ANA SAYFAÖZGEÇMİŞTBMM ÇALIŞMALARISEÇİM BÖLGESİBASINDAN SEÇMELERRÖPORTAJ

09.11.2009 TARİHİNDE, ADALET BAKANLIĞI, Ceza ve İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İş. Yurtları Kurumu, Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığı, ANAYASA MAHKEMESİ, YARGITAY,  DANIŞTAY, TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI, Tarım Reformu Genel Müdürlüğü 2010 bütçeleri TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülürken yaptığım konuşma, sorduğum sorular ve yanıtları.………….

BAŞKAN – Sayın Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyeleri, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlarım.

Sayın arkadaşlar, dünyanın temeli olan adalet, hukuku yaşama geçirmeye çalışan yargı organlarının ulus adına kullandıkları yetkilerle sağlanıyor. Anayasa’ya göre devletimiz laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir. Hâkim bağımsızlığı ve hâkim teminatı, hukuk devleti olmanın olmazsa olmaz koşuludur. Bağımsız ve tarafsız yargı, sosyal barışın, güven ve huzurun güvencesi olduğu kadar da devletin de varlık nedenidir.

Sayın arkadaşlarım, benden önceki arkadaşlar, bu şehitlere “kelle” dediğinden ötürü Sayın Başbakanın üç kuruşluk tazminat davası ve kayıp trilyonla ilgili Sincan Hâkimi konusunu dile getirmişlerdi. Onların üzerinde durmayacağım.

Ancak, sayın arkadaşlar, bir ülkede yargıçlar, verdikleri karardan dolayı siyasal iktidar tarafından cezalandırılacakları kaygısını taşırlarsa yargı bağımsızlığı ve bunun yanında birlikte hukuk devleti de tehlikede demektir. Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk “Bir tutamcık siyaset yargıya karışırsa virüse dönüşür, yargı hastalanır, kirli adalet salgılar.” diyor.

Evet değerli arkadaşlarım, ülkemizde maalesef siyaset yargıya karışmıştır, yargı hastalanmıştır, ülkemizde hukuka, adalete güven sarsılmıştır. Adalet Bakanlığı, adaletin değil adaletsizliğin bakanlığı hâline dönüşmüştür. “Gerçek suçlu kurtulabilir, gerçek suçsuz da tutuklanabilir.” görüşü yaygınlık kazanmaktadır. Siyasal iktidar, yandaş medyanın yanında yandaş bürokrasi, yandaş sermaye, onun yanında da yandaş yargıya dönüştürülmek istenmektedir. Yeni yargı reformu ve yeni Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu çalışmaları buna örnektir. Siyasal iktidar, AKP’ye karşı olanlara karşı gelenlere hukuku bir baskı aracı olarak, bir susturma aracı, bir yıldırma aracı, bir terbiye aracı olarak kullanmak istemektedir. Siyasal iktidar, siyaseti hukuka uydurmak yerine hukuku siyasete uydurmaya çalışmaktadır, adaleti siyasallaştırmaya çalışmaktadır.

Sayın milletvekilleri, Türkiye’de insanları dinlemek için kurum kuruluyor. Dinlenen kişinin konuştuğu öteki kişi de dinleniyor. Öteki kişi için özel yaşam, hak, hukuk, adalet, yargı kararı diyen yok. Başbakanın bile kendi kurduğu sistemden kendi telefonu dinlenir hâle gelmiştir.

Sayın arkadaşlar, Türkiye, bireyin özel yaşamını koruma konusunda duyarsız hâle gelmiştir. Bu konuda Türkiye, 1985’te yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Bireylerin Kişisel Bilgilerinin Otomatik İşlem Görmesine Karşı Korunması Sözleşmesi’ne de taraf olmamıştır, imzalamamıştır. Avrupa Konseyinin 47 üyesi devletten 41 tanesi taraf olmuştur, imzalamıştır, 6 tanesi taraf değildir. Bu 6 tanesinin içinde, Ermenistan, Azerbaycan, Rusya, San Marino, Ukrayna ve Türkiye bulunmaktadır. Türkiye bu sözleşmeye imza atmış, taraf olmuş olsaydı, bu konudaki şikâyetler belki de azalacaktı.

