlere sahipti. Bir ütopya olarak sanki ortaya çıkıyordu. Refah devleti ortaya gerçeğince çıkamamıştı. Buna karşın tüketim toplumu gerçekleşme yönünden yol almış, refah tüketime bağlı bir değişkene dönüşmüştü. 1970’li yıllarda kâr oranları düşen sermaye neoliberal ekonomi politikalarıyla kendini yeniden büyüterek üretme yoluna gitmiştir. Eskiden devletin sosyal sorumluluk taşıdığı tüm alanlar piyasaya bağlanmış ve metalaştırılmıştır. Özelleştirme siyasetiyle kamunun iktisadi gücü iyice zayıflatılmış, tüketimin vergilendirilmesine dayanan bir maliye politikası gündeme gelmiştir. Bu konumda devlet istese bile topluma hizmet götürme gücüne yeterince sahip olamama durumuna düşmüştür. Neoliberal politikanın Türkiye ayağını o tarihlerde temsil eden rahmetli Turgut Özal bu nedenle “Sosyal devlet ölmüştür.” demek cesaretini göstermiştir. 1980’den sonra zaten içi doldurulamamış olan kavramın, sosyal devlet kavramının yerini sosyal yardımlaşma fonlarına bırakmıştır. Vakıflar, dernekler ve başka kurumlar bu işe soyundurulmuştur. Osmanlı döneminin her camiye bağlı imarethaneleri yeniden modern yardım vizyonu olarak devreye girmiştir. 70 milyonu aşkın nüfusumuzun neredeyse yüzde 75’i açlık ve yoksulluk sınırında yaşayan ülkemizde ianeye dayanan bir sosyal hizmet ve yardım anlayışı ihtiyaca, seçim kampanyası gibi kısa sürelerde bile zor cevap verebilir. Bu yardımın adına sosyal devletin gereği olduğunu savunmak ise gülünç ve bir bakıma kolaycılıktır. Ancak “Bu yardımlar yapılmasın, bu yardımlar verilmesin.” demek de yanlıştır. Bu yardımlar “Oy verirsen veririm, vermezsen vermem.” demek de yanlıştır. Bu yardımları “AKP’li olursan veririm.” demek de yanlıştır, bu yardımların devlet eliyle değil AKP eliyle dağıtılması da yanlıştır. Bu yardımın daha yardıma muhtaç olan insanların çok iyi belirlenerek yapılması da yararlı olur. Sayın arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki insan haklarına ilişkin komisyon sadece işkence ve başka baskılar konusunda ilgilenen bir komisyon hâline dönüştürülmüştür. Bu, doğrudur. Velakin insanın sahip olması gereken haklardan sadece birine ilişkindir. İnsanın dünyaya gelmesiyle birlikte sahip olması gereken birçok hakları vardır. Bunların başında da örneğin çalışma hakkı, eğitim ve kültürel gelişme hakkı, doğumdan ölüme sağlık hakkı, yani yaşama hakkı, sağlıklı yaşam düzeyine sahip mekân hakkı, huzur ve güven içinde yaşlılığını geçireceği ortam hakkı. İşte, bunlar ve bunlara ekleyebileceğimiz diğer haklar aslında olmazsa olmaz toplumsal haklarımızdır. Bu hakları sağlamak da devletin görevidir. Devlet bu hakları yerine getirdiği zaman da zaten bu yardımları yapma durumundan Hükûmet de bir bakıma kurtulacaktır. Sayın arkadaşlar, bu bağlamda Devlet Bakanı Sayın Hayati Yazıcı’nın sunuş konuşmasında -yanlış anlamadıysam- “Kimsesizlerin kimsesi olan Hükûmetimiz…” Doğru değil mi Sayın Bakan? DEVLET BAKANI HAYATİ YAZICI (İstanbul) – Doğrudur. OSMAN KAPTAN (Devamla) – Evet. …demesi yanlıştır. Doğrusu kimsesizlerin kimsesi cumhuriyettir, doğrusu kimsesizlerin kimsesi devlettir, doğrusu kimsesizlerin kimsesi kalıcı olan Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Hükûmetler geçicidir, hele AKP de gidicidir Sayın Bakanım. Sayın Başkanım, süre var mı Orta Doğu Amme İdaresi hakkında… BAŞKAN – Var. DEVLET BAKANI HAYATİ YAZICI (İstanbul) – Herkes için geçerli… OSMAN KAPTAN (Devamla) - Sayın arkadaşlar, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü konusunda da birkaç şey söylemek istiyorum. Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünün kamu yönetimi uygulama ve kuramındaki elli yedi yıllık birikimi yeni koşullara uyarlayarak kullanmak, planın hedeflerinin ana mantığını oluşturmasına rağmen bugüne kadar Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü gereğini yapmaya çalışmıştır. Geçmişte 1960’lardan beri uygulanılan o merkezî yönetimin ve taşra yönetiminin yeniden yapılandırma projelerinde etkin görevler almıştır Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü. Bilindiği gibi Mehtap ve Kaya projelerini hazırlamıştır. Onların Türkiye’de uygulanmasında büyük katkıları olmuştur. Son zamanlarda da özellikle bu Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresinin yüksek lisans programının Avrupa Kamu Yönetimi Akreditasyon Birimine yapılan başvuruyla 2 Eylül 2009 tarihinden sonra 2016 yılına kadar yüksek lisans diplomaları akredite edilecektir. Bu, Türkiye için önemli bir olaydır, önemli bir gelişme olduğu kanısındayım. Yine, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünün çıkardığı bir Amme İdaresi dergisi var. Bu dergi de 1 Mart 2007 tarihinden bu yana dünyaca kabul gören dergiler statüsü içerisindedir. Bu da önemlidir. Buradan şunu da söylemek istiyorum: Eskiden Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünün ismi basında çok sıkça yer alırdı ama son zamanlarda, sayın bakanlar, yeterince hak ettiği yerde göremiyoruz. Bunun nedeni, yeniden yapılandırma çalışmaları yaparken Hükûmet Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresine ihtiyaç yoksa… (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) OSMAN KAPTAN (Devamla) - …kendi çalışmasında bu bilimsel çalışmalara ihtiyaç mı duymuyor? O konuda bir açıklama yapılırsa daha iyi olur çünkü Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresinin hakikaten geçmişten beri önemli bir işlevi vardır, yararlanılması da gerekir. Daha bunun etkinliği de artırılması gerektiği kanısındayım. Teşekkür ederim. BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Kaptan. SORULAR VE CEVAPLAR OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, teşekkür ederim. Ben Sayın Yazıcı’ya sormak istiyorum bir soru: 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi kamu kurum ve kuruluşlarında dolu kadroların yüzde 3’ü oranında özürlü personel çalıştırmakla yükümlü olduğunu hepimiz biliyoruz. Buna göre, kamu kurum ve kuruluşlarında zorunlu çalıştırmak zorunda oldukları özürlü memur sayısının 48.549 olduğunu Sayın Bakanın konuşma metninden öğrendik. Buna karşılık kamu kurum ve kuruluşlarında özürlü çalıştırılan 10.357 özürlü vatandaşımız var. Sorum burada şudur: Neden 38.192 özürlü kadrosu boş tutuluyor? İkinci sorum: Sayın Başbakan Yardımcımız Sayın Çiçek’e. Sayın Bakanım, bir işin maliyetinin 5 katı, yani yüzde 500 kârlı yapılan bir iş yok. Ama bunda bir yanlışlık mı var, basına yanlış mı yazıldı, bu konuda bir açıklama yaparsanız biz de rahatlarız. Şimdi, Bakan Bey’in damadına ihalesiz… Ben ihalesiz bölümünün üzerinde durmuyorum da, çünkü bu ihalesizin üzerinde durmuyorum dediğim şöyle: Beş tane firma giriyor, hani Türkiye’de nerede girerse onlar anlaşabiliyor. Yani bu konunun üzerinde durmuyorum, kendi içinde birine verebiliyorlar ama burada damada dönüyor, 1,8 milyon liralık işi taşerona damat devretti, 1,5 milyon lira kazandı. Yani 300 bin liraya yaptırdı, 1,5 kâr etti diye basında bir haber çıktı. Bunun konusunda bir açıklama yaparsanız bizi rahatlatırsınız, teşekkür ederim. BAŞKAN – Biz teşekkür ederiz Kaptan. …………. DEVLET BAKANI HAYATİ YAZICI (Devamla) – Toparlayacağım. Son sorulardan… Soru olarak yöneltilen sorular vardı daha doğrusu. Onu söyleyeyim. Mesela, Osman Kaptan Bey “657 sayılı Yasa’ya göre yüzde 3 oranında özürlü çalıştırılmasıyla gerekirken neden 38 bin kadro boş duruyor?” diyor. Tabii ki böyle bir düzenleme var ama bu düzenlemenin bir yaptırımı yok yasada. İş Kanunu’nda yaptırım var. Yani özürlü ve hükümlü çalıştırmazsanız yaptırımı var. Ama kamuda bu şekilde özürlü çalıştırma düzenlemesi var ama çalıştırmamanın bir yaptırımı yok. Bir sebep bu. İkinci bir sebep de, yine konuşmamda arz ettim. Türkiye’de en çok personel istihdam eden bakanlıklardan bir tanesi Millî Eğitim. Ondan sonra İçişleri Bakanlığı. Bunlar örnek olarak aklıma geliyor. Sağlık Bakanlığı