Sayın Başkan, Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyeleri; Türkiye'nin insan hakları karnesi de zayıftır, iyi değildir. Türkiye’de devlet insan haklarına ne ölçüde saygılı? İnsan hakları konusundaki temel sorunlara, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına ve Avrupa Komisyonu İzleme Raporu’na baktığımızda, Türkiye'nin 1 Ocak 2009 itibarıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde 11.100 dosyası bulunmaktadır. 2008 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye ile ilgili 1.857 ihlal kararı vermiştir. Türkiye, bu kararlarında birinci sıradadır, Rusya ikinci sıradadır. Türkiye, verilen kararlarda, 114 kere yetkili soruşturma yapmadığı için,yaşam hakkını ihlal etmekten, 19 kere işkenceden, 329 kere bireyin özgürlüğünü sınırlamaktan, 513 dava adil yargılama yapmadığından, 240 dava dava süresinin uzunluğu gibi davalardan Türkiye 5,2 milyon euro tazminat ödemiştir. Bu durumda Ergenekon davasından önümüzdeki günlerde olası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidecek olan kişiler bu davaları kazanacak ve Türkiye de tabiri caizse deve yüküyle tazminat ödemeye mahkûm edilecektir. AB İlerleme Raporu’na baktığımızda da Adli Tıbbın bağımsız olmamasını eleştirmektedir.

Sayın arkadaşlar, AKP bu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına ve Avrupa Birliği İlerleme Raporlarına bakmıyor. İşine geldiği zaman da AB’ye uyum için yapıyoruz diyorlar. AKP, kendi ilerleme raporuna bakıyor. Bağımsız ve yansız bir yargı oluşturmak yerine kendi politik görüşleri doğrultusunda kararlar verecek, hukuka aykırı kararların önünü açacak siyasallaşmış bir yargı organının yapılanması için çalışmaktadır.

Sayın arkadaşlarım, eğer Sayın Başbakan Ergenekon davası öncesinde “Bir savcı arıyoruz” derse, eğer Sayın Başbakan “Bu davanın savcısı benim” derse, Ergenekon davası siyasal bir dava değildir demek imkânı var mıdır?

Sayın arkadaşlar, siyasal iktidar hukuku da adaleti de AKP’lileştirmiştir. AKP, adaletin genetiğini değiştirmiş, hukuku GDO’lu hâle getirmiştir. Silivri’de ayrı adalet, Habur’da ayrı adalet; Silivri’de dalga dalga gelen ucu açık bir dava, on sekiz ay, yirmi sekiz aydır ifadesi bile alınmayan profesörler, bilim adamları, gazeteciler ve rektörler hapiste tutulurken, Habur’da hâkim, savcı, Kandil’den gelenlerin ayağına gidiyor, jet hızıyla, yıldırım hızıyla salıveriliyor. Ergenekon’dan cezaevindeyken ölen Kuddusi Okkır’ın eşi ne diyor biliyor musunuz bakın: “Eşim terörist olsaydı, bugün yaşıyor olurdu.” diyor.

Sayın arkadaşlarım, işte, AKP’nin adaleti bu. Ergenekon davasında kaçma ihtimali olmayan saygın kişiler bile gece yarısı evlerinden toplanırken Atatürk’ün nutku, Suna Kan’ın konser biletleri bile toplanıp götürülüyor. Sayın Bakan, bunlar hangi suçun kanıtlarıdır? Deniz Feneri’nde ise bir yıl sonra izzeti ikramla arama yapılıyor. Habur’da ise devlet terör örgütünün ayağına gidiyor, hâkim ayağa gidiyor. Silivri’deki hukukla Habur’daki hukuk aynı hukuk değil mi? Aynı hukuksa Silivri’de örgüt üyesi oldukları kesinleşmemişler içeride tutulurken Habur’da örgüt üyesi oldukları dünyaca kabul edilen Kandil’den gelenler yıldırım hızıyla niye salınıveriyor? Aynı hukuksa bu nasıl oluyor da Silivri’de Mehmet Haberal, Mustafa Balbay içeride, Habur’da Kandil’den gelenler dışarıda oluyor?

Sayın arkadaşlarım, işte bu, AKP’nin hukuku; işte bu, AKP’nin adaleti; işte bu, Ali Dibo adaleti.

Sayın Bakan, bu Ali Dibo’yu biz söylemedik, sizin partiden attığınız milletvekili çıkarmıştı.

Sayın Bakan, Hatay’da ihale dağıttığınız gibi adalet dağıtamazsınız, bunu siz de biliyorsunuz. Adaletsiz Adalet Bakanı olarak…

MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Öyle bir şey yok, öyle bir şey yok!

SEDAT KIZILCIKLI (Bursa) – Onunla ilgili mahkeme kararları var.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Adaletsiz Adalet Bakanı olarak tarihe geçeceksiniz.

SEDAT KIZILCIKLI (Bursa) – Mahkeme kararlarını da yok sayamazsınız.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın milletvekilleri, olmayan adaletin bütçesi mi olur?

Hepinize saygılar sunarım.

Sayın Başkan, 2 tane sorum var, hemen o sorularımı sorayım.

Efendim, Antalya Barosu gönderiyor bunu. Diyorlar ki burada, Antalya’da, bu Adliye Mahkemesinin yargı çevresi Konya’ya bağlanılmış. Konya’ya bağlandığı için Burdur, Isparta, Afyon da Konya’ya bağlanmış. Bu iller bize daha yakındır, Antalya’da Bölge Adliye Mahkemesinin kurulmasını istiyor Antalya Barosu ve yine Antalya Barosu, Adliyemiz yeni binanın hemen kenarında bir arsa vardır, bu ilerideki Antalya Adliyesinin kapasitesi dikkate alınırsa bu arsanın şimdiden adliye rezerv alanı olarak dikkate alınarak adliyeye alınmasını öneriyorlar.

Teşekkür ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz. ……..

 İKİNCİ OTURUMDA YAPTIĞIM KONUŞMA

……

BAŞKAN – Sayın Osman Kaptan, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın; hepinize iyi akşamlar diliyorum ve saygılar sunuyorum.

AKP İktidarında tarım nereden nereye geldi? 2002-2009 döneminde temel tarımsal ürünlerde büyük üretim kayıpları yaşanmıştır. TÜİK’in açıkladığı rakamlara göre son yedi yılda buğday üretimindeki yüzde 5,2’lik artışa karşın arpada yüzde 13,3, kırmızı mercimekte yüzde 31,6, nohutta yüzde 11,5 ve kuru fasulyede yüzde 36,8 oranında azalma olmuştur. Sanayi bitkilerinden şeker pancarı üretimi binde 7, pamuk üretimi yüzde 25,9, tütün üretimi ise yüzde 44,4 oranında gerilemiştir. Patates üretimi yüzde 21, 2 oranında, soğan yüzde 9,3 oranında, kavun, karpuz üretimi ise yüzde 13,8 oranında düşmüştür.

Domates üretimi ise yüzde 15,6 oranında artmasına karşın fiyatı Antalya-Demre’de 4 Kasım 2002’de 43 kuruşmuş, 4 Kasım 2009’da 35 kuruş yani yedi yılda domatesin fiyatında bir değişiklik olmamış.

İstihdama bakınca… 2002-2008 döneminde tarım istihdamı yüzde 32,8 oranında azalmıştır. Tarım sektörünün toplam istihdam içindeki payı da yüzde 34,9’dan yüzde 26,9’a gerilemiştir.

Dış ticaret açısından baktığımızda TÜİK verilerine göre 2008 yılında 2002’ye göre tarımsal ihracat yüzde 124 artarken ithalat yüzde 275 artmıştır. AKP İktidarı döneminde 2005 ve 2006 yılları dışında tarım ürünleri dış ticareti sürekli açık vermiştir.

Sayın arkadaşlarım, bu genel ifadelerden sonra ben Antalya’ya ilişkin bazı rakamlar vereceğim. Türkiye’nin örtü altı yetiştiriciliğinin yaklaşık yüzde 6’sı Antalya’da yetiştirilmektedir. Türkiye kesme çiçek üretiminin de yaklaşık yüzde 40’ı yine Antalya’da üretilmektedir.