geliyor. Özürlü vatandaşların öğretmenlik yapıp yapamayacağı, öğretmenlik yapmak üzere okullara gidip gidemeyeceği gibi sorunlar var. Yine, özürlü vatandaşların güvenlik hizmeti yapıp yapamayacağı gibi sorunlar var. O kadar insanı alıp da orada hizmetli olarak da istihdam edemezsiniz. İnşallah, bu sorunları da, personel tanımıyla ilgili çalışmalarımız çerçevesinde çözmeye çalışacağız DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI CEMİL ÇİÇEK (Devamla) – ….. Şimdi, bunlardan sonra sözüm bitmek üzere. Sayın Kaptan, sorduğunuz için çok teşekkür ederim. O haber çıktığı zaman ben Türkiye’de değildim. Bir görev sebebiyle uzun süre dışarıda olduğum için şimdi açıklamak durumundayım. Birincisi: Evvela, bir hukuk devletinde, yasaların olduğu bir devlette -ki yasa çıkarıyoruz- hepimizin görevi -ister sade vatandaş ister unvanlı vatandaş- yasalara uymaktır. Kim yasaya uymuyorsa, işte şu ayrıcalıklar da kalkarsa, o zaman bu iş daha yoluna girecektir ama dokunulmazlığı yoksa bir insanın, ayrıcalığı yoksa bu işleri soruşturmak da, bu işleri neticelendirmek de çok kolay olacak. Ama iş yasalara uygun yapılıyorsa o takdirde de söylenecek çok fazla bir şey yok, bir genel kuralı söyleyeceğim evvela. İkincisi: Bu ihalenin yapılışıyla ilgili. TOKİ meskûn yerde bir ihale açıyor. Bu ihaleyi bildiğim kadarıyla -çünkü onlar bir bilgi notu gönderdiler ilgili yere, yazdı, yazmadı onu da bilemedim- “Ön-Ba” diye bir şirket alıyor. Bu şirket işi belli bir yere kadar getiriyor, sonra işleri iyi gitmiyor, sebebini bilemem. İdarenin işler iyi gitmeyince -İhale Kanunu’nu bilenler bakımından- yapacağı iki şey var: Ya işi tasfiye edecek ya da geri kalan kısmı o çerçevede, taahhüt edilen çerçevede kaça anahtar teslimi yapacaksa onun nam ve hesabına yaptırmaktır. İhaleyi alan bu şirket belli bir yere kadar yapmış. Bu andan itibaren tasfiye edilmesi söz konusu olduğunda tasfiyesi uzun zaman alacağı için -mahkemeler, vesaireler- kişi demiş ki “Bundan sonraki kısmını -teminatı da var- benim nam ve hesabıma siz yaptırın.” Dolayısıyla yeni bir ihale yapılmıyor, yapılan iş onun nam ve hesabına teklif alınarak yapılıyor. İkincisi de budur. Üçüncüsü: Suç ve ceza şahsi. Kendi hayatım bakımından demin Allah’tan temennimi söyledim. İnsanların onuru… Kendi hesabıma söylüyorum: Benim şerefim, benim evlatlarımdan ve yakınlarımdan önce gelir çünkü benim evlatlarıma, yakınlarıma bırakacağım temiz bir geçmiştir, dürüst bir geçmiştir eğer buna leke getirecek en ufak bir şey varsa ben gereğini yapmaya hazırım. Şimdi bu konuyu siz gündeme getirdiniz. Hangi denetim usulünü istiyorsanız… Hangi denetim? İyi niyetle sordunuz da ben sadece teminat vermek adına söylüyorum, istiyorsanız hemen şimdi buradan çıktıktan sonra… Çünkü bu kişilerin dokunulmazlığı filan yok; ne genel müdür, ne müsteşar, ne bakan, ne milletvekili… Düz vatandaş… Zaten konu basında intikal edince bir kanunsuzluk varsa savcıların harekete geçmesi gerekir, geçmedilerse ihbar ediyorum. Eğer bütün bunlara rağmen diyorsak ki… Hemen sizinle beraber şimdi buradan çıkalım, Ankara Savcılığına gidelim -dilekçeyi de ben yapıyorum- kim haksızlık yaptıysa, kim hukuksuzluk yaptıysa, kim namussuzluk yaptıysa bunun hesabını yargıya versin. Sonuna kadar sizinle beraberim. Hangi yöntemle bu işin ortaya çıkması isteniyorsa ben bunun hepsinde varım; içinde olurum, önünde olurum, arkasında olurum çünkü bir siyasetçinin bunun ötesinde verebileceği başkaca bir teminat da yoktur. Suç ve ceza şahsidir; ben ayrıyım, onlar ayrıdır. Reşittir, dokunulmazlığı da yoktur. Savcı istiyorsa savcı harekete geçsin, başkası istiyorsa başkası harekete geçsin. Bu konuşmamı ihbar kabul etsinler. Yazılı da isteniyorsa -dediğim gibi- hemen şimdi bu konuşmadan sonra beraber Ankara Savcılığına gidip gerekli ihbarı yapmaya da hazırım. Bu düşüncelerle katkılarınız için hepinize çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.
|