Antalya’da tarım sektörünün toplam istihdamdaki payı yüzde 35 olup tarım sektöründe aktif sigortalı sayısı 50 bindir.

Yine Antalya’da Türkiye’nin turizm başkenti Antalya olduğu gibi seracılığın başkenti de Antalya’dır. Örtü altı üretiminin yüzde 52’si Antalya’da gerçekleştirilmektedir. Yine Türkiye domates üretiminin yüzde 16’sı Antalya’da üretilmektedir.

Şimdi, 2002 öncesinde yüzde 10 yıllık büyüme hızına sahip seracılık sektörünün yıllık büyüme hızı yüzde 3’lere düşmüştür. Bu düşüşte belli bir doygunluk noktasına gelinmesinin yanı sıra gıda güvenliğine yönelik önlemlerin yeterince alınmaması nedeniyle bir düşüş olmuştur. İhracatta yaşanan sıkıntılar, artan girdi fiyatlarındaki yükselmeler ürün fiyatlarının yerinde sayması bunda önemli rol oynamıştır.

Sebzenin hal fiyatlarıyla market fiyatları arasında 3 kat fark vardır. Üreticiden çok aracının kazandığı bu yapıda temel etmen üreticinin yeterince örgütlü olmayışıdır. 2006 yılında çıkarılan Üretici Birlikleri Yasası tarım yapısına uygun hazırlanmadığı için kurulan üretici birlikleri işlevsel olamamıştır. Antalya’da 7’si seracılık alanında olmak üzere kurulan 31 üretici birliği kâğıt üzerinde kalmıştır. Ortaklarına ucuz girdi temin edemeyen ve danışmanlık hizmetleri veremeyen ve ortaklarının ürünlerini pazarlama yetkisi olmayan birlikler iktidarın bir bakıma şov aracı olmaktan öteye gidememiştir.

Sayın arkadaşlar, gübrede yüzde 90 dışa bağımlı olan ülkemizde döviz fiyatlarındaki değişim ve dünya gübre fiyatlarındaki arz ve talep Türkiye’de 2008 yılındaki gübre fiyatlarının 3 kat artmasına neden olmuştur. 2009 yılında fiyatlar kısmen düşse de 2007’nin 2 katından fazladır. Bu durum üreticinin kullandığı gübre miktarını kısmaya, bunun sonucunda verim düşüklüğüne neden olmuştur. Üreticinin yeterince gübre kullanabilmesi için gübre fiyatları mutlaka istikrarlı bir duruma getirilmelidir. Bunun için de piyasanın tümüyle özel sektöre devrinden vazgeçilerek sübvanse yapılmalıdır.

Sayın arkadaşlar, toptancı hal fiyatları yine sera ürünlerinin yüzde 90’ını oluşturan üç temel sebzede, domates, biber ve hıyarda 2007, 2008 ve 2009 fiyatlarının hemen hemen hiç değişmediği ortaya konmaktadır. Girdi fiyatları sürekli artarken ürün fiyatlarının değişmemesi üreticiyi daha ucuz girdi kullanmaya itmektedir. Bu durum da verim ve kalite kayıplarının yanı sıra çevre kirliliğini de beraberinde getirmektedir.

Hal ve üretici fiyatları, biraz önce söyledim, üretim fiyatının 3-4 katı pazarlarda ve marketlerde yükselmektedir. Üreticinin elinden 1 liraya çıkan ürün tüketiciye 3-4 liraya ulaşmaktadır.

İlaç kalıntıları konusunda… Yine Antalya’da bu sıkıntılar malum. Rusya’ya olan ihracatta kalıntı vardır konularında hemen sıkıntılar ortaya çıkmaktadır.

Narenciyede yine Antalya önemlidir.

Son zamanlarda nar fiyatlarında bir artış vardır. Narenciye para etmediği için, yerinde saydığı için insanlar bu nar bahçelerini kökleyip sera yapmaktalar veyahut da nar üretmeye başlamışlardır.

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Narenciyenin “enciye”sini atıyor “nar”ı kalıyor.

OSMAN KAPTAN (Devamla)–  Evet.

Arkadaşlar, yine Antalya’daki hayvancılıkta hayvancılık sektörü son yirmi yılın en kötü günlerini yaşamakta olup elektriği geçen yıla göre yüzde 60, yemi yüzde 30 daha pahalı alınmaktadır.

AB ülkelerinde Avrupalı üreticilerin süt fiyatlarındaki hızlı düşüşe karşı ayaklandıran Avrupa üreticileri 1 kilo süt satarak 1,5 kilogram yem alabilmektedir. Türkiye’de ise 1 litre süt karşılığında 1 kilo yem almak bile mümkün değildir. Antalya’da süt fiyatlarında son yıllarda ciddi anlamda bir geriye gidiş söz konusudur. 2007 yılında 70 kuruşa satılan 1 kilogram süt 2008 yılında 45-50 kuruştan satılmış, 2009 yılı başında ise 40 kuruştan alıcı bulmuştur. Bu fiyatlarla son durumları karşılaştırdığımız zaman hayvancılar da, sütçüler de, etçiler de hayatından memnun değillerdir.

Bir de arkadaşlar, tohum, fide sektörü vardır. Türkiye’de özellikle sebze üretiminde kullanılan tohumun yüzde 80’i yurt dışından getirilmektedir. 100 milyon dolarlık tohum ithalatı yapan firmaların büyük bölümü Antalya’dadır. Son yıllarda hazır fide kullanımı giderek artmış ve tohum artık üreticiye fide şeklinde satılmaya başlanmıştır. Türkiye’de mevcut 60’a yakın fide kuruluşunun 41 tanesi Antalya’dadır. Bu fide şirketleri imalat yapılan yerlerdir. Bu nedenle KOBİ kapsamına alınmalıdır. Fide işletmelerinde enerji desteği, düşük faizli kredi desteği, fuar katılım desteği, çalışanların eğitim desteği gibi destekler de verilmelidir.

Sayın arkadaşlar…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kaptan, tamamlayabilirseniz…

OSMAN KAPTAN (Devamla) - …gübrede ilaç sektörümüzün, bu gübrenin KDV’si yüzde 8’e indirilmelidir. Bu yüksektir. Bu konuda özellikle ilaçların kullanımında tarım ilacının yüzde 10’u kaçak yollarla gelen sahte ilaçlardır. Bunu da kısaca söyleyerek geçmek istiyorum.

Ve son olarak bir mektubu okumak istiyorum.

Sayın Bakan, size yazmıyor çiftçi vatandaşımız, Sayın Başbakana yazıyor. Diyor ki: “Sayın Başbakanım, ne olacak bu çiftçinin hâli? Elmamızı satamıyoruz, elimizde kaldı. 80 milyona 20, 20 gübre aldık, buğday, arpa elimizde kaldı, 3,5 milyona alan yok. Çiftçilerin hepsi banka borcunu ödeyemedi. ‘Düşük faizli kredi veriyoruz’ diyorsunuz, mahsulümüz para etmiyor, ödeyemiyoruz. ‘Her yıl çiftçi traktör alıyor’ diyorsunuz. Hiç sordunuz mu çiftçiye elindeki traktörü satıyor da niye satıyor? Borç ödemek için satıyor. Tekrar yeni traktörü de veresiye alıyor. Gırtlağına kadar yine borca giriyor. Malımız para etmez ise biz borcu nasıl ödeyeceğiz? Sayın Başbakanım, bu çiftçinin durumuna vicdanınız rahat ediyor mu?” demiş Ramazan Göktekin, Antalya Elmalı’dan.

Sayın Başkan, sorumu da sorup bitireyim.

BAŞKAN – Evet, buyurun.

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Sayın Bakan “Tarımda dev atım atarak sunulan bu Türkiye tarım havzaları üretim ve destekleme modelini çıkardık. 200 kişiyle üç yıl çalıştık.” diye basında beyanlarınız oldu. “Türkiye tarımının tomografisini çektik.” diyorsunuz. “Türkiye bugüne kadar verimsizliği destekliyordu, artık verimliliği destekleyeceğiz.” diyorsunuz. İyi, güzel de Sayın Bakan, Çanakkale’de pamuğa destek vererek mi bunu yapacaksınız? Çanakkale’de pamuk yetişiyor mu?

Türkiye’de bir GDO problemi yarattınız. İnanın bu GDO problemi son zamanlardaki domuz gribi krizinden daha fazla. Yani orada da bir kriz var. Tabii Başbakan’la Bakan arasında.

Evet, önce dediniz ki -biraz önce arkadaşımız Gürol Ergin sordu- “Yasayı çıkaracağız.” dediniz ama yasayı çıkarmadan yönetmeliği çıkardınız. Bu neden?

Bir de “İthalatına izni kurul verecek.” diyorsunu bu GDO’lu ürünlerin. Peki Sayın Bakan, ithalatına izin veren bu hayvancılıktaki kurulu lağvetmediniz mi? Çünkü bu kurul ithalat izni vermedi.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

OSMAN KAPTAN (Devamla) – Siz de kurulu iptal ettiniz, değil mi?

Ve bugünkü gazetede şöyle baktığımız zaman yine Sayın Bakan, bu iş böyle hafife alınacak bir durum değil gibi. “Japonya’da GDO’lu ürün yüzünden bilmem 37 kişi öldü.” yazıyor. “GDO’lu soya ile beslenen farelerin yarısı öldü.” diyor, filan… Yani öbür taraflarını okumak istemiyorum ama baştan başa bir sayfa “güncel” diyor zaten, bugünün gazetesi, hep bu konuları veriyor.

Bu konularda lütfen ülkemizde insanları rahatlatıcı açıklamaların yararlı olacağı kanısındayım.

Çok teşekkür ederim. Saygılar sunarım.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Kaptan.

SORULAR CEVAPLAR

…..

BAŞKAN – Komisyonumuzun değerli üyeleri, müzakereler tamamlanmıştır. Soruları da aldık.

Sayın Bakanım, siz tabii bu kadar soru ve şeyi dinlediniz. On beş, yirmi dakika içinde eğer cevap verebilirseniz, olmazsa daha sonra yazılı olarak da biliyorsunuz cevap verme hakkınız var. Onu da hatırlatayım. Buyurun Sayın Bakanım.

 ADALET BAKANI SADULLAH ERGİN (Devamla) – ……. Bir diğer husus: Burada çok sayıda arkadaşımız değişik alanlarda sorular yönelttiler. Tabii arkadaşlarımızın soru sorma hakkına saygı duyuyorum. Ancak ben bu sorulara cevap verirken arkadaşlarımdan bir hassasiyet rica ediyorum. O da şudur: Anayasa’mızın 138’inci maddesi, bununla beraber Türk Ceza Yasamızın 285 ve 288’inci maddelerindeki sınırlamalara dikkat ederek cevap vermeye çalışacağım. Bir Adalet Bakanı olarak bu sınırları zorlayan, aşan konulara girer isem bu doğru olmaz diye düşünüyorum. Tabii ki burada bir kısım arkadaşlarımız haklı olarak şunu diyebilirler: “Sorularımıza tam anlamıyla cevap alamadık.” diyen arkadaşlarımız çıkabilir. Ancak bizi sınırlayan bu hükümlere de uymak zarureti var. Bunu da baştan arz etmek istiyorum. …….

Üzerinde birçok arkadaşımızın müşterek sorduğu sorulara bir kere değinmeye çalışacağım. …….

Evvelemirde hemen soruşturmaların bir kısmının aleni olarak basında yer aldığı bir kısmında ise gizlilik kararları verildiği söylendi. Bir kere soruşturmaların tamamı gizlilik kararıyla Usul Yasası’ndan kaynaklanan bir gizliliğe sahip. Onun ötesinde basında tabii bu gizliliği ihlal eden yayınlar var, doğru, ben de katılıyorum. Ama buna duyarsız kalındığı şeklindeki eleştirileri çok doğru bulmadığımı ifade edeyim. Çünkü Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığında 477, Bakırköy’de 2.455, Üsküdar’da 30, Kadıköy’de 184, Beyoğlu’nda 423 ve İstanbul Adliyesinde 522 tane soruşturma var. Bu bahsettiğim Türk Ceza Yasası’nın gizliliğin ihlal edilmesi, soruşturma aşamasındaki konuların mahremiyetine uyulmaması dolayısıyla devam eden derdest soruşturmalar bunlar. Binlerce soruşturma oldu ve bunların bir kısmı mahkûmiyet kararı almaya başladı, bir kısmının hâlen yargılanması devam ediyor, soruşturması devam eden dosyalar var. O açıdan……..

Bir de çokça gündeme getirilen efendim, Deniz Feneri soruşturmasıyla ilgili Hükûmetin himayesinde olduğu için yavaş yürüdüğü yönünde bir eleştiri var. Bununla beraber başka konularla ilgili olarak da “Falanca savcılık niye bunu yapmadı?” veya “Niye şunu yaptı?” gibi birtakım sualler geliyor. Ben hemen şunu ifade edeyim: 2004 yılında yapılan değişiklikle beraber Adalet Bakanlığının savcılara talimat vermesi imkânı ortadan kaldırılmıştır. Ceza Usul Yasası düzenlenir iken ki bu husus zaten eleştiriliyordu. “Yargı bağımsızlığı açısından Adalet Bakanlığının savcılara talimat verememesi gerekir.” diye bir ağırlıklı kanaat vardı. Bunun gereği olarak 2004 yılından itibaren Adalet Bakanlığının savcılara herhangi bir talimat verme, onu harekete geçirme imkânı yok. Dolayısıyla Deniz Feneri soruşturması ya da bir

başka soruşturmayla ilgili olarak bizim yargılama sürecini hızlandırma, yavaşlatma gibi bir misyonumuz, fonksiyonumuz ve imkânımız da yok …….

Ben, sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum ama cevap veremediğim çok sayıda arkadaşım var, soru var. Bunlara da yazılı cevap vereceğim. ……..

BAŞKAN – Evet, müzakerelerimizin sualler bölümü de böylece tamamlanmıştır.

Sayın Bakanım suallere cevap vermek üzere, dilediğiniz suallere yazılı olarak cevap verme imkânını da kullanmayı hatırlatmak suretiyle, on beş dakika konuşma için süre veriyorum.

Buyurun.

TARIM VE KÖY İŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Diyarbakır) –  ........ Şimdi, arkadaşlar, tabii dikkat ettim, muhalefet milletvekillerimiz, eksik olmasınlar şundan bahsettiler: Efendim, tarımsal hammaddelerin ithalat ve ihracatından hep bahsettiler. Şimdi, hâlbuki bu mukayesede elbette ki bir mukayesedir kendi içinde. Ama tarım sektörünün durumunu, Türkiye’deki gelişmesini bu tek başına göstermez. Çünkü hammaddenin bir kısmını biz diyelim sanayi için kullanıyoruz, örneğin pamuk ithal ediyoruz lif pamuk, tekstil yapıyoruz, tekstili ihraç ediyoruz, tekstilin ihracatı olarak bu gösteriliyor. Ama ithalat tarımın ithalatı olarak görünüyor. Burada tarım sektörüne bir haksızlık var. Burada ikisinin birbirinden ayrılması lazım. Ya toplamda yapacağız ya da esas tarımla ilgili olarak biz bir şey söyleyeceksek gıda maddelerin ihracatını söyleyeceğiz. Mesela ocak ayında………..

  Yine istihdamla ilgili “İstihdam düşüyor.” denildi.

TARIM VE KÖY İŞLERİ BAKANI MEHMET MEHDİ EKER (Devamla) – GDO meselesine herkes değindi. Dolayısıyla arzu ederseniz GDO ile ilgili bazı hususlarda açıklama getirmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, genetiği değiştirilmiş veya transgenik bitki dediğimiz bitkiler dünyada 125 milyon hektar alanda yirmi beş-yirmi altı ülke tarafından üretilen, Avrupa Birliğinin de birçok ülkesinde üretimi, ticareti serbest olan, bütün Amerika kıtasında yani Kanada’dan başlayıp Şili’ye kadar kuzey ve güney Amerika ülkelerinde; Asya ülkelerinde Çin’de, Hindistan’da, İran’da, diğer birtakım ülkelerde; Avrupa Birliğinde de İspanya, Almanya, hatta Fransa, ki Fransa bir genle ilgili bazı ülkelerin çekinceleri var, 821 galiba- o gende altı tane Avrupa ülkesi üretimini yasakladı, yani kullanımını, ticaretini, tüketimini değil. Onun dışında birçok ülkede bu üretiliyor. Şimdi başlıca ürünler mısır, konza yani kanola, pamuk ve soya. Dolayısıyla bunlarla ilgili var. Bizde 1998 yılında bir Bakanlık talimatıyla denilmiş ki: “Bu ürünlerle ilgili denetim sadece beyana tabi.” Yani vatandaş geldiğinde beyan edip de “Bende GDO var.” diyorsa onu almıyorsunuz ama demiyorsa alıyorsunuz. Şimdi buna diyecek, yapabilecek bir şey yok. Biz bu sene birkaç tane bu konuyla ilgili denetim yaptık. Baktık ki mesela beyanla ilgili birtakım şeyler oldu ve baktık ki bunun daha sıkı bir denetime ihtiyacı var bu alanın ve kanun hazırlandığı doğru, şu anda Bakanlar Kurulunda ve çok kısa bir süre içerisinde de Meclisin Genel Kuruluna gelecek. Zannediyorum bir iki imza eksik, tamamlanıp gelecek. ……

Burada problem şu: Türkiye’de Sayın Er’in söylediği hususa şiddetle tabii katılıyorum, katılmamak mümkün değil. Ben kişisel olarak tercih etmediğimi, etmeyeceğimi söyledim, tekrar söylüyorum. Sayın Ali Er dedi ki: “Üreticilere zarar veriyor.” Doğrudur. Bunun da en önemli sebebi konuyla doğrudan ilişkisi olmadığı hâlde kamuoyunda bu konunun uzmanları tarafından tartışılmaması. Dolayısıyla herkes sağdan soldan duyduğu birtakım bilgilerle bunu kamuoyu önünde, televizyonlarda maalesef tartışıyor, basında tartışıyor; konu uzmanları değil. Örneğin genetik uzmanlarının bu konuda konuşması lazım. Fakat onlar konuşmuyor. Daha çok işin ekonomisiyle, siyasetiyle ilgili insanlar konuşuyor veyahut kişi olarak herhangi bir meslek grubundan bir insan ama bu işe karşıdır, ona saygı duyarım. Yani diyor ki: “Ben GDO’ya karşıyım.” Olabilir. Yani onlar kendi kanaatlerini söylüyor. Dolayısıyla bu konu bu şekilde bilimsel usul ve esaslarla bu çerçevede, bu mantıkla tartışılmadığından dolayı da iş biraz bağlamından da, muhtevasından da kopuyor ve konuyla doğrudan hiçbir ilişkisi olmadığı hâlde meyve-sebze görüntüleri eşliğinde bu veriliyor. Tabii o zaman da meyve-sebzeye haksızlık yapılıyor, meyve-sebze üreticilerine haksızlık yapılıyor. Hocam dedi k: “Siz madem öyle niye o zaman liste gönderdiniz vilayetlere ve listenin içerisinde meyve sebze de yer alıyor.” Doğrudur, biz öyle bir liste gönderdik. Gönderişimizin sebebi de şudur: Dünyada şu anda bunlar ticarete önemli ölçüde konu olmamakla birlikte bizim edindiğimiz, yaptığımız araştırmalar sonucunda dünyada bunlar üzerinde çalışan ülkeler var. Dolayısıyla da bunun önümüzdeki bir zamanda, tarihte bunlarla ilgili olarak da bu tür ürünler gelebilir. O ihtimale karşı biz bu ürünleri de liste içerisine şimdilik aldık. Çünkü henüz bizim kendi listemiz yok, bir gen listemiz yok. Dolayısıyla ürünler gelme ihtimaline karşı tedbirli olmak bakımından da bunu biz oraya derç ettik. ………..

 

 

© Website Powered by Cahit Tosun